Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / Bakış Açısı / SİSTEM KRİZİNİN MUHTEVASI VE GEREKLERİ

SİSTEM KRİZİNİN MUHTEVASI VE GEREKLERİ

AKP-MHP gerici faşist ittifakının erken seçim kararı, bölge gerilimlerindeki gelişmelerle birlikte ülke siyasal hayatının değişik alternatifler içeren, ancak bugüne kadar sürdürülebilir olanın artık sürdürülemeyeceğinin ve yeni dengelerin daha kalın çizgilerle oluşturulacağının işaretini veren bir başka evreye geçişin startını vermiş oldu.

RTE önderlikli gerici faşist blok uluslararası finans kapitalizmin kendisine tanıdığı toleransı tükettiğini ve yolun sonuna geldiğini görüyor.

Bu sonu aşmanın biricik yönteminin toplum muhalefeti üzerindeki hegemonyasını yenilemek olduğunu; bunun için, birinci olarak, seçimlerden önde çıkması gerektiğini ardından, bu egemenliği azgınlaştırılmış bir zor ve şiddet yönetimi olarak toplum muhalefeti üzerinde yükseltmesi gerektiğini biliyor.

Bütün hazırlıkların buna göre yapılmakta olduğunu kolayca gözleyebiliyoruz. RTE, başkanlık seçimini ilk turda alacağını faşist cumhur ittifakının meclis çoğunluğunu elde edeceğini bir konuşmasında ilan etti bile. Emrindeki anket şirketleri bu sonuca hizmet edecek veri sunuşlarıyla kamuoyunu hazırlamaya çalışıyorlar.

Seçimlerde yapılacak bütün sahtekârlıkların hukuksal hazırlığı YSK ve seçim kanunu üzerinden zaten epeydir tamamlanmıştı. Seçim gününe yaklaşıldıkça faşist ittifakın meclis çoğunluğunu garantilemesi için artık HDP’ yi baraj altında bırakacak girişimler yoğunlaştı. Bunun bir görüntüsü Kürdistan’daki seçim sandıklarının kontra ve devlet kontrollü alanlara kaydırılmasıdır. Diğeri HDP’ nin seçim çalışmalarının devlet destekli kontra güçler tarafından sürekli saldırıya uğramasıdır.

Ve nihayet şimdi de MSA üzerine bir savaş gündemi geliştirilmektedir.

Savaş RTE iktidarının her zaman gündeminde tuttuğu bir siyaset tarzı oldu. Kendini iktidarda tutan sınıf ittifakı alanları daraldıkça, ideolojik ve siyasal hâkimiyeti ülke çapında kurma imkânını veren bir savaş konsepti her ara sınıf iktidarının kaçınılmaz başvurusudur. RTE iktidarı bunu, 2012’den bu yana Suriye krizi sürecinde de, Rus uçağını düşürerek de, özyönetim direnişlerine katliamcı saldırılarıyla da defalarca gösterdi.

Şimdi bunu bir kez daha, Suriye’de göreli dengelerin kurulduğu bir sırada kendisi için elinde kalan tek gerekçe üzerinden; sömürgeci tahakkümünü göstererek Kandil’e yapacağı bir operasyonla gündemleştirmektedir. Operasyonun Kandil’deki Kürt mevzilenmesini püskürtecek bir askeri değerinin olamayacağı sahayı bilen analizcilerin ortak kanısı durumundadır.

Bu durumda böyle bir gündemin geliştirilmesini siyasal süreç itibariyle okumak ve anlamak gerekmektedir; RTE sömürgeciliği hem HDP’yi baraj altına çekecek tarzda Kürt halkı üzerinde psikolojik üstünlük kurmak için hem de ülkede yaratacağı savaş atmosferiyle seçim sahtekârlıklarına itiraz edecek toplumsal muhalefete yönelteceği baskı politikalarına uygulama alanı açabilmek için böyle bir operasyonu devreye sokmak ihtiyacındadır.

Bütün bunlar 24 Haziran ertesinde genelde toplumsal muhalefetin, özelde ise devrim ve demokrasi güçlerinin zorlu bir sürece gireceğinin göstergeleridir.

Devrimci İnsiyatif Süreci

Gelişmelerin bu yönü itibariyle kolayca tahmin edilebilir ki, savaş hali bahanesiyle en barışçıl muhalif tutum dahi ağır devlet zoru ve yasa yaptırımlarına uğratılacaktır. Başta devrim ve demokrasi güçleri olmak üzere toplumun muhalif niteliğiyle bilinen kişi ve kurumları gerici ve faşist baskıyla etkisizleştirilmeye çalışacaklardır.

RTE diktatörlüğü, 24 Haziran sonrasında düzenlenmiş “seçim zaferi”ni gerici-faşist iktidarının dayanağı olarak topluma bir kez daha dayattığı koşullarda seçim sonrası dönemin bir iç savaş düzlemi oluşturmaktan ziyade açık faşist bir diktatoryaya dönük oluşacağını, karşılıklı güçler mevzilenmesinin ve özellikle devrim ve demokrasi güçlerinin örgüt ve mücadele yığınaklarındaki yetersizlikler itibariyle söyleyebiliriz.

Ancak bir diğer taraftan, bu şekilde oluşmuş bir siyasal düzlemin uluslararası ve bölgesel çelişkilere tabi olarak egemen blok içi alt üstlüklere elverir bir seyre açık özellikte olacağı da görülmelidir. Bu düzlemde seçim sonrası kargaşanın belli bir dengeye oturması, erken seçimden, Sisi tarzlarına kadar önemli bir belirsizlik potansiyeli taşıyacaktır.

Burada, bu kargaşayı burjuvazinin her düzeyde kendi siyasi parti, militer ve paramiliter güçleri üzerinden açıkladığımızın, henüz belirleyici bir güçte olmadığı için devrimci hareketin ve halk muhalefetinin tutumunu bir kenara bıraktığımızın altını özellikle çizmemiz gerekmektedir.

Ve bu bağlamın kendinde bir sonucu olarak, önemle kavranmalıdır ki, devrimci hareketin RTE liderliğindeki faşist ve gerici ittifakın 24 Haziran’daki seçimi bir darbe niteliğinde kendi hâkimiyetinin bir aracı haline getirme girişimlerine karşı geliştireceği itiraz, hangi karakterde olacağından bağımsız olarak 24 Haziran sonrası gelişecek olan sürecin ağırlıklı öznelerinden biri olabilmesini –ya da yeni bir genesis için ciddi bir olmayışı- koşullayacaktır.

Bu nedenle 24 Haziran sonrasındaki güçler mevzilenmesi ve mücadele ve örgütlenme tarzları üzerine ve karşı devrimci cephenin güçler dizilimi üzerine değerlendirmeler yapmak ve tartışmak –ne kadar geç kalmışsak da- zorunlu ve kaçınılmaz olmaktadır.

RTE Korkuluğunun Direnci

Burada yapmamız gereken birinci saptama baskın seçim kararının RTE diktatörlüğünün sürecin yönetimindeki üstünlüğünün değil aksine yönetememezlik ve güçsüzlük halinin bir tezahürü olduğudur. Seçimi olabildiğince erkene alması, onu iktidara getirip her şeye karşın iktidarda tutan uluslararası finans kapital desteğinden artık yoksun kaldığının bir belirtisidir.

Burada uzun iktisadi analizlere girmeye fazla ihtiyacımız yok. RTE iktidarının iktisadi çökkünlüğünün, para politikalarındaki açmaz, cari açık ve kur zıplaması gibi konuların bugüne ait bir sorun olmadığını ülkenin iktisadi gidişini kabaca izleyen herkes bilmektedir. İktisatçı M. Sönmez’in verilerini takiple görürüz ki, kriz hali en geç 2012’ten bu yana tekerlenen bir süreçtir. Yabancı sermaye girişinde ve büyüme oranlarında düşme trendine eşlik eden cari açık oranlarındaki büyüme RTE ekonomisinin temel bir özelliği olarak bu zaman aralığında hep var oldu. Kredi derecelendirme kuruluşlarınca Türkiye’nin değerinin “çöp” kılınması, tıpkı bugünlerde olduğu gibi 2015’te de doların %25, 2016’da %16 daha katlanarak 3.5 liraya zıplaması, üçte ikisi özel sektöre ait olan dış borcun çevrilmesinde sıkıntıların büyümesi hep bu zaman aralığında yaşandı. Ama bütün bu zaman zarfında RTE diktatörlüğü 7 Haziran-1 Kasım, 16 Nisan gibi bütün seçimleri kendi egemenliğini pekiştirecek şekilde yönetebildi, yönlendirebildi. Arada bir de darbe atlattı. Dolayısıyla RTE iktidarının iktisadi açmazlarının onun siyasal kaderini belirleyecek derecede önde tutan kolaycı bir yaklaşım RTE iktidarını daha çok ülke ilişkileri üzerinden açıklamaya ve bu nedenle de bizi yanılgıya götürebilir. AKP/RTE iktidarı, ekonomi temelindeki bozulmaların siyasal yansımalarını absorbe edecek bir küresel/bölgesel siyasal konjonktür elemanı olarak görülebilmelidir. Bunu bize en iyi gösteren, bütün iktisadi verilerin olumsuzluğuna karşın bu gerici faşist iktidarın nasıl kendini ayakta tutabildiğinin kanıtı olacak tarzda bilançolarda yer alan “net hata ve noksan kalemi” nin ölçüsüdür. Keza, iktisatçı M. Eğilmez’in verilerinden görürüz ki, “kaynağı belirlenemeyen döviz giriş ve çıkışları”nı ifade eden ve sıfır toplamlı ödemeler dengesindeki kimi ölçüm hatalarını gidermek için kullanılan bu kalem, RTE iktidarı boyunca “yüksek miktarlı ve artı işaretli” pozisyonuyla “basit bir takım hata ve eksiklerden daha farklı bir kayıt dışı döviz girişinin olduğu”nu gösterir bir hal almıştır. Ve 2015’e ait bir analizinde M. Sönmez de cari açığın kayıt dışı döviz girişiyle finanse edildiğini belirtir. M. Eğilmez’in net hata noksan kalemi üzerine yaptığı değerlendirmesinde (27022017) yer alan bir grafik cari açığın negatif büyüklüğü ile net hata noksanın artı eğilimi arasındaki –neredeyse- simetriyi oldukça net gösterir özelliktedir.

Yani RTE ekonomisi dış destekle ayakta tutulan bir korkuluk durumundadır. Ve reel sermaye üreticiliğinden uzak bezirgân karakterli bir dolaşım sermayesi yapılanmasının bundan öte bir imkânı da yoktur. Banka kredilerinde ve dış borçlanmada inşaat ve emlak firmalarının büyüme oranlarının imalat sektörünü geçmekte olduğu koşullarda ve ağırlıkla iç pazara yönelik özellikleriyle döviz kazanma kapasiteleri sınırlı rant ve inşaat ekonomisiyle uluslararası pazara eklemlenilemeyeceğini ortadadır. Ve şimdi bu sermaye yapısının ülkeye giren 2 trilyonu aşkın doları hiç ettiği (Kılıçdaroğlu) dillendiriliyor. Hatırlanmalıdır; Suudilerden alınan 8 milyar dolar kredinin hesabı Mursi’nin devrilmesinde ve suçlanmasında önemli bir argüman oluşturmuştu. Şimdi muhasebe Türkiye’de de bu zeminlere doğru kayıyorsa kredi kuruluşu değerlendirmelerinden, Financial Times makalelerinden daha öte uluslararası finans kapitalizmin artık RTE iktidarını ayakta tutmaktan esaslı bir şekilde vazgeçtiği anlaşılmalıdır.

Uluslararası piyasalarda RTE/AKP ekonomisinin sanal refahına elverir “parasal genişleme” politikalarının Amerikan ekonomisinin zorlanmasıyla “parasal daralmaya” geçtiği bu dönemde korkuluk desteği imkanlarının da oldukça sınırlanmakta olması bir yana, yapısal olarak da reel sermaye temeli olmayan, yani rantçı, bezirgan, müteahhit sermaye üzerinden uluslararası finans kapital pazarına entegrasyon ve onun pazar politikalarının yürütücüsü olunamaz. Geri ülkelerin emperyalist pazara eklemlenmelerinin teorik ve tarihsel kaderi kadim sermayenin mutlak surette modern sermayeye tabiyeti koşuluna bağlıdır.

Ve Çöküşü

Daha 2010 referandumundan beri “eksen kayması”yla suçlanan RTE diktatörlüğünün bugüne kadar ayakta tutulması, tümüyle iktidara getirilme konjonktürüne tabi olarak, Türkiye’nin jeostratejik konumlanması ve (sünni ve genç) nüfus ve (ordu ve merkeziyetçi) devlet imkânları üzerinden büyük siyasal ölçülere sahip olmasından ve özel olarak da bölgesel gerilimlerin sürekliliğinden kaynaklıdır. Donbass’dan Dera’ya kadar yeniden paylaşım konjonktürünün temel çelişkilerine müdahil konumlanması ve bu çelişkilerin daimi bir bölgesel büyük savaş potansiyeli taşıması itibariyle RTE Türkiyesi, bütün iktisadi ve siyasal sorunlarına karşın Şii eksenine ve Rusya’ya karşı emperyalizm tarafından ayakta tutuldu. 15 Temmuz darbe girişimi gösterdi ki, artık emperyalizmin vetolarına karşı Rusya da bir koruma kalkanı oluşturuyordu.

Dolayısıyla, verili aşamada Rusya ve ABD’li taraflardan birinin itirazı olduğu sürece diğerinin RTE diktatörlüğünü tasfiye girişimini bozacağı ya da bir başka ifadeyle RTE’nin siyasal piyasadan düşmesinde, bölgesel politika temelinde ancak Rusya ve ABD arasındaki bir uzlaşma zeminin belirleyici faktör olabileceği görülmelidir.

Peki, bugün itibariyle ABD ve Rusya arasında RTE’nin üstünü çizmeye elverecek bölgesel bir uzlaşmadan söz etmek mümkün müdür?

Süreç Suriye’de Dengelenirken..

Son dönemde Putin’in RTE’yi pohpohlayan birkaç cümlesini bir kenara bırakacak olursak özellikle 9 Mayıs tarihinden itibaren Rus politikasında görülmeye başlanan önemli bir başkalaşım çizgisinin iç uzanımlarının Rusya’nın RTE iktidarına karşı bir hamleyi önlemekte pek de ısrarlı olmayacağını düşündürmektedir. Bilindiği gibi Zafer gününde Netanyahu’nun Putin’in yanında olduğu sıralar İsrail uçakları 1973’ten beri görülmeyen büyük bir saldırıyla Suriye ve sahadaki İran hedeflerine yöneldi. Bunun üzerine Golan üzerindeki İsrail birlikleri büyük bir ateş altına alındı, Rusya Suriye’ye S300 sevkiyatını askıya aldı.

Bir diğer taraftan Putin, Rus oligarklarının adamı gözüyle bakılan Medvedev’i yeniden başbakanlığa atadıktan sonra batı sermayesiyle güçlü ilişkiler arayışı içinde olduğu Rusya’nın Davos’u denilen Petersburg zirvesinde, tam da nükleer anlaşma zemininde keza 4+1’le uzlaşma arayışında olan İran’ı Suriye politikaları üzerinden eleştirdi ve onu Suriye’den çekilmeye zorlayan ifadelerde bulundu. Daha sonra Lavrov, zaten bunları tekrar etti. Derken, Lavrov’un ardından Suriye Dışişleri Bakanı Muallim, İran’ın sahadan çekilmesinin kendilerine bağlı olduğunu ve Amerika’nın Al Tanf’tan çekilmesiyle ilintili olduğunu açıklamıştı ki, Deir Zor’ da gerçekleşen DAİŞ saldırılarında Rusya’nın Suriye güçlerine hava desteği vermediğini gördük.

Bu gelişmeler bölge siyasetinde yeni bir evreyi göstermektedir.

Gelinen aşama itibariyle Rusya, Suriye’de önemli denge üstünlükleri sağlamanın ertesinde bölge politikalarında daha batıya dönük bir tutum almaya başlamıştır. Hem de bu tutum, tam da Amerika’nın Ortadoğu politikalarını İran üzerine yoğunlaştırdığı bir dönemde kendini göstermeye başlamıştır.

Emperyalizmin İran’a yönelik gelecek politikaları sürecinde Rusya’nın tutturacağı kısa ve orta vadeli politikalar bölge analizcileri tarafından ayrıntılı bir şekilde tartışılırken biz bağlamın Türkiye odağına yönelirsek Rusya’nın bu yeni evre politikaları itibariyle hem Amerikan, hem de Almanya başta olmak üzere bütün Avrupa sermayesinin karşı tutum aldığı bir Türkiye’yi hem siyasal, hem iktisadi yüksek maliyeti nedeniyle daha fazla korumak isteyeceğini düşünmek biraz zor olmaktadır. Hele ki Afrin gibi zorlayıcı tavırlar sonrasında…

Peki, İran’ın daha önce Rusya’nın yaptığı hamle gibi bir yaklaşımla RTE gericiliğini korumaya yöneleceği düşünülebilir mi? İran’ın Ortadoğu’da siyasal zoruyla emperyalistlerin oyununu epeyce bozarak oldukça yaygın bir etkiye kavuşabildiğini biliyoruz. Ancak Sünni ve on yıllardır NATO üyesi bir ülke olarak Türkiye’yi kendi safında tutacak bir politik örgüt derinliğine ve askeri yapıya sahip olduğunu düşünmek keza oldukça zordur.

Bütün bu yığma değerlendirmenin özeti RTE iktidarını bugüne kadar koruyan dış cephenin sanki ortadan kalkmış olduğu üzerinedir.

Şimdi Gene İran ve Kürt Dengesi

Bir süredir Suriye sahasındaki yeniden paylaşım gerilimlerinin anglo siyonist zorlamalarla giderek İran üzerine doğru kaymakta olduğunu görüyoruz.

Bildiğimiz gibi Türkiye’de AKP iktidarını oluşturan süreç BOP projesi olarak başlatıldı. Emperyalizmin İran arkasındaki sahanın petrol ve doğal gaz alanlarını kontrol altına almasını önceleyen bu proje, batının İran’la cepheleşeceği alanın İslam ve Kürt özelliğinden dolayı Türkiye geleneksel devletinin ılımlı İslam ve devletçi Kürt’le yeniden yapılandırılmasına gerek duyuyordu. AKP iktidarıyla İslam’ın devletleşmesinde bir yol alındı ancak AKP’nin tüccar kimliği Arap pazarına hâkimiyet açısından Kürt ara sahasını devre dışı bırakacak şekilde Türk sömürgeciliğini yeniden üretti. Devletçi Kürt’ün devletin yeniden yapılanmasına dâhil edilmesini engelledi. Amerikan projesinde önemli bir tıkanıklık yaratan bu süreç emperyalist mali kriz, bölge devlet ve halklarının direnişi ile Amerika önderlikli emperyalist yayılmacılığın kuşatılmasına yol açtı.

Birikim fazlası krizinin ve pazar paylaşımının giderek keskinleştiği bu zamanlarda, Amerikan emperyalizmi kendi hegemonyasının çökmemesi ve hatta kendi içine çöken bir gerileme sürecine girmemek için Amerikan askeri-sanayi kompleksinin en doğrudan siyasal teşekkülü olan neoconlar eliyle İran üzerinde eski BOP politikasını yeniden güncelleme niyetindedir. Amerika’nın İran nükleer anlaşmasından çekilmesi ve Suriye’de Şii ekseni parçalayıcı şekilde bir Sünni ordulaşmasına gitme çabaları bu yönelimin göstergeleridir.

Bu yönelmenin temel motivasyonu olarak öncelikle Amerikan ekonomisinin içinde bulunduğu durum önemle ve özellikle belirlenmelidir. Amerikan imparatorluğu artık sürdüremediği bir hegemonya krizi içine girmiştir. Amerikan emperyalizminin çöküş süreci artık gündelik bir değerlendirme konusuna dönmüş durumdadır. Uluslararası pazarda dolar alanı daralırken, Amerikan ekonomisi artık taşınamayacak bir borç yükü altındadır. Amerika, Avrupa ve Avrasya rekabeti karşısında sürekli gerileyen bir pozisyondadır. Örneğin bugünlerde yapılmakta olan G7 zirvesi öncesinde, Amerika koruma politikaları nedeniyle Macron tarafından küme dışı bırakılmakla tehdit edilirken, Merkel klasik Alman tarzıyla kendini gizleyen bir şekilde, Fransa’yı politikalarında güçlü kılabilmek için tavizkar yaklaşabileceklerini ifade etmektedir. Çin, Amerika’ya karşı büyük bir ticari üstünlük elde ederken Rusya savaş sanayiinde açık ara önde oluşunu ilan etmiş durumdadır.

Bütün bunların sonucu olarak Amerika ya verili hegemonik konumunu paylaşmaya yönelecektir ya da bu hegemonyayı sürdürebilmek için dünyayı sürekli bir topyekûn savaş tehdidi altında tutacaktır. Bunun öne çıkan en temel yollarından biri Rusya’yı Kuzey ülkeleri ve Ukrayna üzerinden savaşa zorlamaktır ki Amerika burada Avrupa’yı da tehdit altına almaktadır ya da Ortadoğu böyle bir patlamanın yatağı olarak değerlendirilecektir.

Ve ardından Amerikan hegemonyasının yenilenme koşulu olarak Satranç Tahtası’nda anlatılan İran’ın, Amerikancı dış politika duayeni Albraight’ın sözleriyle “bir tercih değil, bir zorunluk” olarak görüldüğünü hatırlamak gerekir.

Amerikancı Ortadoğu politikaları açısından Rojava ve Kürdistan politikaları bu yönelme üzerinden izlenmelidir. Örneğin Sünni alanı ordulaştırmak açısından Rojava’da YPG/YPJ’nin Fırat’ın doğusuna çekiliyor olması, Şengal’e Amerikan güçlerinin yerleşmesi ve bu arada TSK’nın Kandil operasyonuna yönelmesi bu bağlamda bir bütün oluşturabilmektedir.

Bir tarafta Şengal müdahalesi ve lojistik yığınakla Rojava devriminin MSA’daki Kürt devrim karargâhlarıyla taktik ve stratejik ilişkilenmesinin önüne geçilerek bu sahadaki Kürt siyasetinin Amerikan yaklaşımı doğrultusunda Sünni Arap varlığıyla Şii eksenine karşı bir güç oluşturmasının yolları açılırken, diğer tarafta özellikle devrimin birleşik karakteri itibariyle Bakur’da Türkiye Devrimci Hareketi’ yle bağlaşıklığı giderek öne çıkartan Kürt devrimini Kandil operasyonlarıyla etkisizleştirmeye ve Kürt siyasetinde Bakur liberallerine yeniden can vermeyi planlamaktadırlar. RTE’nin İngiltere ziyaretleri mali açıdan kendi istediği sonuçlara yol açmadıysa da Kandil operasyonuna emperyalizmin izin ve desteğini almasına yaradığı anlaşılmaktadır.

Burada konunun stratejik ehemmiyeti itibariyle Türkiye üzerine kısaca ama muhtevası oldukça yüklü şu belirleme yapılabilir:

BOP projesi emperyal temelde Türk ve Kürt jeopolitiğinin birliğine gereksindiği için Kürt sorunu çözümünde tıkanma yaratan RTE/AKP sömürgeciliğinin tasfiyesi, yerine yeni bir oligarşik blok düzenlemesiyle Kürdistan’da kısmi kültürel özerklik temelinde finans kapital yeni sömürgeciliğinin yapılandırılması hem uluslararası hem yerel finans kapitalizmin doygun bir gündemini oluşturmaktadır.

Kahire ve Ankara arasında batıyla entegrasyonunda asla sorun çıkarmayacak bir Sünni eksenin kuruluşu, Bakur, Başur ve Rojava’yı değişik düzeylerde İran’a yöneltecek bir Çaldİran cephesi hep RTE’nin süpürülüp yerine getirilecek yeni bir oligarşik denge ile mümkün olabilecektir.

Bu konu salt bölgesel krizin verileri üzerinden değil küresel krizin ülkeye kaçınılmazca yansıtılacak çözüm modelleri üzerinden de konuşulmalıdır.

Küresel Krizde Periferi Çözümü

Dünya emperyalist kapitalist sistemi, yeniden paylaşımın iç çelişkileri, yayılmacılığı daraltan çevre ülke dirençleri, Küba’dan Çin’e sosyalizmin alternatifleri ile eskisini sürdüremediği yenisini aradığı bir birikim modeli krizi içindedir.

Uluslararası sermaye, neo liberalizm uzanımlı bu krizde kendini toparlayabilmek için neoliberal sömürünün açığa çıkarttığı toplumsal hareketler üzerinden giderek kalıcı düzeyler tutturan popülizmleri absorbe edecek tarzda devleti öne çıkartan bir post neo liberal birikim zeminine doğru zorlanmaktadır. Bu gelişme eşikleri İtalya gibi gelişkin kapitalizmler üzerine de konuşulmakla birlikte daha çok geri kapitalist ve periferi ülkeler için bir model olarak olgunlaşmaktadır.

Burada post neo liberalizmi batı solculuğunun 21yy sosyalizmi adı altında Latin ilerici yönetimlerine dair kullandıkları bir yüklemeyle değil, neo liberal soygunun yarattığı mali ve siyasal krizlerin toplumsal karşılıklarını kamucu, devletçi çerçevelerde krizi aşmanın araçları haline getiren bir birikim modeli tasviri olarak kullanıyoruz. Örneğin Mısır’da Sisi’nin bütün kentli sınıf muhalefetinin desteğini aldığını biliyoruz.(F. Taştekin, 30.12.2013) Bunun bildiğimiz faşizme tekabüliyetini bu kriz içindeki kuşak ülkelerin sınıf mücadelesi düzeyi belirleyecektir.

Türkiye’nin başkanlık sistemi bu bağlamda algılanmalıdır. Bu sistem RTE’nin iktidar megalomanisinin eseri değildir. Uluslararası ve yerel finans kapitalizmi kriz süreçlerinde iç denge arama zorunluklarından kurtarmak üzere oluşturulmuştur. Hem uluslararası sermaye, hem TÜSİAD, hem CHP bu yönetsel yapılanma için destek verdiler ve seçimden sonra RTE gitse de esas itibariyle bu yapılanmada bir değişiklik olmayacağı İnce’nin konuşmalarından zaten anlaşılmaktadır. Sadece demokrasi güçlerinin basıncı oranında belki kuvvetler ayrılığı üzerine RTE ölçüsüzlükleri giderilebilecektir, o kadar.

Bu gelişim doğrultusu itibariyle TÜSİAD’ın “ekonomide sert müdahale” çağrısı, M.İnce’nin “Güney Kore modeli” hatırlatmaları RTE yağmurundan kaçarken tutulacağımız “düşük ücret, yüksek büyüme” kodlu yeni birikim modelinin gerektirdiği bir başka açık faşizm ufkunu bize göstermektedir.

RTE liderliğindeki bir açık faşizm hattı, finans kapitalle kopuşmasının hiçbir koşulu olmayan bir ara sınıf iktidarının BOP gibi bir “siyasal tesadüf”le eline geçirdiği geleneksel sömürge faşizmi devletinin imkânlarını sonuna kadar kullanması üzerinden gündeme gelecektir. Sömürge faşizmi ise yüksek sanayi karı ve özellikle kadim sermaye birikimlerine el koyan bir finans kapital rönesansı olarak… Güney Kore modeli buna benzer bir çerçevede, 91’de, sosyalizmin çöküşünün hemen ertesinde gene TÜSİAD tarafından “21. Yüzyıla dönük bir atılım projesi” olarak hazırlanmıştı. Bu projede, verili iktisadi gidiş bir “süreksizlik alanı” yaratılıp yeni bir iktisadi evreye geçmek üzere kopartılacak şekilde grafiğe aktarılmıştı. Ancak Amerika’nın Sovyet alanını ele geçirme yoğunlaşması içinde başıboş bırakılan süreç bilindiği gibi devletin çeteleşmesine, çetelerin devletleşmesine kadar gitti. Şimdi aynı rönesans, kadim sermaye bütün birikimleriyle Türkiye sahasında açığa çıkmışken gündeme getirilmektedir. Açık faşizm momentumuna tekabül edecek bu süreksizlik alanında feto avcılığının yerini “Müslüman Kardeş” avcılığının alacağı düşünülebilir. Ancak şu ekle: Türkiye’de finans kapitalizm kendi siyasal güçsüzlüğünü tefeci bezirgânlığın kasabalara, köylere kadar örgütlülüğü üzerinden telafi eder. Bu nedenle, önceki ordu darbelerinin gösterdiği gibi egemen blok içinde zaafa yol açacak her hesaplaşma, önce bu zaafı değerlendirebilecek devrim güçlerinin tasfiyesiyle açılır.

RTE sonrası dönemin yüksek borç ödemeli, IMF’li iktisadi zeminine bir de İran krizinin bölgede ve ülkedeki çatışmalı atmosferini yüklediğinizde kimi solcularımızın sandığı gibi sömürge faşizminin dağılmasına değil, en klasik haliyle kurumlaşmasına şahit olmak kaçınılmaz görünmektedir. Hesaplar buna göre yapılmalı; olur da RTE diktatörlüğü bir şekilde tasfiye edildiğinde zafer sarhoşluğuna hiç düşülmemelidir.

Devrimci Konumlanma

Anlaşılacağı gibi bu değerlendirmenin hipotezi, uluslararası yeniden paylaşım konjonktürünün bölgeye ve ülkeye düşen payı itibariyle RTE diktatörlüğünün kendini kalıcı kılabileceği ne bir iktisadi yapı uygunluğu ne de siyasal bir tarz uygunluğu taşımadığı üzerine kurulmuştur. Bölgesel dengelerde çok etkileyici yeni gelişmeler olmadığı ya da Türkiye muhalefeti ölçüsüz bir çökkünlük göstermediği koşullarda seçimlerden sonraki sürecin RTE’ nin tasfiyesi doğrultusunda yaşanacağı ağırlıklı bir ihtimal olarak karşımızda durmaktadır. O halde, devrim ve demokrasi güçlerinin uluslararası ittifakları ve kendi toplumsal dayanakları itibariyle böylesine iğreti kalmış bir iktidara karşı mücadelesinin mutlaka bir karşılığı olacağı açıktır.

Bu tabloda konu, neyi nasıl yapacağımızı bilmeye kalmıştır.

Toplumsal muhalefetin en örgütlü ve en devrimci olduğu Kürt özgürlükçülüğü açısından:

Anılan konjonktürel eğilim ve planlamaları bozabilmek için Kürt devriminin emperyalist sömürgeciliğe karşı mücadelesini sadece Bakur sahasında değil, Türkiye’nin metropollerinde de Birleşik Devrim ilişkileri çerçevesinde yükseltmeyi gündemine alması oldukça stratejik bir değerdedir. HDP’nin seçim listesini Türkiyeli devrimcilere sonuna kadar açması Kürt devriminin bu konudaki sağlıklı yaklaşımını bize gösteriyor. Ama bu sağlıklı yaklaşımın bölge ve ülke proletaryası ve emekçi halkları açısından yükselen bir devrime tekabül etmesi açıktır ki sadece Kürt devriminin çabalarıyla sağlanamaz. Türkiye Devrimci Hareketi konjonktürün bu eğilimlerini gözeterek seçim sonrası sürecin örgüt ve mücadele taktiklerini hazırlamalıdır.

Türkiye sahasında:

AKP-MHP iktidarının gerici kimliğine karşı tepkinin en yoğun biriktiği alan olarak kentler oldukça öne çıkmıştır. Ve zaten modern, eğitimli küçük burjuva ve giderek yoksullaştırılan proleter ve emekçi kesimlerin ve de kırdaki Sünni gericiliğe karşı modernitenin toleransına sığınmak için göç etmiş alevi kitlelerin varlığı ile metropol kentleri mücadelenin ve direnişin en yaygın örgütlenebileceği alanlar durumundadır. Ne var ki, Türkiyeli Devrimci Hareket ağır devlet baskısı ve 90’lardan beri hegemonyası tam olarak parçalanamamış liberal solculuğun kuşatması altında toplumun bu en dinamik, siyasal aktivitesi en yüksek kesimlerini örgütlemekte hiç de başarılı olamamıştır.

Nihayetinde bu kuşatma ve baskı sarmalı Yılmazkayacı zorlama, Gezi Haziranı ve Kobane direnişi ile gelişen süreçte yırtıldı. Ne yazık ki, bu başarı Türkiye sahasında kendini yeniden üreten iç devinimlere sahip bir düzey oluşturabilecek kertede ilerletilemedi.

Türkiye Devrimci Hareketi’nin oportünizme ve onun savaş konjonktürlerindeki en başat tezahürü olan şovenizme karşı başarısı hem Kürt devrimiyle birleşik bir devrim hattı kurmakta hem de demokratik alan siyaseti olarak SİP-TKP oportünizmini daha devrimci ideolojik ve siyasal kabuller çerçevesinde parçalamakta ve keza HE’yi ideolojik ve siyasal düzen dışı arayışlara yöneltmekte gösterdi. Ancak bu süreçte hem Rojava devriminin devrimci güçlerde yol açtığı tahribat (o sahadaki devrimci örgütlerin bir çoğu bugün bir örgütsel kriz içindedirler..) hem Kürt devriminin özellikle özyönetim direnişi zaafiyeti nedeniyle Bakur’daki etkisinin azalması, bir diğer taraftan sömürgeci Türk yönetiminin Rojava’daki devrimsel etkinliğin ülkeye yansımasını engellemek için gösterdiği özel çabalar ve Rojava’nın giderek bölgesel statükonun bir parçası haline gelmesinin yarattığı liberal propaganda bu yırtılma faaliyetinin bir devrimci yeniden yapılanmaya ulaşmasını engelledi.

Ülke şimdi çok kritik bir seçim sathında ilerlerken Türkiye Devrimci Hareketi hem bir taraftan seçime müdahil olmakta, hem de bu müdahalesini aynı zamanda devrimci bir zorlama sürecine çevirebilmek için Rojava hamlesiyle edindiği birikimi ve yarattığı havayı, ülkenin yeni konjonktürel gelişimine uygun olarak nasıl bir örgüt ve mücadele hattına dönüştürebileceğinin hesabına oturmaktadır.

Kendi payımıza, Ulaş önderlerimizin Rojava atılımıyla 90’lar oportünizminden çıkışın ülke sahasında yol açtığı kaçınılmaz kadro, enerji ve dikkat boşluklarına bir daha imkân tanımadan, en şiddetli savaş zemininde sınanmış ve ölçülmüş kadro ve örgüt aklıyla, sağduyulu ve özgüvenli bir yeniden yapılanma gereğini yerine getirmek önümüzde görevdir.

Devrimci demokratik alanda en geniş birlik arayışlarına koşut olarak devrimci savaşın derinliklerine yoğunlaşılacaktır.

Egemen blokun her türlü diktatörlüğü, ona karşı savaşımızda bize örgütümüzü bir yeniden kuruluş coşkusuyla yapılandırmanın ve mücadeleyi yükseltmenin koşullarını verecektir.

Bu ilksel zorunlukları aşmayı mücadelenin gereklerine cevap olmayla denk bir yapıcılıkla başardığımız sürece dünya, bölge ve ülke çelişkileri hayallerimize sadakatimiz ölçüsünde ilerleyebilmemiz için bize her türlü kolaylığı sağlayacaktır.

08.06.2018

Ali Efe

Hakkında Ali Efe

Avatar

Check Also

KÜBA DEVRİMİNİ 60ncı YILINDA SELAMLIYORUZ!

ULUSLARARASI DEVRİMİN İLERİ KARAKOLU Güney Amerika kıtası 16. yüzyıldan sonra sömürgecisinin ismiyle anılır oldu. Latin …