Pazartesi, 10 Ağustos 2020
Ana Sayfa / Arsiv / RTE’nin ÇÖKÜŞÜ ve KÜRESEL/BÖLGESEL POST NEO LİBERAL DÖNEME GEÇİŞ

RTE’nin ÇÖKÜŞÜ ve KÜRESEL/BÖLGESEL POST NEO LİBERAL DÖNEME GEÇİŞ

 

Konunun AKP-Cemaat çatışması olmadığı biliniyor.

Ancak yetmez.

Olan biteni, eskimiş, misyonu bitmiş bir hükümetin yenisiyle değiştirilmesi olarak algılamak da süreci doğru okuyamamaktır.

Yaşananlar 80’le başlayıp, 2000’le yenilenen neo liberal küresel tasarımın ardına geçişe; küresel yeniden yapılandırmada post neo liberal döneme geçiş, post neo liberal bölge ve küresel ilişkilerin kurulmasına dairdir.

Dönemi emperyalizmin birikim süreci analizleri ve yeni sermaye yapılandırmasına göre öne çıkan sınıf ilişkileri üzerinden değerlendirebilmek gereklidir.

Ancak böyle yapılırsa on yılın öfkesiyle haklı olarak arkasından tencere tava çalınarak uğurlanan RTE çetesinin ardından devrim adına mevzilenmenin taktik gerekliliklerini saptamak ve önümüzdeki süreci bunlar üzerinden tartışmak mümkün olabilecektir.

xxx

Devrimci Cephe yazılarında, ABD emperyalizminin Asya-pasifik hattına doğru makas değiştirmesini, bunun bölgede yarattığı boşluğun Almanya ve Rusya tarafından doldurulmakta olduğunu[1] ve içinde bulunduğumuz dönemde yaşanmakta olan bölgesel konferanslar ve şiddet sarmalının bu geçişin semptomları olduğunu belirten[2] politik değerlendirmeler, küresel ve yerel sermaye ilişkilerinin eklemlenme düzlemindeki yapısal uyum sorunları ele alınmıştı.

Bu değerlendirmelerde tarif edilen geniş ve derin tarihsel arka planın görece kısa vade değerlendirmeleri üzerinden artık konjonktürün yeni bir uzun dalga analizini kurmanın mümkün olduğu bir birikime ulaşmış bulunuyoruz.

  1. Neo Liberal Dalga

İkinci paylaşım savaşı sonrasında yeni sömürgecilik ilişkileriyle başlayan emperyalist genişleme, geri ülke halklarının devrimcileşmesi ve sosyalizme doğru bir tür kavimler göçüne yol açması sonrasında emperyalist pazar ve para ilişkilerinde daralmaya yol açtı. 70’lerin hemen başından itibaren emperyalizm yeniden bir bunalım dalgası içine girdi.  Kendini yüksek petrol fiyatları ve borçlanma döngüsü şeklinde gösteren bu emperyalist pazar ilişkilerine uluslararası finans kapital yeni para politikalarıyla müdahale etti.

Yerel sermaye yapıları uluslararası pazara göre uyumlandırmak esas alındı. Bunun için iç pazara göre şekillenmiş sermaye yapıları dağıtılarak yeni sermaye yapılandırmalarına geçildi. Bu dönem genellikle, ödeyemezlik krizlerine karşı para politikalarının esas alınması, uluslararası para ve mal akışının yerel pazar korumalarından arındırılması vb gibi ekonomide devlet varlığının küçültülmesi, yani özelleştirmeler ve elbette emek üzerindeki baskı ve sömürü oranlarının yükseltilmesiyle bilinir oldu. Dönemin siyasal hayata yansıması, başta devrim ve demokrasi güçleri olmak üzere politik olarak muhalefetlerin etkisizleştirilmesi, dönüşümü temel alınan hemen tüm ülkelerde askeri diktatörlüklerin iş başına gelmesine yol açtı. Genel olarak neo liberalizm olarak bilinen bu dönem, dünyada uluslararası finans kapitalizm adına ABD ve İngiltere’nin öncülükleri nedeniyle Reaganomics ve Thatcherism olarak anılırken ülkemizdeki uygulaması ise Özalizm olarak tezahür etti.

Daha çok emperyalizmin genel yönelim alanları olarak pazar ve sermaye yapılandırmalarıyla tartışılan bu dönemin üzerinde en az durulan ve günümüze kadar yansıyan temel yönelimlerinden biri de emperyalist pazara yeni eklemlenme süreçlerinin devreye sokulması idi. Ve bunun için ülkelerin sermaye ve egemenlik bloklarında yeniden yapılandırma zorlamaları devreye sokuldu. Daha önceki dönemde iç pazara uyumlu ve devlet korumasındaki sermaye ve egemenlik yapılarına karşı uluslararası finans kapitalle daha uyum içinde çalışacak yeni sermaye yapıları geliştirilmesi esas alındı. Bunlar bir taraftan yerel finans kapitallere tabi olacağına daha güçlü yabancı finans kapital gruplarıyla çalışmaya dünden razı ticaret sermayesi gruplarıyla, dış pazar ilişkileri üzerinden birikim yaratan sermaye gruplarıydı. Buna göre konjonktürün tipik iki ülkesinden biri olan örneğin Şili’de Piranha’lar adı verilen yeni sermaye grupları ortaya çıkıyorken, Türkiye’de yurt dışı müteahhitlik hizmetleri üzerinden yeni finans kapital grupları ve kentli kodaman tefeci bezirgânlık, uluslararası bağlantıları itibariyle “Doğu Han” sermayesi öne çıkıyordu. Türkiye tarihinde 70’lerde derinleşen sosyo-ekonomik yapı daralmasına 12 Eylül’de müdahale eden devlet sınıfları ilk kez neo liberalizmin bu karakterine tabi olarak kadim ticaret burjuvazisini hedef almıyor ve ticaret burjuvazisi ülke finans kapitaline yedek güç olarak tutulmaktan çıkarak doğrudan iktidar blokunun bir parçası haline getiriliyordu. Kadim sermaye Özal’ın birleşen kollarında formüle edildiği haliyle doğrudan sistemin egemenlik blokuna dahil oluyordu.  ANAP, bu yeni yapılanmanın siyasal çatısı oldu.[3]

Siyasal planda ise, emperyalist çöküş kendi büyük bunalımının dip noktalarına doğru seyrediyorken, özellikle İran devriminin açtığı yarayı tedavi etmekte emperyalizme büyük destek sunan Sovyet revizyonizmi eliyle sistemin kendini yaşatması sağlanıyordu. Neticede herşeye rağmen gidişte nihai ölümünü gören emperyalizm yıldız savaşları tehdidiyle Sovyetik sistemin çözülüşünü sağlayarak kendi sorunlarıyla daha serinkanlı bir şekilde uğraşmaya yöneldi.

Sovyetik sistemin çöküşü neo liberalizmin başlangıç programlarına göre bir esnemeye imkan sağladı. Uluslararası finanskapitalizmin temel iki odağından Amerika, Rusya üzerindeki egemenliğini pekiştirmek için uğraşırken, Almanya kendi ve Avrupa’nın doğusunu ilhak etme derdindeydi. Bu yeni durum, neo liberal uygulamaların ülke bazlarında ortaya çıkardığı gerilimleri de gidermek adına uygun bir imkan sağlıyordu. Neo liberal yeniden birikim sürecine geçiş, ülkelerin geleneksel tekelci sermaye gruplarının ekonomik ve siyasi yapılarını dönüştürmekte zorlanmalarına ve muhalefetlerine neden olmuştu. Özal’la, onun “İstanbul Dükalığı” diye tanımladığı geleneksel finans kapital kesimleri arasındaki gerilim yeniden yapılanma sürecindeki bu tür zorlanmaların bir sonucuydu. Böylece, neo liberalizmin yeni sermaye sınıflarını yaratmak amacıyla geleneksel ülke ekonomi politikalarındaki yaratılmış olan gerilimlerden çıkabilmek için yeniden eski egemenlikleri ama yeni düzeyde, neo liberal dönüşümlere uğratarak kurumlaştırma süreçlerine geçildi.

Bu geçiş sürecini, tıpkı daha sonra doğrudan neocon’lar olarak anılan Cumhuriyetçi Bush politikalarından Obama politikasına geçiş kavşağındaki raporu da hazırlayan[4] James Baker, Hazine Bakanı olarak yönetti. O dönemi değerlendiren Devrimci Cephe birikimi, neoliberal birikimin geleneksel yapıları bozucu dayatmalarının geçtiğini ve yeni aşamanın eski yapılar üzerinden geliştirileceğini saptayarak bütün hikayeyi “kapanan bir dönemin ardından” özetleyerek daha ANAP’ın siyasal vadesi dolmadan SODEP-DYP iktidarının gelişimini görebildi.[5]

Bu kavşak önemlidir, çünkü nasıl 90 Irak krizi, on yıl ardından gelen Irak işgalli BOP konjonktürünün bir ön örneğini, bir tür eskizini bize vermişse[6], neo liberal sürecin özellikle ülkemizdeki temel uygulaması olan 24 Ocak süreci de, neo liberalizmin önümüzdeki dönemdeki emperyal politik tezahürlerini kestirebilmemiz için bir örnek, bir gözlem alanı oluşturmaktadır.

Sovyet dünyasının çöküşü emperyalizmi kendi sorunlarını daha geniş alanlarda çözmeye yöneltirken egemen olduğu pazar ilişkilerine daha kayıtsız yaklaşma imkânı bulmasını sağladı.  Bu durum, neo liberal konjonktürün ülkelerin kendi reel dengelerine göre gelişmesine razı olmak demekti. Türkiye finans kapitalizmi 93 düşük yoğunluklu savaşı içinde devletin çeteleşmesinde umut arar hale geldi. göz yumar hale geldi. Konjonktürel öncelikleri farklı olan uluslararası emperyalizm de bu gidişata göz yummakta beis görmedi.

Ancak konjonktür neo liberalizmden çok  emperyalistler arası bir yeniden paylaşım döneminin karakterine göre şekillenmekteydi ve kalıcı ve düzeltici hamleler yapılamadığı sürece emperyalizm kendi uzun bunalım dalgasının diplerine doğru yönelmekteydi. Devrimci Cephe birikiminin emperyalizmin uzun dalgaları ve buna karşı sosyalizmin çıkış dalgaları üzerine analizi 2000’li yılların hemen başlarında emperyalist bunalımın dip yapacağının varsayıyor ve çıkış mevzilenmesini buna göre geliştirmeyi ön görüyordu.[7] Ve zaten 2008 emperyalist bunalımın resmi dip tarihi oldu, 2006 ise Türkiyeli devrimin mevzilenişinin.

  1. Neo Liberal Saldırı Dalgası

Ve zaten leninizmin, her emperyalist dipten çıkışın bir yeni paylaşım savaşını gerektirdiği tesbiti itibariyle, bu değerlendirmeler yapılırken emperyalizm Ortadoğu’yu ele geçirmeye yönelmişti, bile.

Bu, yakın dönem denemelerinin bu kez geniş ölçekli bir tekrarı idi. 80’li kavşağın neo liberal saldırganlığı doğrudan emperyalizmin yeniden sömürgeci tarzıyla devreye sokuldu. Politik tezahürün bir yeniden paylaşım konjonktürüne tekabül edecek tarzda şiddet sarmalını küresel ve bölgesel bir konjonktüre dönüştürmesi yanında ekonomik planda yürürlüğe sokulan tümüyle 80’lerin neo liberal uygulamalarıydı.

Büyük Ortadoğu projesinin neo-con’lar eliyle hangi geniş açılımlara karşılık geldiğini burada tartışmayacağız. Bu konu zaten hem DC edebiyatında yeterince ele alındı, hem de politik dünya bu konuya yeterince vakıf durumdadır. Burada sürecin neo liberal parametreleri ve keza sürecin politik figürlerinin neo liberal model itibariyle açımlandırılmasıdır, esas olan. Uygulamaların ülkelerin iç dengelerine emanet edilmeksizin, emperyalizmin fiili varlığı koşullarında doğrudan emperyalizm tarafından yönlendirilmesi ve yönetilmesi söz konusudur.

Yukarıda belirttiğimiz gibi neo liberal birikim tarzının temel esaslarından biri yerel sermaye sınıflarını hem rahatlatmak hem de iç pazara yönelik koruma zırhlarından yoksun etmek adına ekonomi üzerindeki devlet varlığının küçültülmesidir. Bu noktada başta Türkiye olmak üzere bütün kilit Ortadoğu ülkelerinde devletin yeniden yapılandırılması önemli bir politik süreç halinde yaşanmıştır.

Bir diğer öge ticaret sınıflarının yerel modern sermaye kesimlerine nazaran öne çıkartılarak emperyalizmin bölgesel yeniden sömürgeci ilişkilerine kolayca eklemlenen bir siyasal ve sosyal taban edinme yönelimidir. Bölge ülkelerinin geri sermaye yapılanmaları içinde öne çıkan ticaret burjuvazileri ve bunların ideolojik çerçevesi olan islamla ilişkilenme bu temelde öne çıktı. Türkiye’de AKP, diğer Ortadoğu ülkelerinde, başta Müslüman Kardeşler olmak üzere,  yüzlerce cemaat ve siyasal örgütleniş altındaki sünni islam, emperyalizmin bölgesel fiili varlığı zemininde öne çıktılar.

Ancak ilk neo liberal saldırının yarattığı sürtünmeli süreçler gibi ikinci neo liberal saldırı da hızla beklenmeyen komplikasyonlar üretmekte gecikmedi.

Bunlardan birincisi doğulu devletin direnişidir.

Türkiye dahil olmak üzere, çekirdek Ortadoğu ülkelerindeki kapitalizm, devlet sınıfları eliyle geliştirilmiştir. Zayıf sınıfların hakimiyet aracı olarak devlet, bu egemenlik ilişkisinde kendini özerkleştirerek yalın bir baskı aracı olmaktan çıkarak doğulu despotizmin kendisi haline gelebilmiştir.

Bu haliyle devlet sınıfları asıl sermaye sahibi sınıflardan özerk bir ideolojik ve siyasal erk durumundadırlar. Emperyalizm, örneğin Türkiye’de bu yapıyı siyasal baskı ve yargı hükmü altına almış olsa bile, tarihsel olarak bu kesimin kentli, modern sermaye sınıfları üzerindeki nüfuzunu ve tarihsel uyumunu harici sınıflar eliyle parçalama imkânı bulamamıştır, çünkü Türkiye, Mısır ve Suriye’de somut olarak görülebileceği gibi, kapitalizm doğrudan bu sınıfların vesayetinde gelişmiştir. Ve asıl önemlisi, önceli olan serbest rekabetçi aşamayı yaşamadan doğrudan tekelci bir yapıda gelişmiştir.

Devletin, kapitalizm ve öncesine ait bir dizi tarihsel sürece ait melez bir toplumsal dokuyu egemen tekelci kapitalizm adına tekçi bir sistem adına temsili bu nedenledir ve bu nedenle derini, paraleli vb gibi uyduruk kategorilerin ötesinde toplumu ve sistemi yukardan bir hegemonya etkisi altında tutar. Amerika’dan tayinle görev başına getirilen Mursi’nin gene Amerikan ve İsrail muhibbi Sisi tarafından alaşağı edilmesine mahkûm kalması doğulu devletin bu tekçi ve tekelci egemen kapitalist moderniteyi temsili nedeniyledir.

Ve ikincisi kadim sermayenin tarihsel olarak modern sermayeyi hükmü altına alma imkânsızlığıdır.

Kapitalizm, 7bin yıllık bezirgân ekonomi topraklarında, devrimci bir tarzda, yani kendinden önceki toplum ve sermaye biçimlerini tasfiye ederek oluşamadığı için toplum ve pazar üzerindeki egemenliğini ancak kendinden önceki sermaye ve sınıf kesimleriyle ittifak halinde yükseltebilmiştir.

Ticaret sermayesinin özelliği üretim sermayesi olmayıp üretimin dolaşım sürecinde kendine yer bulmasıdır. Üretici sermaye kendi karını mal-para-mal zincirinde kurarken, ticaret sermayesi, üreticinin dolaşım sürecine yerleşerek onun karından çeken bir şekilde karını para-mal-para zincirinde kurar. Bu haliyle toplumsal artı değerin büyümesine hiçbir katkı yapmadan bu artı değerden üretici olmayan bir sermaye birikimi yaratır. Böylece hem doğrudan yatırıma gidecek sermaye değerinde küçülmeye yol açar, hem de emeğin geçim araçlarının maliyetini artırır. Sonuç ekonomide küçülmedir.

Modern ve kadim sermayenin bu düşman yapılarına karşı yan yana var olabilmelerinin cılız modern sermaye açısından gereği, onun pazar ve toplum üzerindeki egemenlik avadanlığına ihtiyaç duyması ve ekonomi dışı bir güç olarak devlet sınıflarının yukarıda bahsedilen hükümranlık alanına tabiiyetlerinde kendi egemenlik güvencesini görmesi itibariyledir. Kadim sermaye açısından ise, o kendini aşan bir tarihsel kesitte, o kesitin asli ögelerine tabi olmaktan başka elinden ne gelebilirdi ki?.

Emperyalizm bu dışardan hükümranlığı, kendi emperyal hedeflerine hızla varacağı varsayımı üzerinden yeniden sömürgecilik ilişkileri üzerinden yeniden kurmaya çalıştı. Ama Washington’daki hesap Ortadoğu pazarına uymadı. Doğulu toplumsal formasyonların sermaye ve toplum ilişkilerinin kendi tarihsel iç içeliğinde kurduğu denge, emperyalist askeri müdahalenin zorladığı hızlı dönüşüm süreçlerine ayak uydurmada sürtünme yarattı ve emperyalizm bölgesel ilişkilerini gözden geçirmek zorunda kaldı. Büyük bir heyecanla yeni bir Ortadoğu yapılandıracağını ilan eden Hilary Clinton bile bölgesel ilişkilerdeki dengesiz ittifaklardan bizar ederek Asya-Pasifik hattına açılmanın deklerasyonunu yayınlamak zorunda kaldı. Ve gerisini biliyoruz; artık Mursi’lerden, Erdoğan’lardan vazgeçen emperyalizm, şimdilerde İran’la, Suriye’yle ara bulma derdindedir. Emperyalizm, 70-80’lerde başına geleni yeniden yaşamaktadır. Yeni sınıflar yaratmaya dayalı yeni dengeler kurmaktansa yeniden eski yapıları yeni dengelere göre revize etmeye yönelmeyi esas almak zorunda kalmıştır.

Tarihin Deterministik Şaşmazlığı

Peki bunlar öngörülemez süreçler miydi? Tarihin bizzat bir üretici güç olduğunu bilebilen bir metodoloji içinde gelişmenin bu yönünü daha başlangıç momentlerinde işaretlemek mümkündü. İşaretlenmiştir. Irak işgalinin başlamasından hemen önce Mart 2003’te denilmiştir ki, “burada sorun..geri üretim ilişkilerine sahip toplumsal yapıların modern toplumsal süreçlere nasıl entegre edileceğidir. Bu konuda modern toplumların temsilcileri olarak hem kapitalist hem de sosyalist toplumların denemeleri oldu. Ancak geri toplumlar sahip oldukları üretici güçler dinamiği itibariyle çözümlenemediklerinden dolayı, modern toplumsal süreçlere entegrasyonlarında dönüştürme değil, emperyalizm açısından zor, sosyalizm açısından pragmatizm siyasal uygulama biçimi oldu. Karşıtını üretti, modernleşmeye karşı iç dirençler oluştu.”[8]

Aranan, II. neo liberal saldırı konjonktürünün gelecekte yol açacağı yeni iç dirençlerdeki “devrimin yeni imkânları” idi. Bulunanlar şöyle formüle edilmişti: ”Genel olarak üretici güçlerin sosyalist tasarımı ile geri toplum üretici güçlerinin tarihsel bağlamlarının uyumlandırılabileceği zaten Marks’ın son dönem belirlemelerinde mevcuttur. Bölgemizdeki geri toplumsal formasyonlara sosyalizm önermesiyle yönelebilmek için önce bu konuda bir bilinç açıklığının şart olduğu ortadadır. İşte dönemin leninci marksizme sağladığı teorik imkan budur. Bu imkân aynı zamanda marksizmin içinde bulunduğu bayağılaşmadan kurtulmasının ve yeni çağda kendini yeniden üretmesinin de imkânıdır.”

Diğer bir taraftan, (“Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin” çağrısı kapsamında) “emperyalizme karşı önerilen Leninist taktiğin doğru mekanları tarihsel ve modern toplum biçimlerinin iç içe yaşandığı melez toplum yapılarıdır. Buralardaki proleter örgütlenme sadece doğrudan proleterlerin değil, ama onların da örgütlenebilmesi için ülke içindeki tarihsel kolektif aksiyon dinamiklerinin de devrimci proletaryanın toplumsal projesinin özneleri haline getirilmesi demek olacaktır. Emperyalizme karşı önerilen proletarya ve ezilen halklar ittifakı önerildiği koşullardaki gibi salt devrimi korumanın ve geliştirmenin gerektirdiği bir dış ittifak sorunu olarak değil, aynı zamanda devrimin özellikle gereksindiği bir iç olgu olarak bölge ülkelerinde realize olma koşullarına sahiptir. Bu da bölge devrimselliğinin pratik imkânıdır.

Bu tarih bakışı, daha Kasım 2002’de, nev zuhur AKP’yi güncel politika içindeki yerini tam kavrayamamanın yanlışları içindeyken bile onun bugün ortaya çıkan tarihsel sınırlarını belirlemekte sorun yaşamıyordu: “AKP’yi bir geçiş partisi olmaktan çıkaracak yegane orjinallik, modern batı toplumlarıyla geleneksel doğu toplumlarının emperyalist-kapitalist zeminde entegrasyonuna bir model oluşturmasıyla mümkündür… AKP, geri doğu kapitalizmlerini ileri batı finans kapitalizmine entegre etmede çıkan sorunları ortadan kaldırmada bir işlev görebilecek midir?..” sorgulaması sermaye ve toplum yapıları zemini, devletleşme tipleri, din ve bölgesel çeşitlemeleri üzerine yapılan bir dizi değerlendirmelerin sonucunda duru bir tarihsel mantık içinde şu sonuçla ifade ediliyordu: “AKP’nin emperyalist batıyla, doğulu bir kapitalizmin entegrasyonunda barışçıl bir model oluşturmasının tarihsel ve yapısal bir olabilirliği yoktur. Bu yokluk AKP deneyinin Türkiye finans kapitalizmi açısından kalıcılığının ideolojik faktörünü de devre dışı bırakmaktadır.”[9] Gerçekten de bugün görüldüğü gibi, bölgesel savaşın giderek ötelenmesi, İran ve Suriye zeminlerindeki uzlaşma ihtimalleri artık AKP ve RTE’nin altlarındaki halının çekilme vaktini getirmiş durumdadır.

Bütün bunlar niçin yeniden aktarılıyor? Bütün bu aktarımlar bir “biz demiştik” çiğliği midir? Eğer bu yaklaşımların siyasal hakkı verilmemiş olsaydı, bu tür bir küçümsemenin karşısında durmakta zorlanabilirdik. Ancak, Devrimci Cephe birikimi bu yaklaşımlarının bütün gereklerini siyaseten yerine getirme çabasından zerre kadar geri durmadı.

Diğer taraftan ise, evet, öncülük, her şeyden önce ön görmeyi gerektirir. Devrimci Cephe, Türkiye ve bölge gerçeğini bir gelecek vizyonu dahilinde tarif edebilme başarısını gösterebilmiştir. Bu onun teorik referanslarının sağlamlığının kanıtı durumundadır. Bu aynı zamanda, oportünizmin, doğru devrimci bakışa sahip olamamaktan kaynaklı olarak devrimci pratiği güçlendirme ediminde olmayışının ve daha ötesi doğru devrimci bakışın kendini yansıttığı devrimci pratiğe karşı, düşmanla koşut politik tutum ve tavır geliştirmiş olduklarının da kanıtıdır.

Doğru devrimci çizginin ön gördüğü bu devrimsel imkânları yeterince maddeleştirememesi, kendi eksiklikleri yanı sıra, sadece düşmanın değil, düşmanın da raporlara geçtiği haliyle oportünist Türkiye solunun katkılarıyla olmuştur.  Mursi ve AKP çöküşlerinde görüldüğü gibi emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin iflas ettiği momentleri devrime çevirememenin hesabı elbette ideolojik ve siyasal olarak oportünizme fatura edilecektir.  Açıktır ki, bu momentleri, emperyalizm ve egemenler tarafından devrimlerin çalınması’yla tanımlayanlar aslında kendi devrim kaçkınlıklarını itiraf edenlerdir.

Post neo liberal düzenleme

Verili gelişmeler itibariyle, emperyalizmin artık bölgesel eklemlenme açısından yeni bir aşamayı devreye sokmakta olduğunu söylemek mümkündür.

Tıpkı birinci neo liberal saldırının arkasından olduğu gibi ikinci  neo liberal saldırının da arkasından emperyalizmin, coğrafyanın asli egemenlik ilişkilerini esas alan politik ve ekonomik programlar geliştirmekte olduğu kolayca gözlemlenmektedir.

Mısır’da Sisi’nin hemen bütün kentli sınıf muhalefetini arkasına taktığını yerinde gözlem yapan analizciler belirtiyor.[10]

Keza, Türkiye’de de Gezi’nin netçe açığa çıkarttığı haliyle ve yükselen “beyaz türk” muhalefetten görülebildiği gibi AKP’nin gidişi, emperyalizmin başını ağrıttığından daha çok, tıpkı Mursi gibi, bölgesel emperyal planları üzerine inşa edecek bir doku uyumsuzluğu itibariyledir.

Zorlamayla tutmayan modelin kusurları yeni modelin önceliklerini vermektedir.

Devlet sınıflarını önemseyen ve asıl olarak Türkiye’nin geleneksel finans kapitalizmini esas alan bir iktisadi ve siyasal yapı formatlamasına gidilecektir. Belirtileri itibariyle genel kabul görebilecek bu tarif asıl içerdiği egemen blok kodlamasıyla oldukça önemlidir.

Bunun için önce gelecek günlerin CHP’si üzerine bir algı düzeltmesine ihtiyaç vardır. CHP, kimi analizlerde görebildiğimiz haliyle bir ANAP olmayacaktır. ANAP, kadim sermayeyi iktidar bloku içine yerleştiren –tabiri caizse- klasik neo liberal projenin siyasal ögesiydi. Ve konjonktürün sınıfsal yeniden yapılandırılması tutmadığı için eridi.

Keza hatırlanacaktır, ANAP’ın siyasal karşıtlığını devlet partisi CHP ve tefeci bezirganlığı finans kapitale göre bir alt ve tabi kategori olarak örgütleyen eski AP hattının birlikteliği oluşturmuştu. Şimdi CHP bir taraftan temsilini kendinde barındırdığı devlet sınıfları ve modern sermaye kesimlerini bünyesinde taşırken, en ileri öge olarak, diyelim Sinan Aygün gibi merkezi tekelci kapitalizme bağlılığı konusunda sınavlarını doğru veren eski AP çizgisinin temsilcilerini taşıyıcı olacaktır. Yani yeni CHP, en azından bir süreliğine 90’ların SODEP+DYP ittifakının partisi olacaktır.

AKP, daha doğrudan emperyalist denetim ve fiili müdahale koşularına göre şekillendirildiğinden yeniden sınıfsal yapılandırma projesinde ANAP’ın daha fırlak bir türü olarak şekillendi, ancak aynı tarihsel açmazlar nedeniyle gene zaman içinde erimeye mahkûm durumdadır. Zaman içinde AKP’nin de tıpkı ANAP gibi erimesi, AP gibi geleneksel finans kapital ile bezirgan sermaye arasındaki ilişkileri Türkiye kapitalizminin kuruluş dengelerine daha uyumlu şekilde temsil edecek siyasal yapıları öne çıkarabilecektir.

Kuruluş dengelerine uyum konusu önemli bir içeriktir ve yeni siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenlenmenin, yani post neo liberal alan düzenlemesinin temel karakterini oluşturacaktır. Yani;  bugün gündemdeki siyasal egemenlik hangi biçim altında şekillenirse şekillensin bezirgan sermayeyi artık egemen blokun eşitlerinden biri olarak taşımayacak, onu tabi konumuna yeniden oturtacak bir siyasal ve iktisadi yeni denge kurulacaktır.

Bu ‘80 öncesi siyasal dengelere dönüş demek değildir.

Bu şu demektir: Türkiye kapitalizminin kendi gelişim tarihi içinde devlet sınıflarının zoru ile baskı altında tutulan ve emperyalizmin neo liberal politikaları itibariyle kafesinden salınan tefeci bezirgânlık bir kez daha ama bu kez Türkiye kapitalizminin devlet sınıfları gibi tarihsel güçlerince değil doğrudan asıl egemen sınıf olarak Türkiye finanas kapitalizminin doğrudan siyasal gücü üzerinden ve manifestolarını her gün E. Özkök’ün yazılarında okuduğumuz modern beyaz Türk programlı toplum muhalefeti tarafından eski kafesine tıkılacaktır. Cumhuriyet kapitalizmi tarihince içinde devindiği kafesini bir kez daha açacak bir Gargamel bulamadığı müddetçe yerel finans kapitalizmin emrinden dışarı çıkamayacaktır.

Bu Türkiye kapitalizminin önemli bir yükseliş konağına tekabül edecek burjuva demokratik yeni bir aşama oluşturacaktır.

Bölgesel savaşların tehdit ediciliğinden az çok sıyrılan; Kürt özgürlükçülüğünün kendini tümüyle emperyalizmin bölgesel tasarruflarına emanet etmeyi tercih etmekte olduğu ve açık ki emperyalizmin de bu beklentiyi pek de karşılıksız bırakmaya niyeti olmadığı bir konjonktürde, ideolojik, kültürel ve moral modernleşmelerin kentli orta sınıflar başta olmak üzere bütün toplum kesimlerinde önemli bir rahatlamaya yol açacağı ortadadır.

Elbette suyu, havayı paraya tahvil eden emperyalizmin böylesi bir burjuva demokratik ferahlamayı kimseye gözünün yaşı ve vicdanı hakkına vermeyecektir. ABD’nin, AKP iktidarına tahammülünün belli oranda petrol şeyhliklerinin paralarını, özellikle dolar krizine destek anlamında sistem içine çekmesinden kaynaklandığını biliyoruz. Bunun karşılığı Türkiye ekonomisine taşınamaz büyüklükte bir cari açık olarak yansıdığını da.. Ancak emperyalistlerin aşırı birikim krizi içinde kasalarının oldukça dolu olduğunu da keza biliyoruz. Sisi’yle birlikte Mısır’a yağmakta olan petro dolarları okuyoruz.

Emperyalizmin AKP’yi deliğe süpürdüğünde ortaya çıkacak boşluğu doldurmasının yegâne yöntemi, emek sömürüsünü artırmaktır. Bunun için önce ülkede yeni siyasal dengeler ve kentli sınıfların huzuru üzerinden sağlayacağı yatırım iklimini tesis edecek, birikim fazlası krizine ülke ve model oluşturarak bölge düzeyinde çözüm alanları yaratacak ve ardından öncelikle Türkiye’yi bölgenin Çin’i haline getirmeye yönelecektir. Savaş konjonktürünün bölgede ve ülkede yol açtığı sermaye değersizleşmesinin açtığı uygun ve geniş yatırım alanları, muhtemelen AKP’nin yerel seçimlerin hemen ertesindeki bir erken seçime kadar ayakta tutulmasıyla üstüne yüklenecek yüksek bir devalüasyonla iyice pekiştirilecektir. Elbette emek örgütlenmesinde hiçbir gelişim sağlamayarak, elbette emek sömürüsünde verili düzeyleri katlayarak.. Yoksullaşan orta sınıfları gericilik mi gelsin korkusu altında sindirerek.. Elbette orduyu ve polisi orta sınıfların meşruiyet atmosferine yeniden dahil ederek..

Bu suni dengenin yeni bir halidir.

Bu suni denge hali, Gezi’yi oluşturan kentli küçük burjuvaziyi kendiliğinden eylemlerde meydanlarda bulmanın koşullarını rendeler.

AKP’nin modern, laik, eğitimli, kentli kesimleri ajite eden gerici kimliğinin yarattığı devrimsel kurgulama Gezi’de orta sınıfların fiili katılımını ve desteğini sağlayan, uluslararası ve geleneksel tekelci burjuvazide meşruiyetini bulan bir zemini oluşturmuştu. Yeni aşamada yeni iktidar modeliyle hem bu kurgunun kendiliğinden dinamiği ortadan kalkacaktır, hem de Gezi’den esintili muhalefet zorlamaları üstündeki toplumsal-siyasal meşruiyet atmosferi dağılacaktır.

Haziran kalkışması sürecinde, Türkiye solunun üçüncü dönem oportünizminin İstanbul, Ankara gibi büyük kent merkezlerinde aydın küçük burjuva yaşam kuşaklarına yerleşmiş varlığının, Gezi gibi modern, kentli orta sınıf karakterli patlamalarda bir avantaj sağladığını gördük.

AKP iktidarında, bu zeminde ön görülebilir devrimsel gerilimin Türkiye solu tarafından devrimci bir zorlamayla yeterince istismar edilmemesine karşın statükocu siyaset tarzının getirdiği orta sınıf muhalefete yakın ve yatkın konumun avantajları yeni aşamada oldukça desteksiz kalacaktır.

Keza, suni dengenin yeni kapsamının, yeni iktidar yapılanmasıyla Kürt ve Alevi toplum muhalefetinin sisteme yönelmesinin de önüne geçebilecek bir toklukta olabileceğini söylemek mümkündür.

Ayrıca ve kapsamlı bir şekilde ele alınması gereken bu konular üzerine bu yazının genel bağlamına iliştirilmesi gereken çerçeveler şöyle özetlenebilir.

Birinci olarak, Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği, CHP’nin devlet partisi olarak ve devlet partisi olmasına rağmen  alevi toplumunun temsilini taşıyor olması yeni Türk burjuvazisinin sünni kimliğinin Türkiye Aleviliğinde yarattığı devrimsel gerilimin geri çekilmesini getirecektir.

İkinci olarak, yani Kürt sorununda; AKP’nin temsil ettiği İslamcı Yeni Türk burjuvazisinin sömürgeciliğinin aşılıp CHP ve diğerleriyle geleneksel finans kapitalizminin yeni sömürgeciliğiyle yönelmenin getireceği kısmi iyileştirmeler Kürt özgürlükçülüğünün barış sürecinden bu yana sürdürdüğü tutumun kurumlaşmasını bile getirebilir.

Bu konuda, bir yandan CHP’deki ulusalcı eğilimin kemalist politikalarının yeni siyasal rüzgarı arkasına almış bir Kılıçdaroğlu tarafından bile aşılabilecek zayıflıkta olduğunu gelişmeler  şimdiden göstermeye başlamışken, diğer yandan Kürt özgürlük hareketi, Apocu siyaset tarzının açmazlarında oldukça yalpalayan bir siyaset tarzı yürütmesine karşın yeni yıl mesajında yeni iktidar yapılanmalarına şans tanımaya meyyal olduğunu “devlet krizinden hayır bekleme” yaklaşımıyla şimdiden deklere etmiş durumdadır. Cenevre ve Rojava süreçleriyle, Türkiye’nin iç dengesizlikleri itibariyle bu oldukça makul bir politik tutumdur. Ama bu, Kürt özgürlükçülüğünün barış sürecinin başlangıcından beri  sürdürdüğü Türkiye’li bir devrimsel zorlamadan uzak tutumunun devamı demektir.

AKP gericiliği koşullarında yeterince değerlendirilemeyen bu iki devrimsel gerilimdeki daralma ihtimaline karşın yeni dönemde Türkiye devrimin iki asal devrim gerçeği daha da öne çıkacaktır.

Bunlardan birincisi, Gezi’de esas olarak bulunmayan, sadece kısmi olarak alevi mahallelerinde oturan ve alevi olmaktan motive olan kara proletarya doğru çalışma tarzlarıyla yönelindiği takdirde yeni dönemin pratik devrimci gücü haline gelebilecektir. Post neo liberal dönem sömürüsünün neo liberal  emek süreçlerinin daha da derinleşmesinden başka bir şey olmayacağı bilinir bir gerçektir, çünkü emperyalizmin emek sömürüsünde aradığı kapitalizmin merkantilist dönemdeki vahşiliğidir. Bunun ne mene bir şey olduğunu bugün Çin’deki emek süreçlerine ait gözlemlerimizle bilebilmekteyiz.

Ancak emek sömürünün nesnel koşullarında yoğunlaşmanın doğrudan proleter kalkışmanın öznelliğine tekabül etmediğini de biliyoruz. Proleter yanın siyasal varlığını devrimci bir düzeye çıkartacak olan devrimin ona yönelme tarzıdır.

Bugün, kendiliğinden karakterine yaslanarak Gezi’den çıkarılan en büyük ve en tehlikeli oportünist demagoji işçi sınıfı siyasetinin gene yığın muhalefetinin kendiliğinden açığa çıkmasının beklenmesinin devrimci bir çalışma tarzı olarak propaganda edilmesidir. Her şeyin nedeni ekonomiktir diyen kolaycı marksistlerin açıkladığı gibi Gezi neo liberal iktisadi süreçlere bir tepki olarak izah edilemez. Eğer öyle olsa bile, bu tez sahiplerinden ülkede 80’den beri yürürlükte olan neo liberal sömürüye otuz beş yıl sonra anca tepki verilmesinin de özel bir açıklaması beklenir. Ve bu açıklama gene de 35 yıllık neo liberal sömürü süreçlerinden niçin kara proletaryanın da yeterince etkilenip meydanlara inmediği gerçeğini kapsayamaz. Bunun için ayrı bir kapsamın ileri sürülmesi gerekir, vb..

Oportunist demagojilerin kendi iç tutarsızlıklarını bir kenara bırakıp konunun esasına yönelirsek,  Gezi, kuşkusuz, sömürücü ve sömürgeci sistem çelişkilerinin birikimlerinin üzerine yükselen ama esas olarak kadim orta Anadolu bezirgan sermayesinin ideolojik, kültürel, yaşamsal gericiliğine karşı kentli modernitenin burjuva demokratik bir başkaldırısıdır. Bu başkaldırı dinamiğinden proleter kitlelerin kendiliğinden ayaklanmasına uzanımlar üretmeye çalışmak ancak oportünist gayretkeşlerin işi olabilir. Burada her zamanki temel soru gene gündemimizdedir. Devrim kara yığınları ayaklandırmanın özgün tarzlarını bulmak zorundadır.

Bu konuda gene Gezi’yle hatırladığımız bir tarihsel devrim potansiyelimiz önemli bir yönelim alanı oluşturmaktadır.  Söz konusu olan,  ister beyaz yakalı işçi kimliğiyle, ister “Y kuşağı” kimliğiyle, isterse öğrenci kimliğiyle olsun, Gezi’nin temel gücü olarak öne çıkan aydın gençlik devrimciliği Türkiye’nin pratik bir devrim orijinalliğidir. Türkiyeli devrimin bu tarihsel potansiyelinin, 90’ların başından bu yana siyasal aktivitede göreceli bir düşük profil göstermesinin ardından, Gezi rönesansıyla kendi ideolojik ve pratik özgün alanlarını yeniden dolduracak şekilde genleşmekte olduğunu gözleyebiliyoruz.

Özetle, Türkiye’nin melez kapitalizmine karşı özgün devrim dizilişinin proletarya + proletarya aydınları denklemi yeni aşamada yeniden kurulabilmesinin imkânları ortaya çıkmaktadır.

Bu denklemin bütün değişkenlerine rağmen devrimci bir kalkışma için kurulabilmesi için –yeni döneme geçişte burjuva ideolojik hegemonyanın getireceği taktik bütün esneklikleri içerdiği ve devrimin birikim aşamasında bir yenilenme dönemine tabi haliyle- devrimci savaşın bir sabit olarak mücadele hattına yerleştirilmesi gereklidir.

Devrimci savaş, geleneksel aydın gençlik muhalefetini proletarya aydınlığına, proletarya aydınları kara proletaryayı meydanlara taşıyacaktır. Gezi Haziran’ı ile 70 Haziran’ı arasındaki tarihsel, örgütsel ve stratejik bağ budur.

01 Ocak 2014

Tahsin Yılmaz

[1] Emperyalizm, Türkiye, Devrim; 12 Ocak 2012, A. Efe, DC

[2] Bölgede Konferanslar ve Şiddet Sarmalı Üzerinden Önümüzdeki Yıllara Bir Bakış; 25 Ağustos 2013, T. Yılmaz, DC

 

[3] Kapanan bir Konjonktürün Ardından:24 Ocak, Şubat-Mart 1991, S. Kaya, DC

[4] Raporlar Savaşı, 20 Ocak 2007, E. A. Demirci, DC

[5] Keza..

[6] Örneğin, bu dönemi iyi gözlemeyi başaran Devrimci Cephe birikimi, 90 Irak işgali üzerinden emperyalizmin bugün artık iyice açığa çıkan ve uluslararası literatürde de yaygın kullanılan “yeniden sömürgeci” yöntemini öngörebildi ve öylece adlandırdı. (bkz, “Yeni Dünya Düzensizliği: Yeni Sömürgecilikten Yeniden Sömürgecilik’e”, Haziran dergisi, s7, Mart 1993)

[7] Çıkış Hattı, Haziran 2005, SKaya, DC

[8] Savaş ve Devrim, T. Doğan, Haziran kitap, Mart 2003

[9] Seçimler Üzerine, 10 Kasım 2002, keza

[10] „Firavun’a bir kurban lazım!“ 30 Aralık 2013 fehim.tastekin@radikal.com.tr

Hakkında Tahsin Yılmaz

Avatar

Check Also

RTE SEDAN’ını ARARKEN..

Sedan, III. Napolyon Bonaparte’ın tarihsel macerasını tamamladığı savaşın adıdır. Fransız burjuvazisi ve proletaryası arasındaki siyasal …