Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / Arsiv / ROBOSKİ VE AKP SÖMÜRGECİLİĞİNİN NİTELİĞİ ÜZERİNE

ROBOSKİ VE AKP SÖMÜRGECİLİĞİNİN NİTELİĞİ ÜZERİNE

Şöyle başlayalım;

AKP’nin Necdet Özel’i ordunun başına getirmesi deterministiktir.

Erdoğan- Özel partnerliği, Osmanlı köylüsünün iliğini kurutan mültezim hukukunun sömürgeci tekerrürüdür.

Mültezim, Osmanlı derebeyi hukukunda toprak işletme hakkını devlet adına geçici olarak üstlenmiş yerel derebeyin kendi zor gücüyle toprak üreticisini ve toprağı o gel geç zamanda soyabileceği kadar soyma rejimidir. Gel geç olmanın telaşını, korkusunu ve  saldırganlığını sarmalayan bir ahlaksızlık, toplum düşmanlığı rejimidir.

Erdoğan, yeni Türk burjuvazisinin tefeci bezirgan geçmişli kesimlerinin kurmayı ise, TC’nin kırda ve Kürdistan’daki terörünün kurmayı olan Özel,  Anadolu köylüsüne, bir sepet yumurta da olsa haracını  almadan huzur vermeyen jandarma’dır.

Değişik asker sınıfları arasında da kabul gördüğü üzere köylünün jandarmayı ünlendirişi “yumurtacı”dır.

Askeri değeri “yumurtacı” olanın savaş ahlakı “kimyasalcı”lık olur, sivil halkı bombalayacak kahpelik olur.

 

xxx

 

Buna rağmen, Erdoğan’ın saldırganlığındaki her yeni ivme küçükburjuva liberalleri korku dolu bir şaşkınlığa uğratıyor.

Şaşkınlıklarına şaşırmamak gerekiyor çünkü bugünün Türkiyesinde liberal, çaresiz ve sefil kimliğiyle nefes alabileceği boşlukları sadece Erdoğan’ın iyice daralmış merhamet aralıklarında bulabileceğini sanandır.

Kendileri açısından trajik ve travmatik sonuçları olan bir sanrı.

Oysa Erdoğan’ın saldırganlığı daha o saldırgan olmadan ve saldırgan olmayacağına dair yeminler ederken tarihsel determinizmin ışığında çırılçıplak görülebilir bir gerçekti.

 

Yeri geldikçe hep açıklamaya çalıştık. Bir kez daha söyleyelim:

Erdoğan’ın saldırganlığı onun temsilcisi olduğu sermaye sınıfının politik gereğidir.

AKP, bugüne kadar Türkiye’nin geleneksel finans kapitalizmine yedeklenmiş Anadolu tefeci-bezirganlığının, neo liberal konjonktürün bölgesel saldırganlığına uygun sınıfsal karakteri itibariyle uluslararası emperyalizm tarafından  öne çıkartılarak yeniden şekillendirilmiş haliyle, yeni Türk burjuvazisinin temsilcisidir.

Devletçi cumhuriyet kapitalizminin baskın ilişkileri altındaki yüzyıllık yaşamından  emperyalist merkezlerin, yürü ya kulum, demesiyle en beklenmedik şekilde çıkıp bütün iktidar güçlerini bir anda elinde bulan yeni Türk burjuvazisi şimdi bu egemenliğin eline geldiği gibi bir anda elinden gitmesinin korkusuyla 7bin yıllık bezirgan tecrübesinin yol göstericiliğinde kendini küresel sistem içinde kalıcı kılacak politikaların arayışındadır. Efendisine stratejik itaatinin altında kendi varlığını güvenceleyecek göreli özerklik alanları inşa etmek, olanı genişletmek gayretindedir.

 

Yeni Türk burjuvazisi için, 2002’de uluslararası emperyalizmin verdiği egemenlik yetkisini kalıcılaştırma stratejisinin temel hamlesi 2010 referandumu olmuştur.

 

Yeni Türk burjuvazisi, emperyalizmin kurtlar sofrasında kendi iktisadi ve siyasi varlığına  güvenceyi bölgesel güç statüsü elde etmekte gördü. Uluslararası sermayeye, küresel konjonktürün bölgeye yığılmasının yol açtığı uygun koşullarda, kendi göreli özerklik alanlarını dayatarak elde edilebilecek böyle bir statünün ön koşulu Türkiye içindeki egemenliğin sağlama alınmasıydı.

Referandum, yeni Türk burjuvazisine, oligarşi içi dengelerden sıyrılmanın ve  mutlak egemenliğinin kapılarını açtı. Bütün “demokratik” görünümüyle referandum, aslında tefeci bezirganlığın, ortaçağ düzeyindeki bir bilinçle oy deposu halinde taşlaştırıp bugüne kadar finans kapitalizme destek kıldığı orta Anadolu merkezli küçük mülkiyet gericiliğini artık kendi iktidarı için istihdam etmesine imkan veriyordu.

Devrimci Cephe’de bu hamlenin stratejik değeri, hem gelişimin sömürge faşizmine uygun niteliği itibariyle  Türkiyeli 12 Eylül darbesi, hem de geçiş toplumlarında ara sınıfların siyasal egemenliklerinin yarattığı çaprazlıkların kadim tezahürlerinden biri olarak değerlendirilmesi üzerinden  Bonapart’ın 18. Brumeri gibi tarihsel momentlere atıfla konu, “Erdoğan’ın 12 Eylül’ü” adıyla işlenmişti. Bizim konuya bindirdiğimiz bu tarihsel anlam yükünü en iyi cemaat sözcüsü Gülerce’nin satırlarından okumak mümkündür.

Yıl sonu değerlendirmesinde, 2011’in en önemli olayını “12 Eylül 2010’daki referandumun rüzgarı” olarak gören ve orada da kalmayarak “bunun 2012’ye de damgasını vuracak bir hamle” olduğunu söyleyen Gülerce’nin satırları (3012/Zaman) Referandum hamlesinin yeni Türk burjuvazisi için ne denli kritik bir “ölüm parandesi” olduğunu bize göstermektedir.

Üzerinden geçen zaman içinde yeni Türk burjuvazisinin Referandum’da elde ettiği yetkiyi yargı, ordu, medya vb.. üzerindeki hakimiyetlere dönüştürmesi referandum’un önemini herkesin artık kolayca görebildiği bir seçikliğe kavuşturmasına karşın bizim bu konu üzerindeki ısrarlı duruşumuz, referandum sürecinin tarihsel manasını kavrayamayanların politik eksikliklerinin bugün daha somut görülebilmesi gibi tali sonuçlarından ziyade Türkiyeli siyasetin sınıf temelini anlamaktaki kabızlığın giderek daha tehlikeli siyasal sonuçlara yol açmaya devam ediyor olmasından  kaynaklıdır.

AKP iktidarını ve Erdoğan yönetimini Türkiye kapitalizminin gelişmesinin kendi iç dinamikleri itibariyle yerli yerine oturtamayanlar, sınıf körlükleri nedeniyle hem sürecin içermediği beklentileri propaganda ederek  yığınların direniş güçlerinde çözülmelere yol açmaktadırlar hem de bu yolla düşmana karşı oluşturulan mevzilenmelerin güçlendirilmesinin önüne geçerek düşman saldırıları karşısında zaaf yaratıcı olmaktadırlar. Daha 70’lerin başlarında, Viranşehirli kaçakçıların jandarma tarafından kurşuna dizilmesine İstanbul’da yüzbinlik çatışmalı protestolarla cevap verebilen Türkiye solunun Roboski karşısında “diplomatik” düzeyi geçemeyen tepkisi kahredici olmalıdır.

Verili durum itibariyle,  Kürt ve Türk liberalleriyle Türkiye solcularının Haziran seçimleriyle yoğunlaşan demokrasi ve çözüm beklentileri AKP saldırganlığıyla cevaplanınca bu kesimlerde korku ve telaş dolu bir çaresizlik hali iyice yükselmiş durumdadır.

Kimilerinin “devrimci parlamentarizm” (V.Sarısözen/110411) diye tanımladığı  süreç asıl karakterini ağır bombardımanlara ve büyük çaplı gerilla savaşlarıyla kırlarda, küçük çaplı devrimci eylemlerle ve geniş kapsamlı tutuklamalarla  kentlerde gösterince, beklentilerindeki bu ters tecellinin nedenlerini  anlamak için  kimileri de sınıf pusulasını değil ampirizmin kestirmeci usturasını (F.Koç/221011,sendika.org) kullanmayı önerir hale düştü. Bütün bunlar göstermektedir ki, önümüzdeki süreç liberallerin ve oportunistlerin etkilerinden güçlü bir şekilde yalıtılmalıdır, çünkü artık yukarıda da söylediğimiz gibi yanlış hamlelerin tölere edilemeyeceği bir döneme girilmektedir.

Bu nedenle gündemin gerektirdiği her fırsatta açıkladığımız AKP’nin sömürgeci saldırganlığının sınıfsal zorunluluklarını burada bir kez daha yinelemek tekrardan sayılmamalıdır.

 

Geleneksel finans kapitalin örgütü olarak TÜSİAD ile yeni Türk burjuvazisinin örgütü olarak MÜSİAD’ın Kürt sorunun çözümüne ilişkin yaklaşım farklılıkları Türk sermaye sınıflarının yapısal farklılıklarının bölgesel ve küresel gerilimlere dolayımıdır.

Geleneksel finans kapitalizm  sermaye ve pazar yapılanması itibariyle Kürdistan’da artık yeni sömürgeci bir düzene geçebilecek birikime sahipliği üzerinden  Kürt özgürlükçülüğünün ulusal taleplerine belirli bir uyumla yaklaşırken bütün iktisadi ve siyasal varlığını islam coğrafyasına açılarak orada kendi yeniden birikim koşullarını bulabileceği düşünen yeni Türk burjuvazisi  Kürdistan’ı kendine sömürge tutmak zorunda olduğunu biliyor.

Mart 2009 yerel seçimleri, Eylül 2010 referandumu ve Haziran 2011 genel seçimleri kesinlikle göstermiştir ki, ilk demokratik gelişmenin hemen ertesinde Anadolu Kürdistan’ının pazar hakimiyeti Kürt özgürlükçülüğü ile birlikte akan Kürt burjuvazisinin eline geçecektir.

AKP’nin sömürgeci saldırganlığındaki kaçınılmazlık kendini en çok Suriye politikasının son dalgalanmalarında açığa vurdu. “Kardeşim” edebiyatından sonra geçilen savaş pozisyonundan değil, sonrasında emperyalistlerin çektikleri elçilerini geri göndermesine karşın Türkiye’nin kendi savaş pozisyonundan hala çıkamamasından bahsediyoruz. AKP’nin Suriye savaşına angaje olmasının en önemli nedeni emperyalizmin desteğinde bölgesel sömürgeci amaçlarını içine gizleyebileceği bir büyük savaş ortamı yaratacak olmasından dolayı idi. Ama en azından şimdilik kaydıyla Suriye savaşındaki ertelemeye karşın Erdoğan’ın savaş pozisyonundan çıkamaması esas olarak Anadolu Kürdistanı’ndaki Kürt ulusal burjuvazisinin ideolojik ve siyasal hakimiyetini tasfiye programı nedeniyledir.

 

Buradan Roboski katliamının siyasal anlamına ulaşmak artık kolaydır.

Roboski katliamı tam da KCK’nin saptadığı gibi AKP’nin kasıtlı, amaçlı bir eylemidir. TC’nin, bölgesel zorbalığını her şeyin üzerinde meşrulaştırmasının bir hamlesidir.

AKP, bir taraftan  yeniden çözüm zemininin ısıtılmaya çalışıldığı bir dönemde gerçekleştirdiği Roboski katliamıyla, hem TC’nin bu alandaki sömürgeci egemenliğine hayasız bir vurgu yaparak kendi pozisyonunu deklere etmiş, hem de   Barzani’ye Arap’tan kaçmanın bedeli olarak bu egemenliğin ön kabulünü dayatmış olmaktadır.

 

Bölgesel gündemin yoğunluğundan sanki pek fark edilmedi ama geçtiğimiz aylarda AKP’nin bölgesel denklemde Kürt meselesinde ideolojik ve siyasal olarak yaklaşımını tarif etmesi açısından Erdoğan önemli bir konuşma yaptı. Konuşma AKP Bitlis İl Gençlik Kolları Kongresi’nde yapıldı. Bu toplantının , bir gençlik kongresi olmaktan öte Erdoğan’ın sunuşu için özellikle organize edildiğini yaş ortalaması 40 civarında olan katılımcılarından kolaylıkla anlamak mümkündü. Sarkozy’yle Kanuni üzerinden tartışmanın gösterdiği gibi yeni Osmanlıcı ideolojinin bir vurgusu olarak herhangi bir konudaki konum ve tutumunu Osmanlı tarihinden referanslarla güçlendirmeye özen gösteren  Erdoğan’ın  konuşması için özellikle bu toplantıyı seçmesindeki esas nedenin Bitlis kimliğinin Kürt-Türk ittifakında taşıdığı özel anlam gereği olduğu açıktır.

Bitlis referansı üzerinden tarihsel bir tekrar olarak, Erdoğan, Kürt sorunun siyasal çözüm zeminini ideolojik çerçevesiyle buluşturarak bütünlüklü bir tarif altında topladı; Kürt  ve Türk’lerin birliği islam ideolojisi altında ve AKP siyasallığı altında gerçekleştirilmektedir. Bunun dışında birlik ve çözüm zeminlerinin aranmasına gerek yoktur. Bu yaklaşımın bölgedeki Amerikancı çözümün sözcülerinden biri olarak Çandar’ın TESEV raporunda belirttiği Kürt sorunu tanımına ve çözüm yöntemine bir cevap olduğu açıktır. Bilindiği gibi Çandar, en son olarak TESEV raporunda , Kürt sorununu, Kürt halkının ulusal haklarının temsilinde öncü öge olması itibariyle  PKK sorunu olması ve bu nedenle çözümün –hangi düzeyde olursa olsun- mutlaka PKK ile birlikte oluşturulması gerektiği çerçevesinde projelendirmişti.

Çözüm, kimin ne alıp verdiğine bakmaksızın hangi düzeyde olursa olsundur, çünkü küresel bölgesel gerilimin stratejik kavşağı açısından belirleyici olan Amerika’nın İran’a karşı mevzilenmesi açısından gereken Çaldİran hattının sorunsuz ve istikrarlı dizilişidir. Yeni Türk burjuvazisinin, arka planında varoluşunun gelecek güvencelerini arayan bölgesel tezi ise özellikle Kürt özgürlükçülüğü ideolojik ve siyasal olarak tasfiye edildiği oranda bölgeyi kendi islamcı ideolojisi altında ve siyasal egemenliği koşullarında aynı amaçla düzenlemenin mümkün olduğu üzerinedir. Bu dönemdeki temel çabası bu imkanı,  Kürt özgürlükçülüğünün egemenliğinde kurumlaşmış siyasal düzlemi askeri ve sivil operasyonlarla reset ederek emperyalist güçlere göstermek, kabul ettirmek ve hatta politik olarak Roboski türü katliamlarla dayatmaktır.

 

Liberaller ve küçükburjuva solu artık görmelidirki, AKP’nin geleneksel TC yapılanması ile çatışmasının sınıfsal gerekleri Kürt halkının ulusal ve toplumsal beklentilerine doğrudan ve esas olarak uzanım verecek nitelikte değildir, ve dahi Türkiye emekçi sınıflarının.. çünkü, AKP, neo liberal konjonktürün bir gereği olarak bölgenin siyasal yeni yapılanmasında emperyalizme yatakçılık yaparken aynı zamanda kendisinin de modern tarihin bölgede parçalamakta olduğu kadim tarihe bir öge olduğu bilinciyle bu tarihsel süreçten tasfiye olmadan çıkabilmek için ara düzeylerde varolmanın koşullarını aramaktadır.  Nihai olarak bezirgan sermayenin modern sermayeye dönüşmesinin tarihsel koşullarının yokluğunu bilmesi için kasaba eşrafının Marx’ı okumasına ihtiyacı yoktur. Hoş, bizde okumuş solcular da bunu pek bilmezler ya, geçelim.. Eşitsiz gelişim içinde ve bu eşitsizliğin sermayenin küreselleşmesinde artık sorun yaratmakta olan kimi sonuçlarının aşılması için antikitenin moderniteye taşınması, eklemlenme süreçlerinin zor diyalektiği üzerinden inşasını gerektirir. Uluslararası modern sermayenin ulaştığı teknoloji, pazar ve rekabet gelişkinliği içinde ,hadi otomobil yapalım, hadi uçak yapalım’la kadim sermayenin modern sermaye düzenine geçmesi mümkün değildir. Yani AKP, kendisinin de bir aktörü olduğu bu tarihsel sürecin aynı zamanda kendi varlık koşullarını da aşındıran karakterinin farkında olarak, üzerinde durduğu oynak siyasal zeminin salınım ve esnemelerinde ayakta kalmasını sağlayacak payandaları devlet, toplum ve coğrafya üzerinde inşa etmenin sürecini zorlamaktadır.

Haziran seçimleri sonrasındaki şiddet eskalasyonunun da, bunun bu aşamada vardığı yer olarak Roboski katliamının da nedeni  gerici ve sömürgeci yeni Türk burjuvazisinin kendi varlığını güvencelemek için yöneldiği tarihsel zorunluluklarıdır. Keyfi ya da olmasa da olurdu, denebilecek öznellikteki yönelimler değildir. Görüşmelerin kesilmesi, protokollerin inkarı, Van’ın insansızlaştırılması ve “kökünü kurutma” söylemleriyle kendini iyice tasarlanmış bir yaklaşımın istikrarlı bir uygulaması olarak gösteren sömürgeci politikanın Roboski katliamına ulaşması şaşırtıcı değildir.  KCK operasyonlarıyla hedeflenen “siyasal soykırım”ın etkisiz kaldığı yerde etnik kırıma sıçramasının önünde engel yoktu.  Bütün bunlara karşın, AKP saldırganlığı karşısında hala “neden” diye sormak, hala “neden Temmuz’dan sonra süreç sertleşti?”,  “neden Roboski oldu” diye sormak sadece sürece cevap olacak tutumlardan kaçmanın, bu saldırganlık içinde uzlaşacak bir şeyler aramanın ifadesi olmaktır, başka bir anlamı yoktur.

Roboski sonrasında, bu politik dönemin geçiciliği üzerinden biraz daha sabır ve diş sıkmayı vazeden liberal ve oportunist söylemler artık hiçbir masumiyet taşımaksızın sadece  AKP iktidarını ve siyasal varoluşunu güçlendiren işbirlikçi ihanet çizgileri olarak anılacaklardır. AKP insiyatifindeki bir yakın gelecek, Kayseri usulü hazırlanmış demokrasi paketlerine karşın en iyi ihtimalle sömürge faşizminin sömürge demokrasisi yüzüyle daha katı kurumlaşmalarından başka bir şey getirmeyecektir.  Elbette ceteris paribus..

 

Çünkü;

AKP’nin ve onunla aynı soydan bölgesel gericiliklerin kendilerini korumak adına yarattıkları boşluklar bütün ezici görünümüne karşın emperyalist kürenin kırılganlığını da artırıcı olmaktadır. Oportunizmin ve liberallerin geri kaçmayı ve teslimiyeti öğütleyen bütün sinik duruşlarına karşın devrim ülkede AKP’yi, bölgede işbirlikçi islamı emperyalizmin aşili olarak değerlendirmeyi bilenlerin işi olacaktır.

Ali Efe

6 Ocak 2012

Behdinan

 

 

Hakkında Ali Efe

Avatar

Check Also

RTE SEDAN’ını ARARKEN..

Sedan, III. Napolyon Bonaparte’ın tarihsel macerasını tamamladığı savaşın adıdır. Fransız burjuvazisi ve proletaryası arasındaki siyasal …