Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / Arsiv / POST NEO LİBERAL SAHA DÜZENLEMELERİ VE BÖLGEDE VE TÜRKİYE’DE DENGE KAYMALARI

POST NEO LİBERAL SAHA DÜZENLEMELERİ VE BÖLGEDE VE TÜRKİYE’DE DENGE KAYMALARI

Son günlerde yaşanan denge kaymaları zaten oldukça çapraşık olan bölge ve ülke ilişkilerinde iyice karışıklıklara yol açıyor. Örneğin bölgede, arka planında Amerika’nın olduğu bilinen IŞID’e karşı gene Amerika’nın girişimleri, Kürt bağımsızlık girişimine Türkiye’nin desteği ve bu zeminde Amerika ve Israil’in karşıt tutumları, Iran-Amerika yakınlaşması, derken Ergenekon tahliyeleri ve AKP’nin bu kesimlerle geliştirdiği işbirliği bütün politik analizcilere neler oluyor, dedirtiyor. Bu konuda Devrimci Cephe’nin cevabı basit: yaşadıklarımız post neo liberal dönem saha düzenlemeleridir.

  • Neo Liberalizmden Post Neo Liberalizme

Neo liberalizm, içerdiği özelleştirme, emek esnekliği vb gibi bütün ekonomik başlıkların ötesinde borç krizi ve dolar dolaşımının sorunlarını aşacak şekilde ülke pazarlarının emperyalist küresel pazara, özellikle Amerikan emperyalizmine göre yeniden düzenlenmesinin adıdır.

Bir taraftan emek sömürüsü artırılır, uluslararası pazar ekonomisi yapılandırılırken diğer taraftan esas olarak yeni sömürgecilik döneminin geleneksel sermaye yapılarını koruyan ve destekleyen devletin iktisadi ve siyasi yapı bozumu yeni birikim tarzının neo liberal olarak kodlanmasının nedeni oldu. Bu yapı bozumu, takiben yeni bir yapılandırma gerektirmekteydi; burası neo liberalizmin siyasal programını oluşturdu. O güne kadar iç piyasa egemenlikleriyle var olan sermaye sınıflarının dönüştürülüp ya da tasfiye edilip yerine Amerikan ekonomisiyle sorunsuz işbirliği yapacak sınıf ve sermaye ilişkilerinin geçirilmesi gündeme geldi. Bunun için ilk neo liberal saldırı 70-80 aralığında verili iktidar yapılarının askeri diktatörlükler eliyle tasfiye edilmesi şeklinde gelişti. Latin Amerika’da dış pazara göre şekillenmiş Piranha adı verilen sermaye grupları, Türkiye’de yurt dışı inşaat sektörü ve kodaman ticaret sermayesi iktidar kılındı. Kıvılcımlı’nın deyimiyle “kapitalist fideliği devletçiliğimiz” eliyle büyütülmüş geleneksel finans kapitalizm, Özal’ın deyimiyle “Istanbul dükalığı” olarak aşağılanarak yerine uluslararası müteahhitlik hizmetleri üzerinden gelişen yeni finans kapital+kodaman tefeci bezirgân iktidarı, ANAP’la yükseltilmişti.

Geleneksel olandan yeni olana geçiş her zaman sürtünmeli bir süreçtir. Neo liberalizm bu tür sürtünmeli süreçler yaşıyorken sosyalist sistem çöktü. Uluslararası emperyalizm bütün dikkatini sosyalist sistemin yarattığı boşluğun entegrasyonuna yöneltti. Cephe gerisi gerilimleri azaltmak adına yeni sömürgelerdeki yapısal zorlamalar gevşetildi, geleneksel olanla uzlaşı öne çıktı. Amerika’da senatör Baker düzenlemeleriyle Demokratlar iktidara geldi, Türkiye’de ANAP söndü, DYP-SODEP iktidar oldu.

Bu dönemde Amerika, Almanya’nın parası, kendi askeri gücüyle doğu Avrupa’yı kendi sistemine bağlamaya yöneldi. Ancak evdeki hesap çarşıya fazlaca uymadı. Almanya, Demokratik Almanya’yı ilhak edip doğu Avrupa’yı kendine yeni sömürge haline getirirken Balkan krizinde Rus gerçeğinin kendini göstermesi Amerika’nın bütün bu maceradan neredeyse eli boş çıkmasına yol açtı. Yeni bir saldırı planına geçti; Cumhuriyetçi’lerle yeni bir Amerikan yüzyılı yaratmak için BOP sürecine atıldı.

79 Iran ve Nikaragua devrimlerindeki eşzamanlılık Amerikan emperyalizminin aynı anda iki büyük yoğunlaşmayı taşıyamadığını göstermişti. Bu yüzden küresel çapta “bir buçuk savaş” konseptine geçildi. Buçuk’u Latin Amerika oluşturdu; 90’larla yükselen toplumsal muhalefete karşın bölgeyi Plan Colombia gibi hamlelerle stratejik bir pata sürecine zorladılar.  Asıl dikkat Ortadoğu’da petrol ve ticaret yolları üzerindeki hâkimiyete yoğunlaştırıldı.

Emperyalizmin bu kez daha doğrudan öne çıkardığı yeni sınıf dinci gerici ideolojisiyle bölgedeki kadim tefeci bezirgân sermaye idi. Daha önceleri bölgenin laisist devlet sınıflarının kontrolü altında tutmaya ihtiyaç duyduğu bu sınıfı yeni proje gereğince daha serbest oynatabilirdi, çünkü bölgede bizzat kendi fiili varlığını oluşturuyordu. İlk denemesini 2000 yılında yaptığı “yeniden sömürgecilik” dönemini 2003 Irak işgaliyle açtı.

Iran devrimiyle literatüre girmeye başlayan siyasal islam kavramı yerini sağlamlaştırırken kendi içinde “radikal islam” ”ılımlı islam” ayrımına uğratıldı. Magrip ülkelerinde gerici iktidarlar ve Türkiye’de AKP işbaşına geldi. Ama ABD yönetimli emperyalist politika gene başarılı olamadı. Bölgede halkların, ülkelerin direnişi ve karşıt uluslararası finans kapital sermayelerin ayak sürtmesi sonrasında önce yeniden senatör Baker devreye girdi, ünlü raporunu ileri sürdü ve ardından Obama iktidara geldi.

  1. Bush ve Obama’nın ilk dönemi sonrasında emperyalizmin Ortadoğu’ya ilişkin yaklaşımları netleşti. Birinci olarak Ortadoğu’nun kaypak ve kaygan ilişkiler coğrafyası olduğu, böyle bir siyasal kumullar coğrafyasında sürdürülebilir bir askeri hâkimiyetin ancak bütün bir bölge üzerinde askeri egemenlik kurmakla mümkün olduğu anlaşıldı. Oysa Amerika’nın bunu karşılayacak mali gücü ve bu girişimlerine destek verecek uluslararası ittifakları yoktu. Bunun üzerine, bölgede doğrudan fiili bir askeri konum sürdürmektense yerine savaşacak güçler bulmak, yoksa yaratmak gibi bir tarz değişikliğine gidilerek yeniden paylaşımın tayin edici çarpışmaları için Asya-Pasifik hattında mevzilenme tercihi öne çıktı.

İkinci olarak bölgesel hakimiyet için tercih edilen tefeci bezirganlığın tarihsel olarak kapitalist toplum ve mülkiyet ilişkileriyle uyumlanmasının mümkün olmadığı görüldü. Neoconlar peşinen her türlü islamı düşman ilan ederken, ılımlı islamla uzlaşabileceğini düşünen Obama yönetimi de Libya, Mısır, Suriye ve Türkiye gibi deneyler sonrasında ılımlı islamla ittifakın aşırı zorluklarıyla karşılaştılar. Bu tür bölgesel gerçekler karşısında bölgeyi emperyalizme eklemleme ancak kimi “tercih”ler üzerinden formüle edilebilir oldu. Neocon’lar Amerikan askeri sanayi kompleksinin temsilcileriydi ve Amerikan askeri aygıtına güveniyorlardı. Bu yüzden hiçbir islami ittifaka girişmeden Amerikan askeri aygıtıyla bölgenin gerekli alanlarını kontrol altında tutmayı esas alan bir “zaferi seçmek” programına sahiptiler ve bugün Obama’nın başarısızlığından aldıkları güçle yeniden aynı kadro ve aynı söylemle kendilerini ortaya atmış durumdalar. Örneğin Wolfovitz, “IŞID’mış, sünniymiş, şiiymiş vb kavramlarla kafa karıştırmaya gerek yok, bunların hepsi 11 Eylül’de binalarımıza saldıranlarla aynı soydan” diye konuyu sadeleştirip bölgede askeri egemenliği savunuyor. Demokratlar ise böyle bir askeri sürece çok cesaret edemedikleri için kendilerini ateşin dışında tutan daha karmaşık ve “zor tercihler” peşinde koşmak zorundalar. Bu yüzden bir taraftan kendilerinden uzak bölgelerde kendilerinin doğrudan dahil olmadığı ama rakiplerinin gücünü tüketen savaş ateşini harlamak, diğer taraftan nihai olarak egemenlik imkanlarını ellerinde tutacakları bir pozisyon almaları gerekiyor.  Bu yüzden bölgede islamı çok dışlamayan ama daha uyumlu çalışabilecekleri, modernist kanatlarla dengeleyerek hatta onların egemenliği altına alan ve böylece ABD çıkarlarına vekalet edebilecek bölge iktidarları planlıyorlar.

Bu gelişmeler sonrasında gelecek dönem Amerikan politikasının Obama-Bush ortalaması olacağı sanki şimdiden belli gibidir. Amerikan finans kapitalizminin yakın geçmişte iki başkan üzerinden uygulamaya soktuğu “tercih”lerinin hiç de başarılı olamadığı kamuoyu yoklamalarıyla da belgeleniyor. Anketlerde, Obama ve Bush, II. Savaştan bu yana en başarısız başkanlar olarak görülüyor. Bu sonucun, keza, kamuoyu tercihlerini belirlemede yüksek başarı sağlayan Amerikan finans kapitalizminin değerlendirmesi olduğu çok açıktır. Ve yeniden paylaşım matematiğinin temelden farklı bir politika üretmeyi imkân tanımaması, dönemi yeniden Amerikan yüzyılı yapmak için Amerikan finans kapitalizminin eline geçmiş pratikte denenen iki seçeneğin başarısız yanlarını tıraşlayarak yeni bir orta yol oluşturmaktan başka bir seçenek vermiyor. Bu zemini H. Clinton’un temsil ettiğini biliyoruz. Ve W. Bush politikalarının kurmaylığının yapan Kagan ailesinin şimdi H. Clinton ve Demokratlar etrafındaki mevzilenmelerini derinleştirmesinde bu yaklaşımlarımızın bir sağlamasını bulabiliyoruz.

Her orta yolcu çizgi gibi bu tercihin de oportünizmin avantajlarından sonuna kadar yararlanabilmesi mümkündür ve bunun özellikle siyaset alanında Amerikan pragmatizmine oldukça geniş bir alan tanıyacağı açıktır ama aynı zamanda orta yolculuk, bu çizgiyi reddedilen eski yanlışların doğrudan temsilcisi haline gelmeye de yatkın kılmaktadır. Bu nedenle neo conlar, bölgede Amerikan varlığını fiili hale getirecek gerekçeleri Israil’in hazırlanmakta olduğu yeni bir “dökme kurşun” provokasyonu ya da 2006 saldırısı gibi girişimlerinde kolayca bulabilecekleri gibi Ukrayna’yı ateşkessiz kılarak daha doğrudan çatışmaları gündemleştirmekte oldukça pervasız ve cesaretli davranabiliyorlar. Bugüne kadar Obama siyasetini bölge gündeminin dışına çıkmaktan alıkoyabilmelerindeki ve nihayet bölgeye kısıtlı sayıda da olsa Amerikan askeri gönderilmesini sağlamalarındaki başarılarına bakılırsa yeniden paylaşımın kazanını patlatmada çok da zorlanmayacaklar gibi görünse de bugünlerde Amerika’nın aradığı başkan tipolojisi Dwight Eisenhower’dır. II. Paylaşım savaşının müttefik kuvvetler komutanı ve soğuk savaşın kurucusu. Adıyla anılan doktriniyle Ortadoğu’da vekalet savaşlarını o zamandan gündeme getiren politikacı. “Gölge CIA” adıyla bilinen yarı istihbarat yarı düşünce kuruluşu Stratfor, büyük bir savaşa yönelmeden Ukrayna ve Irak’taki küçük savaşları büyütmenin, “yapıcı kaos” taktiğini Eisenhower çizgisinde bularak öneriyor. “Az risk, büyük kazanç” denklemi kuruluyor.

Gene de, bütün bu farklılıklarına karşın, her iki “seçenek”in ortaklaştığı ve haliyle orta yolcu tercihin de benimsediği nedir diye soracak olursanız, yanıtı, bölgede tefeci bezirgânlık temelli, ideolojik islamcı yönelimli iktidar yapılanmalarının artık politik ömürlerinin tükenmesinde bulacağınızı söylemek mümkündür.

İşin özü, neo liberalizmi, salt bir ekonomik yapılandırma manzumesi olarak değil, olması gerektiği gibi, bunları gerçekleştirebilecek bir politik süreç olarak tanımladığınızda, post neo liberalizm, neo liberalizmin yapı bozumuna uğrattığı yerel devletlerin geleneksel sahipleri eliyle yeniden yapılandırılarak güçlendirilmesidir. Bu yüzden dönemi böyle bir tarif altına almak, bize, yaşanan politik süreçleri anlamamızı kolaylaştıracak bir kavram yardımı sağlıyor. Benzer gelişmeyi farklı tarih-toplumsal birikimlerin oluşturduğu farklı politik düzeylere karşın Latin Amerika’da da görmek mümkündür. Elbette bu ayrı ve başlı başına bir araştırma konusudur ama konjonktürün küreselliğine kanıt olması itibariyle geçerken söyleyebiliriz ki Latin Amerika’da 90’lardan itibaren yükselen reformist muhalefetin kamusal politikalarının uluslararası emperyalizm tarafından çok rahatsızlık duyulmadan benimsenmesi bu konjonktürün doğuyla karşıt; modernist ama sivil toplumu güçlü coğrafyalardaki bir uygulamasıdır. Latin Amerika gerçeğinde post neo liberal yapılanma neo liberalizmin iktisadi politikalarının eski gerilla ve halk önderleri eliyle sürdürülebilir olmasını sağlamaktadır.

 

  • Kisaca Durum Etüdleri

 

  • Bölgede Kaymalar

Bölgede Mısır, Libya ve Suriye’deki gelişmelerin bu yönlü olduğunu, yani doğrudan islamcı iktidarlar yerine bunların devlet sınıflarıyla hem hal olmuş şekillerinin öne çıktığını görüyoruz. Mısır üzerine yeterince geniş değerlendirmeler yapıldı. Sisi’nin cumhurbaşkanlığı, Müslüman Kardeşler’e karşı Mısır’da girişilen operasyonun sadece halk muhalefetini kontrol altına alma amacıyla sınırlı olmadığını, bu muhalefetten güç alan devlet sınıfları üzerinden yeni bir iktidar şekillenmesi olduğunu bize göstermektedir. Ve bu iktidarın kendini kalıcı kılmak üzere geçmişte yol verilen gerici islamcı şekillenmeleri tasfiye etmekteki kararlılığını yüzlerce idam kararının alınmasında ve buna uluslararası sistem tarafından verilen onayı ciddi bir itiraz getirilmemesinde izlemek mümkün oluyor.

Bu arada bölgede post neo liberal düzenlemeler parantezinde en önemli hamleler Libya’da yapılıyor. Kaddafi’nin eski generallerinden ve keza Kaddafi’ye muhalefeti nedeniyle uzun yıllar Amerika’da yaşayan ve gerici ayaklanma sırasında Libya’ya gelerek Kaddafi karşıtlarının komutanlıklarında bulunan Halife Hafter, şimdi Libya Amerikan konsolosunun linç edilmesinden sonra değişen dengeler içinde, eski Kaddafi ordusu çerçevesinde toparladığı güçlerle mevcut dinci iktidara karşı savaşı örgütlüyor.

Önce dinci iktidarı alaşağı etme amacını doğrudan dillendirdiği bir şekilde geçici Libya parlamentosunu bastı ve parlamento fesh oldu. Ardından da islamcı Libya ordusuyla şiddetli çarpışmalara girerek geniş alanları kontrolü altına aldı. En son olarak da, Irak’ta IŞID’in arkasındaki güçler olarak bilinen Türkiye ve Katar’ı uyararak, -ki, bu uyarılar Amerikan emperyalizminin Türkiye iktidarına ilişkin yaklaşımının bir göstergesi olarak da okunmalıdır- Libya’daki gerici faaliyetlerini ve bu faaliyetleri yürüten bütün vatandaşlarının Libya’daki varlığını yasakladı.  Yani Libya’da da devlet sınıfları İslamcı gericiliğe karşı uluslararası sistemin yeni taşı olarak ileri sürülmektedir.

Ve elbette Suriye.. burada da Mısır düzeyinde karakteristik gelişmeler yaşanmaktadır, çünkü Suriye bütün çeşitleriyle Obama Amerikası’nın bölge politikalarının doğrudan bir uygulama alanı oldu. Esad’a karşı dinci muhalefetin örgütlenmesiyle işe başlayan Obama, Rusya, Iran ve Hizbullah’ın desteklediği bir direnişle karşılaşınca bölgeyi Cenevre konferanslarıyla pata durumunda tutmaya niyetlendi. Ama bu kez, bu durumdan hoşnut olmayan Israil’in provokasyonları ve neo con dayatmalarla karşılaştı. Kimyasal silah kriziyle bir yandan Cenevre süreçlerinde bir kopuş olurken diğer yandan islamcı gericilikle bir yola varılamayacağı giderek anlaşılır oldu. Ve nihayet gelinen noktayı Obama net bir şekilde ifade etti; ılımlı islamın silahlandırılmasıyla Suriye’de kat edilecek bir yol yok, dedi. Bu sözler Esad’ın temsil ettiği Baas çizgisiyle bir şekilde uzlaşma aranacağının işareti oldu.

Geçerken bir dip not olarak aktarılacak olursa, elbette Suriye sürecinin bu yönlü gelişmesi karşısında Israil ve neo conlar seyirci kalmadılar. Bir yandan IŞID geliştirilirken diğer yandan Filistin üzerine saldırılarla bölge hızla savaş atmosferine sokuldu. Diğer yandan da Rusya’nın burnunun dibinde Ukrayna krizi Putin’in bütün uzlaşı arayışlarına rağmen ısrarla provoke edildi, ediliyor..

Ama burada bizi asıl ilgilendiren konu bölge politikalarında bölge devletlerinin eski egemenlikleri üzerinden yeni bir hat çizilmekte olduğunu görmek, gösterebilmektir, çünkü Türkiye’de de aydınların açıklamakta zorluk çektiği bir şekilde bu çizgide benzer gelişmeler yaşanmaktadır.

  • Türkiye’de Kaymalar

Biliyoruz, hırsızlık ve soygunlarının 17 Aralık’ta belgelenmesinin ardından AKP/RTE ara seçimlerden başarıyla çıkmanın verdiği güçle, eski iktidar ortağı Gülen örgütlenmesine karşı her alanda büyük bir tasfiye programını yürürlüğe soktu. Polis ve yargı teşkilatları başta olmak üzere hemen her devlet kademesinden yüzlerce kişi Gülenci oldukları için etkisiz görevlere atandılar, yerlerine liyakatlerine bakılmaksızın sırf AKP/RTE iktidarına sadakatlerine güvenilen yüzlerce kişi atandı.

Bu arada şaşırarak izlediğimiz haliyle, Gülen’le bozulan ilişkiler yerine Ergenekon ve Balyoz davalarıyla baskı altına alınan devlet sınıfları kadrolarıyla ittifaklar geliştirildi. Tahliyeler oldu. Gelişmeler karşısında AKP içinde bile ciddi bir kaos yaşandı. Gelişmeler hakkında bakanlar düzeyinde çelişen açıklamaları basından izler olduk. Her gün bir “ulusalcı”yı anti-Gülen bir zeminde AKP basınında röportaj verirken gördük.

Solun ve aydınların bu gelişmelere getirdiği tanımlama ancak gözüyle gördüğünü söylemekten öteye geçmedi. AKP-Ergenekon ittifakı denildi. Oysa Ergenekon’un çekirdek kadroları AKP/RTE iktidarından hesap soracaklarına dair öyle sert ifadelerle tutum belirtiyorlardı ki Adalet bakanı onlara henüz beraat etmediklerini hatırlatarak tepelerinde sallanan Demokles’in kılıcını gösterme ihtiyacı hissetti.

Yaşanan tıpkı 12 Eylül’le kadim sermayenin devlet sınıflarının yanı sıra iktidar blokuna dahil edilmesi gibi, 17-25 Aralık zorlamalarıyla iktidar blokundan tasfiye edilmiş devlet sınıflarının yeniden iktidar bloku içine çekilmesi sürecidir. Post neo liberal saha düzenlemesinde merkezi iktidarın ve devletin güçlendirilmesi sürecine AKP/RTE iktidarının adaptasyonundaki mecburiyetlerdir. AKP/RTE egemenliklerini sürdürebilmek için böyle bir iktidar tekelleşmesine ihtiyaç duymaktadır ve uluslararası konjonktür dinci iktidarın bu ihtiyacını dinci iktidarı kontrol altına alacak bir devlet sınıfları eğilimini iktidar blokuna sokarak değerlendirmektedir. Ya da tersi. Gelişimin bu düzeneğini en somut Numan Kurtulmuş’un Merkez Bankası’nın kontrol altına alınması üzerine yaptığı açıklamalarda görmek mümkündür. Kurtulmuş’a göre “2008 krizinden sonra neo liberal tezler gözden geçirilmeye başlanmış”tır ve AKP/RTE iktidarı elindeki devlet erkinin güçlendirilmesini “devlet bağımsızlığı” adına yeni Türk burjuvazisi güçlendirmek ihtiyacındadır. Hükümet emriyle faizler aşağı indirilmeli, “Hamamönü esnafının şikayetleri” esas alınmalıdır. Kurtulmuş, uluslararası konjonktürün zorlamasını kendi sınıfsal iktidarlarının mutlakıyetine tahvil etmeye çalışsa da gelişmelerin devlet sınıflarının politik etkinliklerine yol açılmakta olduğu AKP/RTE’yi kızdıran Anayasa Mahkemesi kararlarında ve Genel Kurmay Başkanı’nın AYM’yi ziyaretinden hissedilmeye başlamıştır. Görülmektedir ki Türkiye kapitalizminin yüzyıllık sorunu “kadro” ihtiyacı  yeni Türk burjuvazisinin de karşısına dikilmektedir.

Devlet sınıflarının politik etkinlik düzeylerinin nerelere kadar varabileceğini bölgesel süreçteki gelişmeler eşliğinde esas olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonraki süreçte gözlemlemek daha da mümkün olacak gibidir. Hele ki ABD ve Almanya’nın RTE iktidarından hiç ama hiç hoşnut olmadıklarını her fırsatta gösterdikleri bir süreçte, konjonktürün bu karakterinin kendini açığa vurması beklenmedik bir gelişme olamaz.

Sürecin bu karakterini devlet sınıflarının geleneksel partisi CHP’deki gelişmelerden de izlemek mümkündür. Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığına dinci bir aday göstermesi sadece örgütün sağa kaymasıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Parti yöneticiliğinde hiçbir yetkinliği olmadığını gördüğümüz Kılıçdaroğlu’nun Ihsanoğlu’nun adaylığı konusunda kendisini aşan kararlılığı ve cesareti uluslararası emperyalizmin politik projelerini CHP’ye taşıyan Kemal Derviş’in yönlendiriciliğinden aldığı ortadadır. Nasıl devlet sınıflarının siyasal etkinliği AKP/RTE iktidarı içinde yeniden canlandırılıyorsa, CHP’de de ılımlı dincilik devlet sınıflarının partisinin içine çekilmektedir.

Sonuçta Türkiyeli siyasal süreç kendi dinamikleriyle hangi tarafa akarsa aksın uluslararası emperyalizmin bölge politikalarını yeni konjonktürel bağlamda güçlendireceği bir iktidar yapılanmasının ortaya çıkması kaçınılmaz durumdadır.

Geleceğe ilişkin siyasal hesaplar bu tür gelişmeleri gözeterek yapılmalı, doğması muhtemel iktidar boşluklarının değerlendirilmesinde uyanık olunmalıdır.

4 Temmuz 2014

Tahsin Yilmaz

 

 

Hakkında Tahsin Yılmaz

Avatar

Check Also

RTE SEDAN’ını ARARKEN..

Sedan, III. Napolyon Bonaparte’ın tarihsel macerasını tamamladığı savaşın adıdır. Fransız burjuvazisi ve proletaryası arasındaki siyasal …