Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / Arsiv / ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇTE EMPERYALİZM, TÜRKİYE ve DEVRİM

ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇTE EMPERYALİZM, TÜRKİYE ve DEVRİM

 

Sürecin uzak öncelerinde şeylerin uçuş yönlerine ilişkin az çok kesin tespitler yapmak mümkün oluyordu. Ama artık, belirsizlik, sürecin egemen niteliği olmaya başladı. Küresel/bölgesel gerilimlerin bütünüyle sürecin nihai aşamasına yığıldığı bu evrede çoklu öznelerin manevralarındaki yanlışların tölere edilebileceği alanlar iyice daraldı.

Emperyalizm bölgenin yeniden paylaşımını “satranç”a göre planladı, ama artık doğulu kurgularla, “go” öne çıkıyor. Kuşatan kuşatılıyor. Güçlerin hiyerarşisi belirleyici değil; en büyük en küçüğün tehditi altında kalıyor. Gerçek konumlanma gerçek güç yaratıyor.

Bölgede artık bir kez yapıldı mı sonuna kadar gitmeyi gerektiren hamleler sürecinin başlangıcına gelindi. Buna rağmen, bataklıklar üzerinde yükselen tarihinin  çokça çiğneyip çokça iz açtığı ortadoğu topraklarında suyun akışının henüz oluşmuş belirgin bir yolu gözükmüyor. Bundan sonra durgunluk, kazanması mutlak olmayan hamlelerin ertelenmesinin görüntüsüdür, gerilim kurgusunun kırılmalı sonunun öngünüdür.

Olaylar içindeki belirleyici olaycığı yakalamak için çözümlemelerin merkezine Türkiye’yi koymak  uygundur. O ülkeye ait olmamızdan değil, batının doğuya sarkmasının yarattığı tarihsel gerilimlerin bütün konjonktürel tezahürleriyle bu ülkede devinimli olmasının verdiği gözlem kolaylığı açısından …

Devrimin, emperyalizm karşısında doğru mevzilenebilmesi için doğru gözlem; sahadaki güçlerin görünen değerlerinin üzerinde ya da görünmeyen potansiyel üstünlükleriyle  değerlendirilebilme imkanını sağlayan bir gözlem gücü  ön koşuldur.

 

SURİYE’DE KALMIŞTIK, HALA ORADAYIZ!

Erdoğan hamlelerini hep, küresel sürecin kendi pazarlık gücünü öne çıkartmasına imkan tanıyan  boşluklarında yaptı. Libya’yı biliyoruz.. Suriye’yi de.. Suriye sürecinde tampon bölge fikri üzerinden büyük ve bölgesel bir savaşın aktörü olmaya niyetlendi. Kürdistan’daki sömürgeciliğini genişletip yeniden yapılandırabilmek için Saddamvari bir yaklaşımla Halepçe-Roboski’leri  örtüleyen bir büyük savaş ortamına dahil olmayı tarihin kendisine sunduğu bir şans olarak telakki ediyordu ki, artık savaşın an meselesi olduğu düşünülen bir anda emperyalizm Suriye hamlesini rölantiye aldı. Daha önce cektiği elçilerini geri gönderdi, ülkeye askeri müdahalenin tellallığını yapan  Arap Birliği şimdi yerinden gözlemle yüreklere su serpmenin derdine düştü.

Emperyalizmin bu hamlesi karşısında Erdoğan öylesine ortada kaldı ki bölgesel hayallerinin daralması karşısında evdeki bulgurdan olmamak adına bir taraftan Anadolu Kürdistanı’ndaki şidetini gerillaya ve halka karşı soykırım düzeyine yükseltirken diğer taraftan Kabalak’ı Esat’a göndererek siyaseten kendisinin ama daha fazla iktisaden temsil ettikleri ortak sosyal tabanın zararını önlemenin yollarını arıyor. Keza, bu girişimin altında, emperyalizmin daha çok kendi krizine yoğunlaşacağı kestirilebilen önümüzdeki sürecin getirebileceği yeni dengeler itibariyle AKP’nin İran ve Suriye’ye doğru yeniden pozisyon kaydırma arayışı olduğunu da düşünebiliriz. Ticaret burjuvazisi kaypaklıkta kardan başka bir sınır tanımaz.

Erdoğan’ı açmaza alan emperyalizmin Suriye konusundaki  manevra kaymasıdır. Elçiliklerin basıldığı, elçilerin geri çekildiği, Türkiye ve Lübnan üzerinden kontra grup sızmalarının ve provokasyonlarının arttığı bir atmosferde artık anın işi gibi bakılan Suriye müdahalesi, start için sanki Erdoğan’ın Hatay’daki mülteci kampına gidip oradan yapacağı bir açıklamayı bekliyordu. Bir tür Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması için dönemin Kara Kuvvetleri Komutanının yaptığı konuşma mizanseni.. Tüccarlığın yaratıcılık yoksunluğu.. Fakat gene sanki ilahi güçler Erdoğan’ın Hatay ziyaretine bir türlü imkan vermedi; önce annesi öldü, ardından kendisi ameliyat oldu.. Bu arada tampon politikasından vazgeçildiği açıklandı, elçiler geri gönderildi, Esat, Arap Birliği gözlemcilerini kabul etti, vb.. Suriye konusunda savaşın değil diplomasinin üslubu öne çıkmaya başladı.

BELGRAT’TAN TARTUS’A RUSLARIN KO SAVAŞI

Yelkenleri ters çeviren kuzeyden esen rüzgar oldu. Ruslar artık oyuna doğrudan dahil olmuşlardı. ugünlerde Suriye limanlarına yanaşması gereken Amiral Kuznetsov uçak gemisi de dahil olmak üzere bir filoyu Akdeniz’de Suriye’yle ortak bir tatbikat için yola çıkardılar. Buna rağmen Suriye’nin düşürülme sürecini hala zorlamayı düşünenlerin son direncini de dışişleri bakanı Lavrov’un açıklamaları yıktı. Batılı ülkelerin Suriyeye silah ambargosu getirme tekliflerinin geçersizliğini yüzlerine vurduktan sonra, anlaşmasını 2007 yılında yaptıkları en gelişkin gemisavar füzeleri olduğu söylenilen “P-800 süpersonik Yakhont” füzelerinin Suriye’ye verileceğini açıkladı. Bir tatbikat sürecinde askeri bir tampon oluşturabilmenin doğrudan Rusya’yla çatışmak demek olacağını bilen ve hele ki en yüksek teknolojili gemisavar füzeler karşısında ne Kürecik’teki radar istasyonunun ne de TSK gücünün Ortadoğulu savaşı kazanmasına yetmeyeceğini düşünen emperyalistler Suriye meselesinin Rusya ve hatta İran ile zaman yayılmış bir şekilde çözülmesi konusunda geri adım atmak zorunda kaldılar. Süreç kilitlendi. Elçiler geri yollandı. Şimdi Suriye süreci Arap Birliği’nin de gözetimi altında rutine bağlanmış görünmektedir.

Yeniden başlayan diplomatik sürecin iki temel işareti var. Birincisi, Amerikan elçisi Robert Ford’un Ortadoğu ve Orta Amerika provakasyonları konusunda deneyimli kimliği; Bu, Suriye’nin provokasyonlarla tehdit altında tutularak kendi derdine yoğunlaşmasının zorlanacağını ve böylece Amerika-İsrail karşıtı bölgesel ittifak gücü içinde etkin rol almasının önüne geçilmeye çalışılacağını gösteriyor. Buna karşın, bir diğeri işaret ise Suriye Dışişleri bakanı Velid Muallim, Arap Birliği ile anlaşmayı Rusya’nın tavsiyesi üzerine imzaladığını açıklamasıdır, yani sürecin Suriye tarafında vesayet artık Rusya’nın eline geçmiş durumdadır. Bundan böyle,  Suriye’ye yönelik emperyalist girdileri Rusya’nın doğrudan kendi üzerine alma ihtimali doğmuş durumdadır.

Emperyalistlerin geri adım atmasında, TC’nin tampon sürecinde çatışma boyutunu azaltacak tarzda Kürt sorununda herhangi bir yumuşatıcı hamle yapamamasının yanısıra emperalist merkezlerdeki krizin ana gündem oluşturması gibi başka faktörlerden de söz etmek mümkün olsa da momentcil olan odur ki,  Rusya’nın bölgede ABD emperyalizmine tanıdığı “handikap” hakkı, sıcak denizlerdeki tek üslenmesi olan Tartus limanındaki konumlanmasının tehlikeye girmesi üzerine tamamlanmış ve sonuçta Amerika, Şii hilalini kopartarak İran’ı kuşatma altına almak amacıyla Suriye hamlesine yönelirken ve Rusya’nın kendi taşını Suriye köşesine koymasıyla süreç bir anda  Amerikan güçlerinin kuşatılmasına doğru çevrilmiştir. Bu hamlenin ardından Suriye’de süreç savaştan diplomasiye doğru kaydı, İran sürece müdahil oldu; Haşimi kaçtı.

Şimdi bölgede kendi aralarında henüz organize bir blok oluşturmuş olmasalarda Filistin, Kürt ve Şii yerel direnişçi örgütlerin ve İran ve Rusya gibi doğulu bölge devletlerinin ağırlığı oluşmaktadır.

Bu gelişme, dünyanın batılı ve doğulu modernite süreçlerinin Ortadoğu melezliğinde ortak çözüm zemini bulabilme ihtimallerinin sorgulanması itibariyle de okunabilir, ama bundan daha öncelikli ve daha özellikli olarak 2000 yılındaki Balkan savaşı üzerinden değerlendirdiğimiz yeniden paylaşım sürecinin kimi karakteristiklerinin Ortadoğulu versiyonu üzerinden gözlenmesi açısından kesinlikle dikkate alınmalıdır.

Hatırlanacağı ve zamanında Devrimci Cephe edebiyatı içinde ayrıntısıyla analiz ettiğimiz üzere, Lenin’in, taşıdığı özellikler itibariyle İngiliz-Boer savaşını gelmekte olan emperyalist savaşın prototipi olarak tanımladığı gibi, biz de Balkan savaşını,  gündemdeki Ortadoğu merkezli yeniden paylaşım savaşına prototip olarak nitelendirmiştik.

Bu değerlendirmemizde; Amerika’nın, şimdi güneyden, Ortadoğu üzerinden denediği Hazar ve ötesini denetimine alma hedefinin Rusya’daki çözülme sürecinin getirdiği kolaylıklar itibariyle, o zaman, kuzeyden, Kafkaslar üzerinden denenmesinin başlangıç aşaması olarak gündeme gelen ve Amerikan tarzı yayılmacılığın siyaseti savaşa değil savaşı siyasete öncelleyen karakteristiğiyle başlayan Balkan savaşının, gene uzun süre gelişmelere seyirci kalan Rusya’nın, geleneksel olarak kendi vesayeti altında gördüğü Sırbistan’ın emperyalizm tarafından tasfiye tehditi altına alınması üzerine ani ve sıcak bir müdahale ile, bir gecede Belgrat havaalanını işgal ederek Amerikan yönetimli çok uluslu askeri gücü durdurmasıyla bir  kırılma yaşadığını  ve Amerikan emperyalizminin, duvarın yıkılmasının ardından doğu Avrupa’yı kıta Avrupa finans kapitalizmine alternatif olarak kendine entegre etme çabaları bu gerilimle akamete uğrayınca bu ülkelerin sisteme entegrasyonunun tümüyle Alman finans kapitalizminin insiyatifine geçtiğini belirlemiştik.

AB sürecinde Almanya’nın başına bela edilmeye çalışılan “genç Avrupa”, şimdi belki siyaseten hala bir Amerikan ağırlığı olsa da mali krizi aşma noktasında Almanya’nın emirlerine sorunsuz itaat etmelerinden anlaşılmaktadır ki, geçen yılların ardından artık  merkez Avrupa’nın yeni sömürgesi haline getirilmiş durumdadır. Sonuç olarak Balkan Savaşı denen süreç Amerika tarafından başlatılıp finalini Almanya’nın kotardığı bir yeniden paylaşım süreci olmuş durumdadır.

Şimdi, Balkan sürecinin askeri gidişine ilişkin benzerlikleri Suriye üzerinden izlememiz mümkün olmaktadır. Peki bu, bu benzerliklerin Ortadoğu’lu yeniden paylaşım sürecinin yapısal tekamülü açısından da karşılıkları olabileceği anlamına gelmekte midir? Yani Suriye cephesindeki gelişmelerin sadece Amerika’nın bölgede ve kısmi olarak paralize edilmesi olarak değerlendirilmesi acaba verili yeniden paylaşım sürecinin henüz örtük, gizil  diğer özelliklerini görmemize engel mi olacaktır? Ya da Balkan savaşı bize bu örtük gelişmelerin öngörümü açısından bir mercek olabilecek midir?

Bu soruların yanıtlarını bulmamız için yeniden paylaşım süreçlerine kendi tarihselliği içinden bakmamız yararlı olacaktır.

YENİ YENİDEN PAYLAŞIM SÜRECİNDE EMPERYALİZMLER

Emperyalist yeniden paylaşımın bölgeyi sürüklediği yeni siyasal şekillenmeler ve güç dengelerini az çok kestirebilmek için bölgede çıkar ve paylaşım çelişkilerini doğrudan ya da dolaylı bir şekilde birbirine yansıtan emperyalist güçlerin belli bir dökümü artık gerekmektedir, çünkü artık sadece genel olarak batı ve bölge halkları arasındaki çelişki olmaktan çıkacak kadar bütün güçlerin bölgeye yığıldığı bir zaman geçmiş ve bu zaman zarfında erken çıkış hakkını kullanan büyük emperyalist ülkeler karşıt güçlerin direnişleri karşısında başka güçlerin bölge üzerindeki etkinliklerini bloke edebilecek şekilde kendilerini avantajlı pozisyonlara taşıyamamışlardır. Özellikle Amerika açısından konuştuğumuzda, aksine, pozisyon kaybına uğradığı bile söylenebilir. Bu durumda gelinen aşama açısından bölgede karşılıklı mevzilenme içinde olup kendi konumlanmalarını güçlendirme hiç değilse karşıtına etkinlik kazandırmama konusunda rekabete giren devletleri ve onların emperyalist yayılmacılık tarzları üzerine biraz tartışmak gereklidir. Bilindiği gibi emperyalizm alt yapısı finans kapital, üst yapısı finans oligarşisi olan bir sistemdir. Saldırganlık bu sistemin kendi yapısal gelişimini sürdürmesi için sermaye ihraç etme zorunluğundan kaynaklıdır. Tarihsel olarak böyle bir sermaye yapısının çeşitlilikler taşıyabileceğine bağlı olarak kendini geliştirmesinin de farklı biçimleri olabileceği bilinir bir durumdur. Bu nedenle Lenin, emperyalizm etüdünü yaparken  yeniden paylaşım sürecine yönelmekte olan üç tür emperyalizmden ve onların somut devletlerinden bahseder.

Birincisi sömürgeci İngiliz, ikincisi tefeci Fransız ve üçüncüsü ise sömürgecilikte geç kalmış, sermaye ihracını gelişkin kapitalist ülkelere yapan Almanya.  Görüldüğü gibi gelişiminin geç ve geçiş süreçlerini yaşayan toplumları, farklı ögeleri de beraberlerinde taşıdıkları için, tam tekamül etmiş, kendi kategorisinde ileri örnekleri oluşturan toplumlar gibi saf, tekil bir iki nitelemeyle tanımlamak mümkün olamıyor. Bunu okuru,  şimdiden hazırlamak için söylüyoruz, çünkü , kaba bir gözlem üzerinden bile, dünyada bugün geçerlikte olan emperyalist politikalarda ilk dönem emperyalizminin günceldeki iz sürümlerini görmek mümkündür; hatta o iz sürümler üzerinden bazı analizlere varmak gereklidir de.

Emperyalizmin erken dönemlerinde sermaye ihracının güvence altına alınmasının koşulu olarak, Lenin’in söylediği gibi, sömürgecilik esas politika olmuştur. Bundan önceki evrensel yeniden paylaşım savaşlarının her ikisini de geç kapitalizmi gereği sömürgecilikte yol katedememiş Almanya’nın kendine sermaye ihraç alanları bulmak açısından diğer emperyalist anavatanlara ve sömürgelerine saldırmaları üzerinden yaşanmıştır. Yani esas olarak yakın kaynak ve pazar alanlarının ele geçirilmesi ve karşıt askeri gücün tüketilmesi açısından kapitalizmin anakıtası yeniden paylaşımın konusu, alanı olmuştur.  Birinci emperyalist savaş İngiliz sömürgeciliğinin ve onun parası sterlin’in dünya parası olmasıyla sonuçlanmıştır. Güney Amerika’daki yayılma alanları sayesinde bu süreçte çok sorun yaşamayan Amerika savaş sonrasında emperyal rakiplerinin güçten düşmesiyle devreye girmiş ve küresel pazarların şekillenmesinde yer almaya başlamıştır. Bu zeminde en önemli girdisi ise  birinci savaşta güçten düşen Almanya’yı canlandırarak hem kendi sermayesine önemli bir ihraç alanı bulmak, hem de İngiltere gibi aynı kumaştan rakibi karşısına bir alternatif gücün gelişmesine yol vermek olmuştur. Neticede ikinci büyük savaş keza Almanya’nın sömürge darboğazı nedeniyle patladığında da Amerika gene sürecin sonlarında devreye girerek en taze ve en güçlü birikim itibariyle dünya para sistemini dolar üzerine çekecek bir emperyalist egemenlik kurmuştur.

Bundan sonraki dönemde, hem iki savaşın emperyalist anayurtlardaki yıkıcılığı, hem pazar genişlemesi sonucunda sermaye ihracının sermayenin değersizleşmesi işlevini de görmesi,  hem de sosyalizmin bir dünya sistemi olarak varlığı emperyalist sermaye birikimi için doğrudan sömürge alanlarının bulunmasından ziyade yeni sömürgecilik  ilişkileri içinde siyasal nüfuz alanları oluşturulmasını öne çıkarmıştır. Yeni sömürgecilik olarak tanımlanan bu  dönemde, Almanya gene kendi sermaye ihracını gelişmiş ülkelere yöneltirken Amerika özellikle dolar hakimiyetinin temelini oluşturan petrol kaynakları üzerinde siyasal egemenlik konusuna ağırlık vermiş, böylece uzak doğu ilişkilerinde ve Amerikan iradesine yakınlığı ile henüz gölgede kalmayı sürdüren Japonya’yı bir kenara bırakırsak Almanya ve Amerika uluslararası finanskapitalin iki önemli odağı, iki farklı birikim tarzı sürdüren ülkesi durumunda öne çıkmışlardır.

Geçen yüzyılın sonunda sosyalist sistemin çökmesi bu sistemin doğrudan ya da dolaylı etkisiyle kendini koruyabilmiş ülkeleri, emperyalist saldırganlığın kendini daha çekincesiz bir şekilde açığa vurabilmesi nedeniyle doğrudan yeniden paylaşımın konusu haline getirmiştir. Sonuçta, bugün itibariyle özellikle doğunun üretici güçlerine egemenlik üzerinden gelişen yeniden paylaşım sürecinde şimdi yeniden üç tür emperyalizm görülmektedir. Bunlardan birincisi klasik tarzda jeostratejik bölge ve hammadde kaynaklarına askeri egemenlik üzerinden yürütülen ve bizim, Mahir Çayan’ın doğrudan işgali sömürgecilik biçimleri arasında belirleyici espiri olarak görmesinden hareketle “yeniden sömürgecilik” olarak tanımladığımız Amerikan-İngiliz yönelimidir. İkincisi ise doğrudan reel söktör yatırımları üzerinden sermaye ihracını geliştiren Almanya’dır, ki Almanya bu açıdan birikim süreçlerini, kaynaklardan ziyade eski tarzda daha gelişkin pazarlara sermaye ihracı ve buna bağlı mal ihracıyla sömürü ilişkileri üzerinden yürütmeyi tercih etmektedir. Ve üçüncü olarak, bölgede konumlu ve emperyalizmin doğuya gelişimine karşı modern (proletarya) ve kadim (şiilik) kolektif aksiyon güçleri üzerinden yükseltilen iki halk muhalefetinin tarihsel adresleri olarak Rusya’nın ve İran’ın devlet kapitalizmleri bulunmaktadır. Yeni paylaşım alanı içinde bulunmaktan kaynaklı  mukayeseli üstünlüğüyle bölgedeki payını geliştirmek isteyen Türkiye emperyalizmini ise, işbirlikçi niteliğiyle tekil bir konumda değil, özellikle yeniden sömürgeci ABD emperyalizmine ait parantez içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Bugün, bu üç tür emperyalizmden “yeniden sömürgeci” Amerika, askeri/siyasal egemenliğini dayatarak genel emperyalist konjonktürün belirleyicisi olmaya çalışmakta, diğer emperyalizmler karşısında kendini bu tarzla koruyarak geliştirebileceğini düşünmektedir. “Yeni Amerikan Yüzyılı”, “BOP”, vb.. projeleri bu tarzın ifade edilmesi olmaktadır. Zaten, bilinir ki, klasik olarak Amerikan kapitalizmi, Avrupa’da Rotschild tefeciliğinin birikimini petrol üzerinden Rockefeller sermayesine dönüştürerek, bütünleştirerek emperyalist dünyanın egemen gücü olmaya yönelmiştir. Dolayısıyla, Lenin’in analizlerinde saptanan bu karakteri bugün de geçerliğini korumakta, tarz olarak petrol ve gaz yataklarına hakimiyeti esas almaktadır.

Almanya ise, uluslararası dengeler içinde siyasal hegemonya dayatmadan, daha da öte, iki savaşın getirdiği yıpratıcılık nedeniyle artık doğrudan kendisi olarak görünmekten özel olarak sakınan bir yayılmacılık tarzı sürdürmektedir. AB, Avrupa Ordusu gibi projeler Almanya’nın bu temelli politikalarının eseridir. Bu nedenle biz, , Kıvılcımlı’nın genel bağlamda kullandığı bir tanımlamayı Alman finans kapitalizmi için özelleştirerek; “emperyalizmin loş gücü” olarak nitelemeyi tecih ediyoruz.  Kendini çok parlatmadan, sistemin gölgelerinde yavaş ama kalıcı adımlarla ilerleyen bir emperyalizm tarzı.. sermaye birikimini spekülatif oyunlarla değil, reel üretim zemininde  gerçekleştirmeyi tercih eden bir tarz.. siyasal nüfuzunu şimdilik askeri olmayan tarzlarla kurumlaştırmaya çalışan bir tarz.. Ama elbetteki kendini yeterli gördüğünde tarihsel reflekslerine tehlikeli bir şekilde dönebileceğinin işaretlerini bugünden vermeye başlayan bir emperyalizm..

Üçüncü tür emperyalist yönelimler kendileri de aynı zamanda yeniden paylaşımın nesnesi olmalarından  dolayı daha ziyade kendini koruma temelinde gelişirken ikinci tür emperyalizm, Almanya egemenlikli AB bütünü, özellikle Almanya-Fransa, yani “yaşlı Avrupa” kendine karşı gelişecek bir egemenlik sürecinin karşısına dolaylı yollarla çıkmaktadır.

Sosyalist sistemin çöküşünden sonra emperyalist sistemin kendi iç çelişkilerinde örtük ya da açık ortaya çıkan gerilimler Amerika ve Almanya’nın birikim politikaları üzerinden olmuştur, denebilir. Amerika’nın doğrudan işgal yöntemiyle petrol ve gaz alanları üzerinde hakimiyet kurma çabalarına karşı, Almanya, bir taraftan bu politikaların kendisine uzayacak sonuçlarından kendini korumaya dikkat eder ve bunun için özellikle uluslararası düzeyde sürtünmeler yaratırken diğer taraftan sovyetik çöküşün boşalttığı gelişkin üretici güç alanlarını kendine eklemlemeye uğraşmaktadır.. Ve elbette esas olarak, her yeniden paylaşım sürecinin nihai amacı olarak uluslararası eşdeğer üzerindeki hakimiyetin yeniden yapılandırılmasını zorluyor. Yani birinci savaş sonrası kurulan sterlin dünyasının ikinci savaş sonrasında Bretton Woods anlaşmasıyla dolar dünyasına evrilmesinin adından bu anlaşmanın Vietnam savaşıyla Amerika tarafından tek taraflı feshinin Amerika’ya verdiği hovardalık hakkını ortadan kaldırılarak doların dünya finans sistemine getirdiği spekülatif yükü, bu yükün altında kalanların başlıcalarından biri olduğu için ortadan kaldırmak istiyor

Özetle, 70’lerden beri gelen uluslararası finans kapital krizinin “borç tuzağı” ve “petrol bombası” olarak anılan kriz döngülerine bu yeniden paylaşım sürecinde kendi pozisyonunu güçlendirerek çözüm bulmak uluslararası emperyalizmin ana akımını oluşturmaktadır. Büyük küçük bütün emperyalistler bu ana akım süreçten, kendilerine avantaj getirecek bağlaşıklık zeminlerini adını koymadan oluşturmaya başladılar, bile.

Amerika klasik çizgisini derinleştirmeyi; petrol üzerindeki egemenliğini güçlü alternatiflere karşı korumak ve geliştirmek istiyor. Böylece bir taşla iki kuş vurmayı; hem petrol üzerindeki egemenliğiyle petrol fakiri rakiplerinin gelişimini kontrol altında tutup kendine mahkum edebilmeyi hem doların egemenliğini sürdürmeyi hesaplıyor.

Almanya ise, sermaye ihracının kolaylaşacağı, bunun için eşitsiz gelişimin sonuçlarının az çok törpülendiği, geri kapitalizmlerinde modern sermaye ve emek süreçleri gelişen ve bu temelde istikrarlı bir siyasal egemenlik yerleşmiş bir doğu pazarı oluşturmanın yanısıra doların kontrolsuzluğunun önüne geçerek  uluslararası eş değer olarak euro’yu egemen kılmak istiyor. Euro’nun uluslararası eşdeğer haline gelebilmesi için gerçekten petrol parası haline getirilmesi gerektiği bilinciyle İran, Rusya ve Venezüella’yla ilişkilerini Amerika’yla belli bir denge çerçevesinde yürütüyor.

EMPERYALİST HEGEMONYADA YENİ EKSEN Mİ?

Uluslararası emperyalizmin para oyunları boğa ve ayı eğilimleri üzerinden sembolleştirilir. Boğalar gözü kara, fırsatları enerjik bir şekilde değerlendiren  hamle ve aktörlerin temsilidir ama hangi cazip kırmızının arkasında nasıl ölümcül bir kılıcın gizli olabileceğini bazen gözden kaçırırlar. Ayı ise, riskten kaçınan, bu yüzden ağır davranan  ama yöneldiğinde bir balığı yakalayabilecek kadar keskin refleksleri olan ve darbesi güçlü bir hayvandır.

Berlin ve Moskova’nın şehir amblemleri ayıdır.

 

Henüz somut bir bloklaşma olmamakla birlikte,  en azından görünür bir gelecekte, aralarında antogonizma yaratacak çelişmeler yokluğunun tasarımda ve gelişimin rasyonalitesi bağlamında mümkün kıldığı  bir Alman-Rus yakınlaşmasının potansiyel değerlerinin,  etkileri açısından  bölgel/küresel yeniden paylaşımın gidişatında yol açabileceği değişiklikler itibariyle şimdiden önem kazandığı söylenebilir. Bu zeminde yakın geleceğin gözlemi açısından dikkate alınması gereken  kimi veriler de oluşmaktadır.

 

Amerikan bölge politikaları neoconlar üzerinden finans kaptalin boğa eğilimleriyle Ortadoğu’da koşuştururken Almanya sürekli tedbirli kalmış özellikle Rusya ile olan dengelerini korumakta hassas davranmıştır. Bu potansiyel eksen,  Almanya üzerinden uluslararası mali süreçlerin başat oyuncusu olabiliyorken keza Rusya üzerinden hem petrol gücü hem de askeri güç üzerinden cari politikanın da ağırlıklı ögesi olma imkanındadır. Ve giderek kendilerini gün ışığına çıkaran hamlelerle sahada yer almaya başladıkça bölgesel yeniden paylaşımın seyri üzerinde de başkalıklar en azından ihtimalleriyle  yavaş yavaş kendini göstermeye başlamış durumdadır.

 

Her şeyden önce Amerikan saldırgan politikalarının Ortadoğu bataklıklarında absorbe edilerek etkisizleştirilmesi göstermiştir ki, yavaş toplumlarla dinamik devindiriciler arasındaki ilişki, eklemlenmenin organik düzeyler oluşturamaması  gibi teorik bir mülahazayı bile gerektirebilecek bir uyumsuzluk üretebilmektedir. Bunu şimdilik, modernitenin antikite üzerindeki dönüştürücü etkisinin kurulması bağlamında daha sonra tartışmak üzere bir kenara bırakalım. Ama hatırlayalım ki, daha önceki gözlemlerimizde, geleneksel pragmatizminin ve politik eklektisizminin, Amerika’nın, kadim Ortadoğu gibi kaypak ve kaygan bir sahada, politik bir öge olarak tutunmasına oldukça yardımcı olduğunu saptamıştık. Amerika aynı anda hem laiklerle hem dinci kesimlerle, hem şiilerle hem sünnilerle, hem kürtlerle hem sömürgeci ulus devletlerle, hem yahudilerle hem müslümanlarla  politika yürütebiliyor ve kendi güç ekseninde bu farklılıkları kendi çıkarlarına göre istihdam edebiliyordu. Ancak artık final kapışmaya doğru gidilirken görülmektedir ki, Amerika bu politikalarıyla kendini bölgeye ait politik bir güç haline getirebilmiştir ama bölgesel dengeleri kendi ihtiyacına sürükleyebilecek önder bir güç olmaktan çıkmaya başlamıştır. Amerika artık Ortadoğulu statükonun bir parçası durumundadır. Ortdoğu tarihselliğinin gerektirdiği “dışardan zorlayıcı” konumundan çıkmıştır. Irak onu emmiştir. Burada siyasal ve tarihsel düzeylerin bir karmaşasından söz ediyoruz. Askerlerini çekip gitmesi itibariyle Amerika’nın bölgeden püskürtüldüğü edimsel olarak daha doğru bir ifadedir  ama bu siyasala içkindir. Bir de tarihsel bağlamda üretici güçlerin eklemlenmesi düzeyinde olaya bakıldığında klasik ya da yeniden sömürgeci yaklaşımın geri toplumlarda kalıcı düzeyler oluşturmasının ve haliyle siyasal kalıcılıklara ulaşmasının pek de koşulu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Kendi gelişiminin anglosakson sömürgecilik karakterine bağlı olduğunu unutan Amerika’nın, petrol egemenliği peşinde, altın ve gümüş dağlarını eriten latin sömürgecilerin durumuna düşmesi tarihin bir istihzası olabilir mi? Ya da  sadece petrol parasına dayanan ve bunu asla reel üretime dönüştürme gücü olmayan Ortadoğulu bezirgan saltanatların salt siyasal desteğinin  emperyalist yeniden birikimi güçlendirmekteki yetersizliğinin oluşturduğu tarihsel eşik  buraların eşitsiz gelişim sorunlarını gidermeye uygun sermaye yapılandırılması için Alman burjuvazisinin geç  ve ağır tarzına bir çekim gücü mü oluşturmaktadır?

 

Bunlar yakın geleceğin sorularıdır, ama pratikte boğa’nın güçten düştüğü bu süreçte sanki artık ayılar devreye girmeye başlamış gibidir; Rusya’nın Suriye hamlesi ve İran’a karşı bir türlü kurumlaştırılamayan yaptırımlar bunun ön işaretleridir. Ve bunlar aynı zamanda, sürecin  bundan sonra asli güçlerin birbirleriyle daha doğrudan kapışmaları olmaksızın verili dengeler üzerindeki iyileşmeler ötesinde ilerlemeyeciğinin işareti de olmaktadır. Yani gelişmelerin geldiği yer, İran’ın ya da Rusya’nın ama özellikle İran’ın ABD emperyalizminin doğrudan hedefi olmasını gerektiriyor. Bunun zorlukları ve kolay göze alınamaz korkunç sonuçları ortadadır. Devrimci Cephe analizlerinde bu noktanın askeri muhasebeler üzerinden değil tarihsel zorunluluklar üzerinden kaçınılmaz bir kavşak olduğunu hep yineledik. ABD emperyalizmi de bu kapıyı sürekli zorladı ama bir dönem Hizbullah direnişiyle sektirilen ve daha sonra 2008 krizine dolanan moment gecikmesi bu kez de esas olarak Washington işgalcilerine takılmış durumdadır. Yüksek düzeyde yabancılaşmış toplumsal yapısıyla küresel çatışmalara  açılmazdan önce icabında kanıtlanmış Honkin Körfezi ve speküle edilen Pearl Harbour ve İkiz kuleler gibi provokasyonlar üzerinden iç birliği sağlayacak motivasyonlara ihtiyac duyan Amerika’nın Washington işgalcileriyle sorunlarını asgari ölçüde de olsa çözmeden Ortadoğu’da Irak gibi başka büyük bir savaşı göze alması pek düşünülemez. Bu durumda  Amerikan emperyalizmi açısından bu müdahale momenti  de kaçırılacak olursa, ki hiç değilse içinde bulunduğumuz yıl itibariyle sanki öyle gözükmektedir, Ortadoğu’lu süreç tıpkı Balkanlar’da olduğu gibi Amerika’nın başlattığı ama gene Rus ve Alman hamlesiyle pekiştirilerek reel sermaye düzeyinde bir genişlemenin söz konusu olacağı bir tarihsel zemine doğru yol alabilecektir. Bölgede, yerel halkların yeniden sömürgeciliğe karşı ulusal temeldeki direnişlerini, reel ekonomik büyüme getirecek  yeni sömürgecilik ilişkilerinin de karşısına dikecek sınıf ve bilinç önderlikleri mevcut değildir.

 

Almanya’nın, hem kendi iktisadi sürecini kontrol altında tutmasına yardımcı olacak, hem de petrol vb gibi sıkıntılarla kendi küçükburjuvazisinin korkularının siyasal bir kize yol açmasını engelleyecek uluslararası politik girdileri Rus hamlelerinin dolayımında bulmasının yeniden paylaşım sürecinin  rasyonalitelerine uygunluğu koşullarında, verili emperyalist konjonktür açısından Brüksel’den Tahran’a doğu çekilen “yeniden sömürgeci” yeniden paylaşım ekseninin üzerine sanki yavaş yavaş bir “ayılar ekseni” gölgesinin düşmekte olduğunu da söylemek mümkün gözüküyor.

 

BOP, AF-PAK BLOKAJLARINA ASYA-PASİFİK AÇILIMI

Zaten Amerika‘da sürecin bu yönlü tıkanıklıklarını fark etmiş gibidir. İlgilenenler okumuş olmalıdır; Clinton’ın  Asya- Pasifik hattına açılmayı önümüzdeki on yılın vizyonu olarak sergilediği bir sunuş, bir taraftan BOP sürecindeki bir geri çekilmeyi gelecekteki sıçramanın hazırlığı haline çevirmek isteyen bir yaklaşım içermekte, diğer taraftan da  bu çekilmeyi zorunlu kılan başarısızlığın örtük nedenlerini satır aralarında tartışmaktadır. Brzezinski’nin BOP için, emperyalist ilginin gerekçelerini sıralarken yaptığı bölgesel tarifin bir benzerini, Clinton,  iki okyanusu tutması, dünya nüfusunun yarısını barındırması ve içinde dünya ticaretinin yarısının aktığı ulaşım hatlarının mevcudiyetiyle, Asya-Pasifik alanı için aktarırken, yeni bir Dimyat sürecine girmemenin önlemleri olarak sıraladığı merkez güçlere yakınlık ve  ittifak güçleri arasında uyumluluk gibi konulara  yönelttiği özel dikkat vurgularıyla, aynı zamanda sanki Ortadoğu’daki yanlış ve zaaflara da işaret ediyor gibidir.

 

Amerikan Dışişleri Bakanı, yeni paylaşım alanlarına ilişkin gelecek vizyonunu sunduğu   bu değerlendirmesinde keza, Irak ve Afganistan’dan sıfır toplamlı bir çekilmeye razı olmayacaklarını eklemeyi unutmuyor olmasına karşın, bütün bu iştah açıcı açılım ve manevra hesaplarının, Amerika’nın Irak ve Afganistan’daki çözülmelerini gizleyecek yeterlikte olmadığı kesindir. Irak’taki süreç esas olarak İran’a yakın bir konumlanma tutmak üzerinden planlandığı için çekilme sonrasında oradaki güçlerin bir kısmının değişik kılıflarla hala Irak’ta tutulması ya da açık bir şekilde güney Kürdistan’a ve Ürdün’e mevzilendirilmesi, bu taktik programın geçerliğinin henüz korunmakta olduğuna dair argümanlar oluştursa da, Afganistan çıkarması sadece oraya askeri güç yığmak için değil, esas olarak Hazar ötesi doğal gaz kaynaklarını kontrol altına almak için yapıldığından Af-Pak sürecindeki son gelişmeler Amerika’nın bu zeminde Irak’takinden daha stratejik kayıplara uğramakta olduğunu göstermektedir.

 

Daha önceki bölümlerde Rusya’nın  Ortadoğu’ya inişinin Amerika’yı üst tutan dengelerde kayma yarattığını tartışmıştık. Şimdilerde benzeri bir kaymanın bir başka gözlem alanını ise keza Rusya ve İran’ın müdahaleleriyle  yeni Af-Pak süreci oluşturmaktadır.

 

Yeniden paylaşımın sıcak sürecinin Amerika’nın önce Balkanlar- Karadeniz hattı üzerinden Hazar’a inmek çabasıyla başladığını ama Rusya’nın buradaki direnciyle doğrultunun güney yolu üzerine çekildiğini biliyoruz. Ancak burada da İran direnci bölgenin yeniden paylaşımında sorun çıkartınca, Amerika, bizim daha önceki değerlendirmelerimizde General Patton’a refere ettiğimiz hareketli taktik gereği, engelin etrafından dolaşarak Hazar ötesi kaynaklara ve alanda pozisyon üstünlüğü tutmaya yöneldi. Afganistan ve Pakistan’da egemenlik ilişkileri buralardaki petrol ve doğalgaz hatlarının ve sevkiyatının kontrolü üzerinden şekillendirilmeye çalışıldı. Ama Amerikan girişimleri hiç bir zaman karşılıksız kalmadı. Petrol bağlantısı nedeniyle Avrupa’yı, Amerika’ya gereken ittifak desteğini vermekten uzak tutacak tarzda Rusya’nın zorlamalarından kurtarmak üzere gündeme getirilen Nabucco projesi, Türkmenistan doğalgazını Rus Gazprom’un tümüyle kendine angaje etmesiyle çökertildi. Türkmenistan doğalgazını doğuya sevk ederek Rusya’nın kontrolü dışına çıkartmak isteyen TAPI(Türkmenistan-Afganistan-Pakistan-Hindistan petrol boru hattı) projesi ise, Pakistan’ın  Amerika’yla artan gerilimlerinin yarattığı boşluğu İran’ın doldurması ve IPI (İran-Pakistan- Hindistan boru hattı)’nı TAPI’ye alternatif olarak ve pratik imkan dahilinde ortya çıkarmasıyla işlevsizleşti. Bu arada Pakistan ve Amerika ilişkileri öyle bir raddeye geldi ki, Pakistan’ın nakliye imkanlarını kapatması sonucunda Afganistan’daki Amerikan güçlerinin lojistiği artık tümüyle Rusya’nın insafına kalmış durumdadır. Ve ötesi; Escobar’ın yazdığına göre Rusya, Türkmen doğalgazını doğrudan Çin’e götürecek yeni bir hattın düzenlemesine girmiş durumdadır. Bu hamle hem petrol rekabetinde İran’a atılan bir çalım, hem de Amerika’nın gelecek on yıl vizyonu olarak gördüğü Asya-Pasifik alanının en önde gelen güçlerinden Çin’in de doğrudan Rus petrol ve doğalgaz kaynaklarına bağımlı kılınması demektir. Yani BOP sürecinde Avrupa’yı Amerika’ya yar etmeyen Rus petrolü, Asya-Pasifik açılımında da, başka şeylerin yanı sıra, bu kez Çin’i Amerika’ya yar etmemenin önemli araçlarından biri haline gelmeyi şimdiden başarmış gibidir .

 

Görünen o dur ki, Amerika, hem kaynakların kontrolü açısından hem de siyasal pozisyonu itibariyle Af-Pak hattında da stratejik bir kayıp sürecindedir.  Öyle ya da böyle Irak’tan törenle çekilmeyi başaran Amerika, Af-Pak alanından Clinton’un korktuğu gibi sıfır toplamla çıkacak olursa bunun yeni bir Vietnam sendromu oluşturacağını şimdiden değerlendirenler olmaktadır. Ve bu yıl Amerika’da seçim yılıdır. Amerika’yı, Irak ve Afganistan belasına soktukları için Cumhuriyetçilerin dezavantajlı hali, eğer ki Afganistan’dan, tıpkı Irak’taki gibi görüntüde de olsa, başarı diye pazarlanabilecek bir geri çekilme sağlanamazsa Obama’ya ve Demokratlara da avantaj yazmayacaktır. Bu nedenle Obama yönetimi Afganistan sürecinden hamamın namusunun kurtararak çekilebilmek için hem İran’a hem de Rusya’ya muhtaç hale gelmiş durumdadır. Doğu’nun ironisi..

 

Kaybetmekte olduğu gidişi tersine çevirebilmek için daha saldırgan politikalara yönelmesi beklenen Amerika’nın, yeni bölgesel senaryoların artık daha çok sabır ve itidal üzerinden tasarlanmasının da gösterdiği gibi,  giderek süngüsünün düştüğünü, bundan bir süre öncesine kadar ikinci kez seçilmesi düşünülemeyen Obama’nın yavaş yavaş yeniden  potaya girmekte olmasından da çıkarmak mümkündür. Bunun anlamı, Amerika’nın,“Amerikan Yüzyılı” hayallerinin solmasının ardından, uluslararası emperyalist dengelerde Obama’yla korumaya çalıştığı “egemen değil önder” statüsü de eskiyerek, özellikle Almanya ve AB’nin öne çıkacağı yeni bir para dengesi oluşturmaya zorlanması, küresel krizin bu yıl içinde görülecek ağır etkilerinin de yardımıyla daha fazla imkan dahiline girmektedir.

 

Bölgesel emperyalizmlerin ataklarının sonuç alıcı olmakta olduğunu gözlemleyen Almanya,  olasıdır ki en birincil rakibini aşağı çeken bu gelişmeleri izler ve risk almadan sürecin kendisini öne çıkartacak sonucuna doğru ilerlemesini sabırla beklerken kendi konumunu sağlama alacak hamleleri yürürlüğe koymakta en küçük bir esneme göstermemektedir.

 

Ne petrol fiyatlarının uçtuğu uzun süreli bir bölgesel savaş haline, ne böyle bir savaşın çıkması koşullarında kendini sıkıntıya sokacak tarzda İran ve Rusya’ya karşı gerilimlere, ne de Euro’yu dünya parası olmaktan çıkaracak sarsıntılara müsaade etmeyen bir temkin içinde konumunu korumayı esas alan, hareketliliği değil sükuneti merkezine alan bir istikrara yoğunlaşmış durumdadır. Tek gündemi Euro krizinin aşılmasıdır, ama bu gündem bir sorun değil tarihsel bir sorunsal kapsamındadır çünkü hem emperyalistler arası yeniden paylaşım krizinin final süreci bu mevzide yapılacak bir süngü savaşıyla  belirlenecektir, hem de küresel sınıf mücadelesinin geleceği büyük çapta uluslararası proletaryayla uluslararası burjuvazinin Avrupa cephesindeki savaşıyla belirlenecektir.

 

AVRUPA’DA BUNALIM VE YENİ 48

Euro krizini iktisat teorisi üzerinden değerlendirmenin pek bir gereği yoktur, çünkü zaten olayın emperyalist yeniden birikim ve yeniden paylaşım süreçlerinin somut gerçeklerinin üzerini örtmek üzere piyasaya sürülmüş bir çok iktisadi anlatımı vardır.  Esas olan bu krizin emperyalist sistem içindeki tarihsel ve siyasal gelişmelerde neye tekabül etmekte olduğunu kavramaktır.

 

Bilindiği gibi Euro sistemi dolara karşı güçlü alternatif yaratmanın girişimi olmanın yanısıra özelikle geri Avrupa ekonomilerinin Alman finanskapitaline sömürgeleştirilmesinin adıdır. Sosyalizmin yıkılmasından sonra yaklaşık bir trilyon marka, Demokratik Almanya’yı ilhak eden Federal Almanya, bu sürecin sonrasında, özellikle Amerikan emperyalizminin “genç Avrupa” tehditlerini de göğüsleyebilmek için doğu Avrupa’nın geri ekonomilerini ama aynı zamanda sanayi toplumları olmalarından kaynaklı gelişkin üretici güçlerini kendi sistemine entegre etme sürecine hız verdi. Bu ülkeler önce  esas dayanağını Alman sermayesinin oluşturduğu Avrupa Merkez Bankası’nın ve diğer özel Avrupa bankalarının kredileri üzerinden borçlandırıldılar. Ancak sanayi yapıları henüz yeterince küresel pazara göre dönüştürülmemiş bu ülkeler ithalat ve kamu harcamaları üzerinden canlandırılan ekonomileri sonrasında küresel krizin durgunluk, istikrarsızlık vb gibi özellikleriyle de güçlendirilen yapısal sorunlar itibariyle ödeyemezlik durumuna düştüler, düşürüldüler. 70’lerde uluslararası emperyalizmin yaşadığı ve hala sonuçlarıyla uğraştığı borç krizi euro bölgesinde yenilenmiş oldu.

 

Soruna küresel ekonomiye getirdiği yük açısından yaklaşanlar, Euro’nun dolar karşısında zayıflatılarak geri Avrupa ekonomilerinin ihraç kapasitelerinin artırımıyla borç ödemelerinin kolaylaştırılmasını önerirken, Almanya dolarla hesaplaşmanın nihai aşaması açısından bunu kesinlikle reddetti. Zaten Almanya’nın bu kizden beklediği sonuç geri euro ülkelerinin iktisaden kurtarılması değil tümüyle kendi sistemine entegre halde yeniden yapılandırılmasıdır. 70 küresel krizinde çözümünün özellikle çevre ekonomilerin askeri faşist diktatörlükler üzerinden küresel sermaye merkezlerine bağlanmasında bulunduğu gibi, Euro krizinde de  çözüm, Troyka denilen Avrupa Merkez Bankası, Avrupa komisyonu ve IMF  yönetiminde ilan edilmiş bir sıkıyönetimle bulundu. Merkel, “ikinci savaştan bu yana yaşanan en büyük kriz” olarak tanımladığı sürecin yönetimi için hazırlanan “Mali Sözleşme”yi Euro bölgesindeki 17 ülke ye imzalatmayı başardı.  Merkel, gelişmeyi   “Avrupa için büyük bir adım” olarak tanımladı. Bugün bütün Avrupa’nın merkezi ya da yerel kurumları Merkel-Sarkozy ve bir grup çok üst düzey teknokratın yönetimindedir. Doğu Avrupa’nın geri ekonomilerinin yanısıra Portekiz, Yunanistan, İrlanda gibi  orta gelişkinlikteki Avrupa ekonomileri de tam bir yeni sömürge statüsüne oturtulurken, İspanya ve özelikle İtalya gibi gelişkin Avrupa ekonomileri Alman emperyalizminin periferisi olarak yapılandırılmaktadırlar. “Genç Avrupa”nın itirazından çekinmeksizin onları en sert iktisadi önlemlere mahkum etmek yakın gelecekte bu ülkelerin Avurapa emperyalizmine siyaseten de bağlanacağının işaretidir, çünkü Anglo-Amerikan emperyalizminin AB’deki Truva atı İngiltere’nin AB’den kopuş yönlü itirazlarına karşın bu yaptırımları kabul etmiş durumdadırlar. Muhtemelen Rusya’nın olası diplomatik desteklerinin de payıyla kıtasal efendinin kim olduğu konusunda bir miktar daha netleşmiş gözükmektedirler. Bu önlemler itibariyle Avrupa’nın bir kaç kategoriye bölünmesi Avrupa birliğinin bölünmesi anlamına değil, Alman emperyalizminin egemenliğinde sömürgeleştirilmesi anlamına gelmektedir. Alman finanskapitalinin, mevcut krizin sadece mali politikalar üzerinden değil esas olarak ekonomik büyüme yani reel üretim temelinde  aşılmasına öncelik verilmesi gereğini teorik iktisat yönlendirmeleriyle değil doğrudan kendi sermaye yapılanması itibariyle göz önünde tutmak zorunda olduğunu yukarıda tartışmıştık…

 

İktisatçılar, alınan önlemlere karşın Yunanistan ve hele İtalya’daki başarısızlık halinde Euro bölgesinin dağılacağını, Euro’nun çökeceğini söylemektedirler. Gerçekten de, özellikle, bütün Euro alanının gayri safi hasılasının yarısını üreten Almanya ve Fransa’nın yıllık 1 trilyon euro’luk hasıla değerine karşılık, borçlarının 2 trilyon euro olduğu bilinen İtalya’daki başarısızlığın sadece Euro’nun çöküşü ve AB’nin dağılmasıyla sınırlı kalmayıp kıtasal ve küresel büyük bir kaosun tetikleyicisi olacağı ortadadır. Ancak zaten tehlikenin bu büyüklüğündendir ki, İtalya’nın ayakta tutulması sadece Almanya’ya ait değil tüm küresel finans kapitalizme ait bir yükümlülük olmuş durumdadır. İtalya’nın başına getirilen Mario Monti, Bilderberg daimi üyeliğinden, Rockefeller vakfı yöneticiliğine kadar küresel sermaye organizasyonları içindeki yeri ve işlevi itibariyle edindiği “süper” kimliğiyle İtalya’nın başına getirilmiş durumdadır. Borçlarının %50 indirimi karşılığında mal varlığını Avrupa bankalarına satan Yunanistan’ın ise bu ülkeyle güçlü bağları olan İngiltere’nin katkılarıyla Euro’yu ve Almanya’yı frenlemek açısından rekabete konu olacağı  düşünülebilir.

 

Bunalım, belirli bir önlemler paketi ve örgütlenmesiyle iç dengelerine oturtulduktan sonra artık sadece emperyalizmlerin birbirlerine egemenliğinin nasıl şekilleneceği değil, daha ötesi, tarihin nasıl akacağı önemli miktarda Avrupa proletaryası ve küçükburjuvazisinin tavrınca belirlenecektir, çünkü hepimizin bildiği gibi, krizin aşılmasında temel çark, kriz yükünün emekçilere bindirilmesidir. Borcun ödenebilirliğinin temel koşulu emek sömürüsünün artırılmasıdır. Emeğin iktisadi ve sosyal maliyeti düşürüldükçe emperyalist kapitalizmin finans çarklarının dönmesinde sürtünme azalacaktır. Sermaye sınıfının iç dengelerindeki oynamalar ancak bu yükün artık taşınabilir olmasının güvencesinde söz konusu olabilecektir. Böyle bir güvence için emekçi sınıfların bu ağır sömürü ve sosyal çöküntü koşullarını kabullenmesi gereklidir. Alman/Avrupa finans kapitalizminin başarısızlığını esas olarak, Avrupa ülkelerindeki ileri proletaryanın emperyalist krizin yükünü taşımamaktaki kararlılığı belirleyecektir. Yunanistan, İspanya, vb ülkelerde gelişen büyük çaplı kitle eylemleri,  kendiliğinden sınıf bilinci gelişkin Avrupa proletaryasının ve hızla mülksüzlerin saflarına itilmekte olan Avrupa küçükburjuvazisinin bu sürece geri ülkelerin halkları gibi kolayca razı olmayacaklarını göstermektedir. Avrupa finanskapitalizmi yeni bir 48 dalgasının tehditi altındadır.

 

Bu dalganın oluşum ve gelişim seyri üzerine mevcut veriler üzerinden kimi çıkarsamalar yapmaya kalktığımızda, örneğin, merkez Avrupa’daki  sınıf hareketinin sendika bürokrasisinin kontrolünde ve statükonun bir ögesi durumundaki sol önderliklere sahip olması ve keza doğu avrupa proletaryasının onca yıllık devlet sosyalizmi sonrasında kendilerini ifade yollarını henüz oluşturmamış olması gibi öznel göstergeler çok umut uyandırıcı olmasa da, tarihi, uluslararası sınıflar mücadelesinin en gelişkin örnekleriyle oluşan Avrupa proletaryasının  tarihsel bilincinin kendiliğinden bilincine ne kadar içkin olabileceğine dair bir veriyi ancak proletarya sokakları doldurup, barikatlarını kurduğunda  ya da kuramadığında görebileceğiz. Ancak sonucu ne olursa olsun bu devrim dalgasının, uluslararası sosyalizmin bayağılaşma ve çöküşünün, , bütün revizyonist  girdilerin ve oportunist ihanetlerin uluslararası devrimci proleter harekette yol açtığı zaaf ve hastalıkları gidererek bir yenilenmeye yol açacağı şimdiden görülmelidir.

 

SOĞUK SAVAŞ MI SAVAŞTA SOĞUTMA MI

Avrupa’da küresel bir sınıflar arası savaşa doğru seyretmekte olan yeniden paylaşım süreci Ortadoğu’da yeniden sömürgeciliğin toprak ve kaynak hakimiyetini esas alan politikaları nedeniyle  kendini değişik düzeylerdeki tezahürleriyle emperyalizmler arası sıcak savaş hazırlıkları üzerinden göstermektedir.İran ve Amerika’nın Hürmüz manevraları, keza Amerika’nın İsrail’le, Rusya’nın Suriye’yle planladığı Akdeniz tatbikatları doğrudan bir savaşın startını oluşturacak gerilim momentleri olarak gündemdedir. Buna bağlı olarak Amerika’nın Ürdün’deki güçlerini artırması, Rusya’nın Ermenistan’a asker yığması, vb.. sözkonusudur. Ve karşılıklı caydırıcılıkta yukarıda işlediğimiz gibi Af-Pak gelişmelerine karşıt olarak Amerika’nın Gürcistan ve Azerbeycan’ı hareketlendirmesi, Rus seçimlerine ve muhtemeldir ki İran seçimlerine müdahalesi ve Suriye’ye ilişkin Türkiye’nin provokasyonları..

 

Bununla birlikte, bölgede yükselen gerilimin doğrudan sıcak bir çatışmaya atlamasının potansiyel momentini oluşturan Suriye’de sürecin şimdilik dondurulduğunu ve nasıl dondurulduğunu yukarıdaki satırlarda tartıştık. Bizim sıcak savaş gongunun neredeyse çalmak üzere olduğuna dair önceki tespitlerimiz de Suriye’deki durumun kararsız bir hal almasıyla  bir miktar boşa düşmüş olmaktadır. Bir taraftan emperyalist güçlerin dikkatlerini artık sokakları hareketlendiren kriz yönetimine vermek zorunda olmaları, diğer taraftan İran, Rusya, Amerika, Fransa gibi temel güçlerin seçim yılı olması itibariyle önce kendi evlerini toparlamak gibi bir gündemi öne çıkartması, eğer  bölgedeki politik atakları sınırlandırırsa, bölgesel savaşın en reaksiyoner istasyonlarından biri olan Suriye’de, sürecin hiç değilse bir süreliğine soğutmaya alınması mümkün olacaktır. Bu durumda Suriye’deki sıcak bir savaşla girilecek bölgesel sıcak ortam, keza Suriye’deki soğutma süreci itibariyle hiç değilse bir süreliğine Davutoğlu’nun söylediği gibi bölgesel bir “soğuk savaş” periyoduna da girebilecektir.. Böyle bir soğuk savaş periyodu 2012 hesaplaşmalarının 2013’e doğru ötelenmesini ve kısa bir süre için yeniden paylaşım gerilimlerinin masa altı tekmeleşmeleri/masa üstü diplomasileri şeklinde tezahür etmesini mümkün kılabilecektir.

 

İzlenebildiği gibi, bölgedeki sürecin iyice daralması şimdiye kadar blok halinde seyreden emperyalist çıkarlarda da ara çizgilerin giderek belirmesine yol açmaktadır. Obama’yla sağlanan Transatlantik ittifakında yeniden açılmalar söz konusu olmaya başlamıştır. Bölgesel gerilimde İran ve ABD arasında sıkışan Almanya ve Rusya’nın kendilerine ait bir eksen oluşturmaya başlamaları dar alandaki çatışkılarda da artık kendini açığa vurmaya başlamıştır. Bugüne kadar bu karşıtlıkların en örtük görüldüğü alanlardan biri olarak Türkiye’nin bile, artık sadece emperyalizm ve bölgesel haklar arasındaki çelişkilerin yansımalarının bir alanı olmaktan çıkarak emperyalizmin iç gerilimlerinin de açık çatışma alanı olmaya başlamış olması bölgesel suların ne kadar kaynamakta olduğunun bir göstergesi durumundadır. Bu çatışmanın işaretlerini önce, “Denz Feneri” davasından, sonra Erdoğan’ın Alman vakıflarına açtığı savaşla aldık. Ardından Egemen Bağış’ın, bizim AB’ye değil AB’nin bize ihtiyacı var, söylemine Amerikan basınından gelen destekle gördük.

Türkiye, daha “Enver’s Land” zamanlarından beri Alman sermayesinin doğrudan yatırımlarla şekillendirdiği bir ülke durumundadır. Almanya’nın, Türkiye’deki sermaye haklarının ve siyasal avantajlarının ABD-AKP işbirliğiyle aşındırılmasına, kendi doğu politikasında zaaflara yol açması nedeniyle seyirci kalacağı düşünülemez, hele ki cari açığı gün güne kendini katlayarak büyüyen Türkiye’nin kırılganlığı koşullarında.. Almanya, küresel soğuk savaş yıllarında gölgede kalarak sürdürdüğü pozisyonunu bölgesel soğuk savaş’ta daha doğrudan tavırlarla açığa vuracak olmasının işaretlerini sanki “dönerci cinayetleri”ne yönelik tavrıyla göstermiş olmaktadır. Anayasayı Koruma Örgütü’ndeki ırkçılığa kısmi de olsa yapılan müdahalenin  Alman Ostpolitik’inin Türkleri de içerecek tarzda yeniden tanzim edilmekte olduğuna delalet edip etmediğini yakın zaman gösterecektir.

Yeni Türk burjuvazisi, Avrupa finans kapitalinin yön verdiği Türkiye’nin egemenlik ilişkilerindeki ikiyüzyıllık ikincil konumuna Amerikan işbirlikçiliğiyle birdenbire kategori atlatınca Avrupa’ya karşı mevzilenmesinde düşmanlık birikimlerini açığa vurmazlık edemez oldu. Bunun özellikle Türkiyeli sosyal demokrasinin ve paralel siyasallıklarının AB desteğiyle toparlanması gibi doğrudan etkilerini gelecek süreçlerde görmek mümkün olacaktır. Az çok durgunluğa giren bölgesel gerilim dinamiklerinin gelecekteki yansımalarının daha kolay tartışılabilmesi için,  bunların, bugün itibariyle  ortaya çıkan tezahürlerine bir göz atmakta yarar vardır.

EMPERYALİST SÜREÇ VE AKP’nin SINIRLARI

Önceki bölümlerde tartıştığımız gerekçelerle, emperyalizm Suriye hamlesini askıya alınca, bölgesel hayalleri daralan yeni Türk burjuvazisinin evdeki bulgurdan olmamak adına Anadolu Kürdistanı’nda şiddetin egemenliğine yöneldiğini, gerillaya ve Kürt halkına yönelik saldırılarını soykırım düzeyine kadar yükselttiğini biliyoruz. Ancak, tampon sürecindeki tıkanmanın siyaseten Erdoğan’ı ve iktisaden yeni Türk burjuvazisini ağır kayıplara uğratmasının yanı sıra bu kez İran’ın girdileriyle Irak’ta Türkiye’nin müdahil olmakta zaman kaybetmediği yeni bir gerilim sürecinin açıldığını da görüyoruz. Erdoğan ve AKP kurmaylarının  “ bir kapıyı kapatırken  bir diğerini açan” emperyalist savaş tanrısına şükran duyguları içinde dua ettikleri tahmin edilebilir.

Bu zemindeki bölgesel gelişmeler önemlidir. Amerika kapıdan çıkarken Haşimi’yi bacadan kaçmak zorunda  bırakan Şii yönetimin sünnileri tasfiye hamlesi, güney Kürtlerinde, bayraklarına yasak girişimi ve Exxon’la yaptıkları anlaşmanın geçersizliği üzerine merkezi hükümetle aralarında çıkan gerilimlerin de çarpan etkisiyle,  Araplara karşı haklarınn güvencelenmesi kaygısını iyice yükseltmiş durumdadır. Bu durumda bölgesel Kürt yönetimini ve Amerika’nın Irak’taki kazanımlarını korumak TC’ye ait bir görev olarak öne çıkınca Suriye’deki hamlesi boşa düşen Türkiye’nin askeri varlığı bu kez Irak üzerinden konuşulur olmaya başlandı. Tam bu eşikte Roboski katlimı yaşandı. Katilam, bölgesel ve küresel güçlerin kendisine mahkumiyetinin kendisine verdiği davranış alanının ve keyfiyet sınırlarının AKP tarafından algı ve ilanı açısından oldukça ciddi bir gösterge oldu. Her ne kadar AKP, satrançın kalkıp gonun kurulmakta olduğu sahada zar tutup hile yapma imkanına sahip olduğu için tavla oynamak derdindeyse de, keyfiyet ve şansın kullanım değerinin giderek tükendiği bir alan haline gelen Ortadoğu’da, AKP’ye kendi oyununu dayatma gücünün kısıtlarını ve aksine efendilerinin kendisine çizdikleri alan içinde oynamak zorunda olduğunu , Barzani, Roboski köyünü ziyaret eden temsilcisi vasıtasıyla hem olayı katliam olarak nitelemesiyle hem de oradaki Kürtleri de kendi vatandaşı gören bir devlet hukuku içinde onlara “tazminat” ödemesiyle hatırlattı.

 

Hatırlanacağı gibi, Maliki hükümeti Amerika ve Türkiye’nin bütün çabalarına karşın Kürtlerin İyad Allavi hükümetine destek vermemesi üzerine kurulmuştu. Kürtlerle Şiiler arasındaki gerilimin bir kez daha hükümet krizi doğurarak bölgesel aktörler içinde Şiilerin pozisyonunu zayıflatabileceği düşünülürken, Türkiye’nin Roboski üzerinden kendi sömürgeci egemenliğini deklere etmesi karşısında, şimdi,  Barzani’nin her şeye karşın makul bir siyasal dengeyi Şiilerle korumakta daha ısrarlı olabileceği düşünülmelidir. Kaldı ki, güneyli Kürt’ler Şii yönetimle bu gerilimleri yaşarken Türklerle de sorunsuz bir süreç yaşamamaktadırlar. Erdoğan,  Barzani’ye “Sayın Başkan” diye hitap etmesinin güney Kürtlerini PKK’yle çatışmaya sokacak reel politik bir değere tekabül etmediğini görmenin öfkesi içindedir. Roboski’nin hemen arifesinde Zaho’da Yekgırtu İslami partisinin yol açtığı provokasyonların arkasında TC’nin olması bu öfkenin bir yansımasıdır. Önceki süreçlerde KDP ve YNK’nın bir kaç kez şiddetle üzerine yöneldikleri Yekgırtu’nun çıkardığı olaylar sonrasında Barzani’nin “Zaho’da ruhunun incindiği”ni söylemesinin asıl olarak AKP’ye yönelik bir mesaj olduğu açıktır, çünkü Katar yönetimli Yekgırtu İslami partisinin AKP ile yakın ilişkileri olduğu ve bu partinin bir çok kadrosunun AKP tarafından Türkiye’de eğitildiği bilinmektedir. Ayrıca, Güney Kürtlerinin  kendi egemenliği altındaki Kürtlere zulmü esas alan TC’nin kendilerine olan yaklaşımının olumlu olabileceğine dair kuşkuları zaten oldukça derindir. Barzani’nin Allavi yerine Maliki’ye taraf olmasının arkasındaki önemli gerekçelerden biri  TC sömürgeciliğine karşı duyulan güvensizlikti ve  İmralı’daki “Görüşme”lerin başlaması da , Türk hükümetinin, Irak hükümet krizinin Amerikan-TC tercihi olan Allawi lehine çözülebilmesi için  Kürtler üzerine girdiği yoğun diplomasi sürecine denk gelmişti.

Güney Kürtleriyle TC arasındaki gerilimin kendini gösterdiği sorunlardan başlıcası Kerkük konusudur. Türkiye hala “kadim Türk kenti” olarak nitelediği Kerkük ‘teki egemenlik haklarını zaman zaman askeri sonuçlar doğuracak bir Osmanlı kültü üzerinden ihsaz ettirmekte ısrarlıdır. Diğer taraftan, özellikle Maliki hükümetinin arkasındaki temel güçlerden biri olan Mukteda Sadr, Kerkük’teki Kürt haklarının lehine açıklamalar yapmaktan çekinmemektedir. En son aşamada Barzani’nin Kerkük sorununda 2007’den beri yapılması öngörülen  bir referandum’un sonuçlarını kabul edeceğine dair açıklaması merkezi hükümetle aralarındaki en startejik konuda sorunların aşılabilir düzeyine işaret etmektedir. Bu, Kerkük’ün gölgesinde kalan diğer sorunların da aşılabileceğinin işaretidir. Özetle Barzani yönetiminin gündemdeki gerilimler açısından TC’yle gireceği bir macera yerine az çok oturmuş ilişkiler üzerinden Irak’taki konumunu sürdürmeyi sonuna kadar zorlamayı tercih edeceği daha kalıcı bir politik veri durumundadır. Kuşkusuz ki bu gelişme Amerika’nın bölgedeki siyasal etkinliğinde de bir aşınmaya tekabül edecektir.

 

Bugünkü haliyle AKP, radar istasyonlarına yer vermek gibi stratejik bir görev karşılığında  kendini bölgesel paylaşımda pay sahibi ve kalıcı kılmak isteğini bütün gelişmeler üzerinden ifade etmektedir. Ve bu ifade gücü küresel güçler nezdinde kerhen karşılıklar bulsa da yerel reel politikte henüz hiç bir ilerlemeye karşılık olamamaktadır. Erdoğan’ın Arap sokağına ilişkin şişirilen imajının siyasal değeri Suriye’ye giden gözlemci heyete Mısır’ın girdisiyle sokulmamasından bellidir. Ve gene buradan bellidir ki, sürecin bundan sonraki akışı açısından küresel güçlerin hareketliğine bakmak ve AKP’nin politik hattının küresel bölgesel gelişmelerde ne kadar karşılık bulacabileceğini bir de bu çerçeveden değerlendirmek yararlı olacaktır.

Gelinen aşamada, AKP iktidarı  askeri ve siyasi operasyonlarını soykırım düzeyine yükseltirken Kürt özgürlükçülüğünün siyasal söylemini kopuş zeminine oturtmaya başladığı izlenmektedir. Kuşkusuz ki bölgeye hala BOP sürecini dayatan ve sürecin yönetimini  elinde bulunduran Amerika, kendi bölgesel mevzilenişini zora sokacak olmasından dolayı  böyle bir kopuşmayı engelleyici bir tutum alacaktır. ABD, AKP politikalarına ilişkin bu tutumunu, bir taraftan, yakın zamanda Biden ve Abromowitz gibi üst düzey yetkililer tarafından doğrudan ve Amerikan basını tarafından dolaylı yapılmış eleştirilerle üslubunca dile getirirken, diğer taraftan da Erdoğan’ın kopuş zorlayıcılığına karşı PKK’yi Barzani’yle dengelemeye yönelmektedir.

 

PKK’nin, AKP’nin düzeyini sürekli artırdığı sömürgeci saldırılar karşısındaki kopuş yönelimli tepkisi, Irak’ta ortaya çıkan bölünme ve iç savaş ihtimallerinin güçlendirdiği Kürt ulusal birliğini yaratma eğilimine verdiği önem üzerinden  sınırlanmaktadır, çünkü bölgesel kaostan güçlü çıkışın garantisini her zamandan daha çok ulusal birlik zemininde gören Barzani, Irak’ta çıkacak olası bir iç savaşta, TC’nin lojistik ve fiili destek ihtimalini tüketmek istememektedir. O halde bu politikalarla gidebileceği en ileri sınırlarına dayanan AKP’nin, Amerika’nın dayatmalarıyla,kısmi geri adımları ve KÖH’ün politikalarında bögesel Ulusal Koneferansı güvenceleyecek kısmi yumuşamalar üzerinden Türkiye’nin Kürt sorunu sürecinde dönemin küresel ruhuna uygun bir uzlaşma zemininin oluşabileceği  öngörülebilinir.

 

KÜRT DEVRİMİNDE YÖNELİMLER

Yapılan merkezi değerlendirmelerde, Kürt özgürlükçülüğünün mücadele spektrumu artık Türkiye zemininde iç dengelerle birlikte bölgesel güçlerin yeni bölgesel tasarımında, nasıl durulursa doğru ve kazançlı çıkılacağı üzerine de şekillenmeye başlamıştır. Bu haliyle Kürt özgürlükçülüğü, bölgesel politikalarını, bölgesel bloklara doğrudan dahil olmayı olabildiğince ertelemekle birlikte kazanacak olan taraf üzerinden güçlendirmeyi de planlamaktadır. Bölgedeki çatışmayı “kapitalist modernite” ve “ulus devletler”  arasında gören bir çözümleme, ister istemez, “ulus devlet” kategorisi altında değerlendirdiği verili Ortadoğulu devlet yapılarının tasfiyesini bölgesel sömürgecilik ilişkilerinin tasfiyesinin ön gereği olarak saptamakta ve böyle bir sürece kendini daha yakın hissetmektedir. Bölgesel karşıtlık ampirik olarak İran sömürgeciliği ve batı emperyalizmi somutunda görüldüğünde yerel sömürgeci güçlere karşı, hem ulusal birliği esas alan hem de ulusal birliğin gerçekleşmesine imkan sağlayacak şekilde Batı emperyalizmiyle yakın duruş ya da en azından karşıt, çatışmalı pozisyonda bulunmama özellikle gözetilen bir politik çizgi halindedir. Ve yeniden paylaşımın diğer öznelerinin bu tercihi değiştirecek bölgesel bir ağırlıkları henüz görünmemektedir.

 

Dolayısıyla İran ve Suriye’deki egemenlik ilişkilerinde Kürtlere haklar tanıyan yeni düzenlemeler itibariyle Kürt özgürlükçülüğünün bu alanlarda alacağı tavrın yönü şimdiden az çok belli olmuştur, denebilir. En azından, örneğin Suriye sürecinde, batılı girişimlere seyirci kalarak bu sürecin bir tarafı olacaklarını gösterebilme imkanları vardır, tıpkı Barzani’nin ABD işgaline öncelikle eylemsiz destek gösterdiği gibi..

 

Bununla birlikte;

Örneğin Alman emperyalizminin, kıta Avrupa’yı sömürgeleştirmeyi yeniden paylaşım sonrasındaki genişleme sürecinin ön garantisi için yeterli bulmayarak, bugüne kadar bölgesel varlığının araçları olarak kullandığı diplomatik ve iktisadi mekanizmalarıyla ABD’ye çok yol vermeyen, onu İran ve Rusya ile dengelemeye çalışan tarzını biraz daha keskinleştirmesi koşullarında,

Örneğin, detantçı Sovyet revizyonizminin Baasçılıktan pragmatik yararlanmanın dışına çıkamayan dar politikalarının sonucunu gören Rus burjuvazisinin, örneğin Lübnan Hizbullahı’yla doğrudan ve açık görüşmeler yapacak kadar bölgeye ısınmasının gösterebileceği tarzda  Suriye’de kendi çıkarlarını korumakta kararlı bir tutum alması koşullarında,

Örneğin İran’ın askeri potansiyeline AB, Rusya ve Latin ülkeleriyle girdiği ilişkiler üzerinden diplomatik bir değer de kazandırmasıyla edineceği caydırıcılık koşullarında,

Amerika’nın bölgede kıstırılarak yeni bir uluslararası dengeye razı edilmesinin imkanı yeniden paylaşım denen tarihsel süreçlerin karakteri itibariyle gözden uzak tutulmaması gereken bir durumdur. Bölgesel/küresel yeniden paylaşımın bu mesafeli bir salınımda pratikleşme halinin, ki mümkündür, geçelim Kürt devrimini, Türkiye devrimci hareketi açısından bile yol açabileceği olasılıkları, şimdiden konuşmanın imkanı yoktur.

 

Diğer taraftan Kürt sorununda uzlaşmalı bir çözümü KÖH’ün kabulleri arasına çekebilecek olası siyasal gelişmeler, AKP sömürgeciliğinin kendi zorunluluklarının bölgesel emperyalist politikaların rasyonalitesi içine çekilebilmesine de bağlıdır. Başka çalışmalarımızda daha ayrıntılı işlediğimiz üzere, AKP, Anadolu Kürdistanı’ndaki mutlak egmenliğini yeniden paylaşım dönemi sonrasındaki küresel ve bölgesel kalıcılığı açısından sürdürmek zorunda olduğunun bilincindedir. Emperyalizmle birlikte bölgeye inen modernleşme sürecinin bölgenin kadim ve melez üretim ilişkilerini tasfiyeye yönelişinin aynı zamanda doğrudan kendi varoluş nesnelliğini de tüketen bir süreç olarak işleyeceğinin farkında olarak, tarihin onu öne çıkartan bu özel dönemini gene tarihsel açıdan kalıcılaştırmanın, bu yüzden de  yeni türk sömürgeciliğini yeniden yapılandırmanın derdindedir. Anadolu Kürdistanı’nda kendi dışında başka bir siyasal öğenin egemenlik haklarını tanımaya yanaşmamaktadır. Öyle ki, Kürt özgürlükçülüğünün, askeri ve siyasi operasyonların durdurulması, İmralı düzeninin iyileştirilmesi, anadilde eğitim hakkı gibi en asgariye çekilmiş taleplerinin üzerine bile bir Dehak zalimliğiyle yürümekten bir an bile geri durmamaktadır.

 

Oysa Anadolu Kürdistanı, Kürt özgürlükçülüğünün esas örgütlenme ve siyasal odaklanma alanı ve varlığının temel dayanağıdır.

 

Bu durumda emperyalizm Kürt devriminin kopuşunu engellemek için ya onu askeri ve siyasi olarak bastırmak ya da AKP’yi gemlemek tercihiyle karşı karşıyadır. Emperyalizm ekseninde Kürt-Türk ittifakını gerçekleştirme sürecinin Türkiyeli komplikasyonlarını giderme işi her ne kadar ABD’nin politik maharetine kalmışsa da, Kürt özgürlükçülüğünün yüksek düzeyli bir varoluş ve özgürleşme savaşıyla karşılaşmaktansa AKP’ye yönelmesi rasyonel olandır, çünkü AKP dayatmalarının tam bir itaate dönüşmesi sadece sürecin üst belirleyeni olan ABD’ye bağımlılığının gereği olarak değil, aynı zamanda önümüzdeki yıla damgasını vuracak ekonomik krizi kendi başına göğüsleme gücünde olmamasından dolayı çok da ustalık gerektirmeyen bir gelişme olacaktır.

 

Kent yoksullarının krize tepkisi ve bu tepkinin cesaretlendireceği modernist ve laisist kentli orta sınıfların katılımıyla metropollerde yükselecek bir tür Arap baharı esintisinin keza batının demokratik koruması altında AKP iktidarını tehdit etmesinin önüne geçecek hamle, böyle giderse özellikle önümüzdeki baharla birlikte önünde durulamaz bir fırtınaya dönüşmesi kesin olan Kürt öfkesini dindirerek toplumsal muhalefetin arkasından çekecek ve sistemde iyileşmeler yapıldığını propaganda edebilecek bir politik süreçle mümkündür. Kürt halk ayaklanmasının, bu ayaklanmanın motivasyonuyla bir kez açığa çıktı mı neyi ne kadar kasıp kavuracağı belli olmayan proleter başkaldırıyla rezonansı emperyalizmin bir kez daha bölgesel hesaplarını ve hamlelerinin zamanlamasını gözden geçirmesini gerektiren ve kimbilir belki başka tarihsel süreçleri ihtimal dahiline sokan bir kaos olacağı ortadadır. Bunu ne uluslararası emperyalizm ne de bütün eğilimleriyle Türkiyeli oligarşi göze alabilir.

 

Devrimciler açısından emperyalist savaşın analizinin  önemi egemenler arası dengelerin yeniden nasıl  oluşturulacağı  değil emekçi sınıfların  geleceği itibariyledir. Bu nedenle, gelinen aşamada sömürgeciliğe karşı tutumunu aynı zamanda sömürü ilişkilerine de olan yönelimiyle bütünleştirmeyen, böylece toplumsal devrim programında eşitsizlikler barındıran Kürt devriminin emperyalizmin bölgesel yeni tasarımının kurgularını parçalayarak kendi tam iradesini onlara dayatan devrimci bir hat tutturma olasılığını ne yazık ki bütün bu gelişmeler içinde tartışamıyoruz. Komplo süreci sonrasında yeni paradigmalar üzerinden şekillenen yeni ideolojik ve siyasal çerçeve bölgesel devrimin doğrudan lokomotifi olma imkanından Kürt devrimini uzak tutmaktadır. Kürt özgürlükçülüğünün ulusal kurtuluşu toplumsal kurtuluşla bütünleştirmeyen siyasal ve ideolojik yapılanması, özellikle sömürgeci kuşatmanın yoğunlaşma koşullarında öne çıkmakta olan ulusal birlik gündemini bağımsız devrimci çizgisine engel haline getirmektedir. 30 yıllık bir savaşın halk ve kadrolarda yarattığı yorgunluk hali de, bu ideolojik ve siyasal tutuma yatkınlığı güçlendirmektedir. Gelişmelerin izin verdiği kadarıyla görünen o dur ki, Kürt devrimi yeniden paylaşımın sonuçları üzerinden açılacak bir alana bir ulusal birlik projesiyle ulaşmayı stratejik bir karar haline getirmiş durumdadır. Kürt özgürlükçülüğünün yeniden bir devrim odağı olarak yapılanması için belki yeniden paylaşımın bölgesel tektonik hareketliliğinin belli bir durulmaya geçmesini beklemek gerekecektir.

 

İpliklerin uçuş yönü böyle göstermekle birlikte, açıktır ki Kürt özgürlükçülüğünün, devrimci sosyalist mayalanması, asıl devindirici gücünü gerilla, kadın, gençlik gibi mülkiyet dışı sosyallikler üzerinden buluyor olması bugünkü zeminden daha öteye gitmesinin ön verilerini yapılanmasında saklı tutmasını  sağlamaktadır. Emperyalizmin AKP sömürgeciliğini gemleyememe ihtimali ya da yeniden paylaşımın farklı öznelerinin bölgede yaratabileceği kimi boşluklar bu saklı potansiyellerin daha özgür akışına imkan tanıyabilir. Kürt özgürlükçülüğü de bu emperyal hesaplaşmalar ortamında kendini güçlendirebilmek için bölgesel demokrasi güçleriyle bir dönemlerin BDGP’si gibi iktifaklar arayacağı  süreçlere yönelebilir. Kürt özgürlükçülüğünün üçüncü stratejik döneminin barış ve demokrasi karakterine göre Türkiye soluyla omluşturduğu Kongre Hareketi yapılanmasının dördüncü stratejik dönemin devrimci halk savaşına uygun muadili olarak çatılan devrimci savaş cephesi..

 

SONUÇ: TÜRKİYE DEVRİMİNİN DEVRİM ARAYIŞI

Oportunist Türkiye solu, Kürt devriminin devrimde tutunmasını kolaylaştırıcı siper yoldaşlığı yerine onu uluslararası dengelerde arayışlara mecbur eden uzak duruşuyla, bölgesel politik salınımlar içinde nasıl emperyalizme hizmet eden bir ihanete çızgisine oturduğunu artık daha iyi görebilmelidir. Bütün çabasına karşın, ne yazık ki, Türkiye devrimci hareketi de, bu dönemden  devrim çıkarmaya uygun mevzilenişleri sosyalist ortama egemen kılmakta başarılı olamamıştır. Oportunizmin koyuluğunu yırtamamamıştır. Ancak gelişmeler Türkiye’de devrime ve devrimciliğe karşı örgütlenen yasalcı oportunizmin aslında bir karşı devrim çizgisi olduğunu giderek artan bir düzeyde açığa çıkarmış durumdadır. Aydın Engin gibi sosyalist eskilerinin, liberallerin demokrasi programlarını devrimcilerin devrim programlarına karşı savunmak zorunda kalmaları ve kimi yasalcı sosyalistlerin dillerindeki devrimcileşme bunun göstergeleri olarak değerlendirilebilir.

 

Zaman devrimcileşiyor. Türkiye devrimci hareketinin bütün bu bölgesel kaos içinde henüz politik bir değeri olmaması doğru mevzilenme ve doğru taktikle kısa sürede bu düzeyleri yakalayamayacağı anlamına gelmez. Türkiye devrimci hareketinin birikimi kaybettiği bütün zamanı kısa sürede yakalayabileceği kadar zengindir ve tarihin rüzgarı devrimin yelkenlerini şişirmeye çok istekli esmektedir.

 

Bu kadar da değil, uluslararası proletaryanın potansiyel devrimselliği sanki tarihin elimize tutuşturduğu bir zaman bonusu gibidir; Emperyalizm, rölantiye alınmış gibi görünen önümüzdeki dönemi mali istihkamlarını sağlamlamak ve gelecek sıcak evrenin ön hazırlıklarını; Suriye, Filistin, Çaldİran(bölgesel Türk-Kürt ittifakı) hazırlıklarını tamamlamakla geçirmek zorundayken devrimin de kendi hazırlıklarını Devrimci Cephe’nin “Fırtına Konjonktürü” belirlemelerine göre ısrarla tamamlamaya yönelmesi kaçınılmaz bir devrimci görev  olarak ortaya çıkmaktadır, çünkü bütün aksi esinti olasılıklarına karşın uluslararası proletaryanın estireceği devrimci rüzgarın ülkede mutlaka karşılığı olunmalıdır.

Ali Efe

16 Ocak 2012

Behdinan

Hakkında Ali Efe

Avatar

Check Also

RTE SEDAN’ını ARARKEN..

Sedan, III. Napolyon Bonaparte’ın tarihsel macerasını tamamladığı savaşın adıdır. Fransız burjuvazisi ve proletaryası arasındaki siyasal …