Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / Bakış Açısı / KÜBA DEVRİMİNİ 60ncı YILINDA SELAMLIYORUZ!

KÜBA DEVRİMİNİ 60ncı YILINDA SELAMLIYORUZ!

ULUSLARARASI DEVRİMİN İLERİ KARAKOLU

Güney Amerika kıtası 16. yüzyıldan sonra sömürgecisinin ismiyle anılır oldu. Latin sömürgeciliği alt kıtanın bütün altın ve gümüş dağlarını eritip Avrupa kapitalizmine sermaye ederken Afrika’dan köle getirme ihtiyacı duyacak kadar kıta halkını soykırıma uğrattı. Derebeyi İspanyol/Portekiz sömürgeciliği komünal güney Amerika halkları üzerinde devletleşirken coğrafyayı Latin Amerika yaptı.

  1. Yüzyılın sonlarından itibaren kıta kapitalizmin etkisine girmeye başladı. Kolonyalist toprak sahiplerinin mülkiyet ve iktidar ilişkileri Amerika doğumlu İspanyollarca kapitalizme doğru çekiştirilirken kıtanın siyasal tarihi oldukça belirgin özgünlükleriyle tarihe geçer oldu. Bu modernleşme döneminde sömürgeciliğe karşı mücadele caudillismo denen askeri politik önderlik tarzları ve güçlü askeri kol yürüyüşleriyle Simon Bolivar, Jose Marti, Farabundo Marti, Agustino Sandino gibi bağımsızlıkçı ve devrimci önderler eliyle örgütlendi. 19.yüzyıla gelindiğinde kıta neredeyse tümüyle sömürgecilikten kurtulmuştu.

Kıta, ikinci paylaşım savaşı sonrasında bu kez Amerikan emperyalizminin yeni sömürgeci saldırısıyla karşılaştı. Kolonyalist dönemden kalma büyük toprak sahipleriyle Amerikan pazarına bağlı kapitalistlerin oligarşik işbirliği sömürgecilik vahşetiyle sindirilmiş yığınlar üzerinde bir egemenlik sistemi olarak kurumlaştı. Che, daha sonraları bu egemenlik ilişkisini “kararsız denge” olarak adlandıracaktı. Amerikan emperyalizmi kıta egemenliğini eline almak için oligarşik diktatörlükleri hızla kanlı askeri cuntalarla yenilerken ezilen kesimlerin devrimci caudillo geleneği gerilla tarzı olarak öne çıkmaya başladı. Latin Amerika oligarşik cuntalar ve devrimci gerilla mücadeleleriyle uluslararası sınıf mücadelesinin özgün bir alanı haline geldi.

Küba bu özgünlüğün karşı devrimci yanını 1952 yılında Amerikan destekli Batista’nın askeri darbesiyle, devrimci yanını ise Fidel Castro’nun 26 Temmuz 1953’te Moncado kışlasına yaptığı baskınla yaşadı.

Küba Devrimi

’52 yılının seçimlerinde Batista, seçimleri kazanamayacağını anlayan oligarşi adına darbeyle iktidarı ele geçirdi ve seçimleri erteledi. Kendisi de aynı seçimlerde adaylardan biri olan Castro bu oligarşik hamleye karşı oligarşinin anlayacağı dille konuşmak gerektiğini bilerek kendi gücünü örgütledi ve yüzü aşkın bir güçle kışla baskınını gerçekleştirdi.

Moncado kışlası, Castro’nun daha sonra Granma çıkarmasını yapacağı körfeze çok yakındır. Bölge yoksul köylülüğün yoğun bir şekilde bulunduğu bir alandı ve daha önemlisi her ikisi de gerilla için en uygun coğrafyayı veren Sierra Maestra dağlarının eteklerindeydi.

Fidel ve arkadaşlarının Moncado’ya yaptıkları 26 Temmuz saldırısı başarısız oldu. Birçok arkadaşlarını kaybeden Castro kardeşler Batista yönetimi tarafından ağır hapis cezasına çarptırıldılar. Castro, oligarşiye karşı savaşındaki kararlılığını savunmasını yaparken söylediği ünlü “tarih beni haklı çıkaracaktır” sözleriyle sergiledi. Bir af yasasından yararlanarak tahliye olan Castro kardeşler kafalarında olgunlaştırdıkları devrim stratejisini hayata geçirmek için çok zaman kaybetmediler. 1955 yılında, bir grup arkadaşlarıyla Meksika’ya, askeri eğitim almaya geçtiler. Orada, İspanya iç savaşında askeri değeri ile öne çıkmış ve yenilgi üzerine Amerika’ya yerleşmiş olan Alberto Bayo’dan gerilla konusunda eğitim aldılar. Sadece bununla değil, orada tanıştıkları Che Guevara’nın kendilerine katılmasıyla da güçlendiler.

82 kişilik grup, 1956 yılının Kasım’ında 12 kişilik kapasitesi olan hurda Granma yatıyla Küba’ya yola çıktı. Batista harekât hakkında istihbarat sahibi olmuştu. On günlük yolculuk sonrasında savaşçılar karaya çıkarken pusuya düştüler. Ağır çatışmalar sonrasında 82 kişilik gücün 12’si buluştuğunda Castro ikinci tarihi belirlemesini yaptı: “Artık devrimi yaptık sayılır”.. çünkü Sierra Maestra stratejik yönelimin en birincil taktik hamlesini oluşturuyordu ve bu, büyük kayıplara karşın başarılmış, 26 Temmuz Hareketi Küba’da konumlanmıştı.

Başarısız olsa da, Moncado saldırısıyla toplum muhalefetinde siyasal direnci yükselten Fidel, Sierra Maestra çıkarmasıyla kentlerde aydın küçük burjuvazi ve emekçi kesimlerden hemen karşılık gördü. Havana üniversitesinde, Santiago başta olmak üzere birçok kentte devrimci muhalefet örgütlendi. Batista’nın gerilla üzerine yönelttiği tüm saldırılar gerillanın kır yoksullarından aldığı destekle büyümesine yol açtı. Oligarşik dikta devrimci gelişmeyi bastırabilmek için 20 bin civarında Kübalıyı katletmesine karşın iki sene gibi bir zaman sonrasında 1 Ocak 1959’da Batista kaçmak zorunda kaldı, devrim zafere ulaştı.

26 Temmuz Hareketi devrimci programını hemen uygulamaya koydu. Oligarşinin elindeki büyük çiftlik arazileri topraksız köylüye dağıtıldı. Başta şeker olmak üzere Amerikan gıda tekellerinin ellerindeki fabrika ve üretim alanları kamulaştırıldı ve hızla güçlü bir eğitim kampanyasına geçildi.

Küçük Küba’dan Dünya Devrimine

Elbette Amerikan emperyalizmi bu duruma seyirci kalamazdı. Bugün de kendi egemenliğine karşı çıkan ülkelere yaptığı gibi önce Küba’ya karşı güçlü bir ambargo uyguladı. Neticede Küba küçük ve ürün zenginliği olmayan bir ülkeydi. Ancak bu tedbir Amerikan emperyalizmine yetmedi. Küba hala ayaktaydı. Bunun üzerine Amerika’ya sığınmış Kübalılardan karşı devrimci bir ordu oluşturarak 16 Nisan 1961 günü CIA’nın planlaması ve yönetiminde Küba’ya çıkarma yapıldı. Küba devrim güçleri, Domuzlar Körfezi adıyla ünlü olan alanda üç gün kadar süren direniş sonrasında tasfiye ettiklerinin dışında1000 kadar karşı devrimciyi tutuklayarak büyük bir tarihi zafer elde etti. Bu zafer sonrasında Castro, Küba halkının sosyalizm yolunda hiçbir şekilde engellenemeyeceğini bütün dünyaya ilan etti. Elbette bu haykırış uluslararası devrim güçlerinde ve emekçi halkların bilinçlerinde büyük yankılanmalara yol açtı. Dünyanın öte ucunda Vietkong gerillası yankee emperyalizmine kök söktürürken bir de Amerika’nın ta dibindeki küçük bir ülkeden yükselen devrim çağrısı başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere Afrika ve Ortadoğu’nun bütün geri kapitalist ülkelerinde yükselen devrimci bir dalgaya dönüştü.

Emperyalist Kuşatmaya Karşın Sosyalizmin Başarısı

Küba’ya karşı başta ABD olmak üzere emperyalist dünyanın öfkesi ağır ekonomik kuşatma olarak hep sürdürüldü. Ambargonun kaldırılması BM Genel Kuruluna bugüne kadar 27 kez gündeme getirildi ama her seferinde emperyalist Amerika ve siyonist İsrail’in başını çektiği blok tarafından reddedildi. Buna karşın devrimci Küba, özellikle Sovyetik sistemin çöküşüne kadar uluslararası proletaryanın desteğiyle ayakta kalmayı ve bunu bir iç dinamizm haline getirmeyi başardı. 90 sonrası iktisadi gerilemelere karşın Küba özellikle bu gelişkin yıllarındaki çabaları sayesinde bugüne taşıdığı bir iktisadi ve sosyal başarı envanterine sahiptir.

Örneğin tam da sosyalist bir ekonomide olması gerektiği gibi Küba’da devrimden itibaren bugüne kadar iş gücünün tam istihdamında en küçük bir gerileme olmadı. Eğitim ve halk sağlığında başarı evrensel ölçülerde sağlandı. Çocuk ölümlerinde en düşük değerlere ulaşıldı. Küba 1959’dan günümüze kadar kendi halkının sağlık sorunlarını en ileri şekilde çözdüğü gibi değişik Latin Amerika ve Afrika ülkelerine 300 binden fazla sağlık kadrosu göndermiş bir ülkedir. Bugün de hala 66 ülkede 50 bin Kübalı sağlık emekçisi yoksul halklara hizmet vermektedir. Küba’nın ilaç, teknik tıp gibi sağlık üretimlerinden dünyada 70 milyon insan yararlanmaktadır. Dünyanın en büyük tıp okulu olan Havana’daki Latin Amerika Tıp Okulu sırf 2005’den bu yana 90 ülkeden yaklaşık 29 bin doktor yetiştirmiş durumdadır. Bütün bu gelişmeler itibariyle 2017 yılının BM insani gelişkinlik raporunda Küba, dünyanın ileri kapitalist ülkelerinin bile üzerinde yer almayı başardı.

Devrimin Devrimlere Katkısı

Küba sosyalizmi iktisadi ve sosyal başarılarının yanında dünya halklarının kurtuluş mücadelelerine de sadece ilham kaynağı olmakla kalmamış doğrudan bu devrimlere destek ve katılım da sağlamıştır.

Örneğin emperyalizmin bütün egemenlik sisteminin dağılmasında büyük yeri olan Vietnam, Kamboçya, Laos devrimleriyle dayanışma organizasyonları içinde bulunmuş, özellikle Vietnam devrimine tıbbı ve teknik yardım göndermiştir. Kübanın bu devrimci enternasyonalist tutumunu Angola devriminde de görebiliriz. Angola’nın devrimden sonra Amerikan destekli Güney Afrika ve Zaire tarafından işgaline karşı direnmek için Küba Angola’ya 25bin kişilik bir askeri güç göndermiştir. Küba, ayrıca Filistin devriminin kararlı bir destekçisi olmuş, 73’deki Yom Kippur savaşı sırasında 4 bin Kübalı asker siyonist işgale karşı Suriye sahasını korumak için görev almıştır. Diğer taraftan daha 1961’de devrimin hemen sonrasındayken bile Fransız sömürgeciliğine karşı Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne destek vermiş, Fransız güdümlü Fas işgalciliğine karşı Cezayir devrimini korumak için askeri güçler göndermiştir. Küba bugün de Gazze ve Suriye’ye karşı bütün siyonist saldırıları lanetleyen bir siyasal tavır içindedir. Aynı tutumu Libya’ya ve özellikle 2011’deki aşağılık işgale karşı da göstermiştir. Bu yaklaşımları nedeniyle Küba’nın Ortadoğu halkları nezdindeki saygısı oldukça yüksektir.

Küba’da Sosyalizmin Zor Günleri

Geri ülke halklarının devrim ve sosyalizm davasına elinden gelen bütün dayanışmayı gösteren devrimci Küba 90’da Sovyetik blok yıkılınca bütün hassasiyetini Küba’daki devrimi ve sosyalizmi korumaya yöneltmek zorunda kalmıştır, çünkü Gorbaçov liderliğindeki ihanetçi Sovyet yönetiminin yaptığı ilk işlerden biri Küba’ya yapılan yardımı kesmek olmuştur.

Korumalı Sovyet ticaretinin kesilmesinin etkileri Küba’da çok keskin hissedildi. Küba ekonomisi 1990’da %2.9, 93’de %14.9 küçüldü. Üretim düzeyini gösteren enerji tüketimi %50 azaldı. Dolarizasyon sonucu paralel para piyasası yani karaborsa ortaya çıktı.

Bu durum karşısında Castro önderliğindeki Küba yönetimi yarı açık pazar ekonomisine geçme, küçük ölçekte özel mülkiyete, turizme ve yabancı yatırımlara izin verme kararı aldı, 350 şirkete dış ticaret izni verildi.

NEP mi, Perestroyka mı?

İçine girilen darboğazda ayakta kalabilmek için Küba devriminin özel mülkiyete, uluslararası ve yerel kapitalist pazar ilişkilerine alan açması dünya devrimci hareketini bu gidişin bir NEP taktiği mi yoksa bir perestroyka yönelimi mi olduğu konusunda endişeli bir beklentiye sokmuştur.

Bilindiği gibi NEP, Bolşevik devriminden hemen sonra hem üretim ilişkilerindeki geçiş sorunları hem de ağır savaş koşulları nedeniyle ağır bir ekonomik kriz, hatta kıtlıklar yaşanması karşısında Lenin yönetimindeki Sovyet iktidarının kontrollü bir kapitalist gelişmeye imkân tanıma politikası olarak formüle edilmiştir. On yıllık bir uygulama sonunda toplumsal ve ekonomik dengeleri yerine oturtan Stalin önderlikli Sovyet iktidarı tarafından yürürlükten kaldırılmıştır.

Bu tehlikeli ama zorunlu politikaya yönelik Leninist önlem kritik iktisadi sektörlerin ve iktidarın devrimci proletaryanın denetiminde tutulması olmuştur.

Perestroyka ise, 80’lerin sonlarına doğru emperyalizmin yükselen savaş tehditleri karşısında bürokratik Sovyet iktidarının ideolojik ve siyasal teslimiyetinin sonucu olarak Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfına ait bütün iktisadi ve siyasi alanların emperyalist kapitalist sermaye talanına açılmasıdır. Bu ihanet sonrasında uluslararası sosyalist sistem dağılmış ve bütün dünya ve emekçi halklar emperyalist saldırının hedefi olmuştur.

Küba devrimi 60 yıldan bu yana emperyalist saldırganlık ve kuşatma altında sürdürdüğü ayakta kalma mücadelesinde verili koşullar itibariyle ülkeyi kapitalist ilişkilere açmaya başlayınca bu yönelimin yukarıda anlatılan hangi tarza ait olacağı gerçekten zor cevaplanabilecek bir soru oldu.

Bu dönemde konjonktürel olarak Küba devriminin kendisini görece korumasına yardımcı olan gelişme emperyalizmin BOP adıyla bilinen Ortadoğu pazarına yönelme hamlesi oldu. ABD emperyalizmi aynı anda hem Latin Amerika’da hem Ortadoğu’da at koşturacak bir askeri ve iktisadi büyüklüğe sahip olamadığını 1979’da eş zamanlı yaşanan İran ve Nikaragua devrimlerinin ikisini de engelleyemediği zaman anlamış ve savaş doktrinlerini buna göre ayarlamıştı. Bu nedenle ABD emperyalizmi bütün gücüyle Ortadoğu’ya yöneldiğinde Latin Amerika üzerindeki askeri tehdidini az çok gevşetmek zorunda kaldı. Bu durum başta Brezilya ve Venezüella olmak üzere Latin Amerika ülkelerinde demokratik sol iktidarlara imkân verdi. Kıtadaki bu demokratik sol hava Küba’nın zor dönemlerini aşmasında yardımcı oldu.

Ancak gene de, özellikle Latin Amerika ülkelerindeki bu gelişmeyi esas alan ve pazar ekonomisiyle sosyalizmi buluşturmaya çalışan post marksist- post modern “21. Yüzyıl sosyalizmi” esintisinin salt iktisadi politikalar çerçevesinde değil ideolojik ve siyasal yönelimler itibariyle Küba’da da kendini gösterdiği söylenebilir. Küba, örneğin, bir taraftan Chavez’i iktidarda tutacak müdahalelerle emperyalizme kafa tutarken diğer taraftan Farc’ı barışa sürükleyecek kertede, kıtada neredeyse bir “tek ülkede sosyalizm” korumacılığına yönelmiştir.

Ve daha önemlisi devrimden bu yana Küba anayasasının değişmez maddesi olan “komünizm hedefi”  önümüzdeki ay halk oylamasına sunulmak üzere bu yılın Haziranında hazırlanan ilk taslakta çıkarıldı. Çıkarılabildi.. Ancak…

Küba Devrimi Komünizm Hedefinde İnatçı

…ardından “komünizm hedefi” halk tartışmaları sonrasında anayasa taslağına yeniden eklendi. Komünizm hedefi Küba devriminin “hedefi” olmaktan çıkarılamadı. Bu anayasal tashihler Küba’nın yaşadığı ve nihai olarak egemen olan ideolojik kararlılığı göstermesi açısından önemlidir. Bütün kuşatmalara karşın Küba emperyalizme meydan okumaya devam etmektedir.

Bu gelişme, devrimi ayakta tutabilmek için zaman zaman ger çekilmek zorunda kalan devrimci önderliğin artık yavaş yavaş yeniden ileri pozisyonlar almaya başlamasının bir işareti olabilir, çünkü Trump yönetimi Ortadoğu ve Afganistan’daki güç daraltmalarını Latin Amerika’nın “tiranlık triosu” adını koydukları üç ülkesine; Küba, Venezüella ve Nikaragua’ya yönelteceğini sıklıkla ilan etmesine karşın uluslararası konjonktürün artık 90’a kıyasla daha çok Küba’dan yana olduğunu söylemek mümkündür. Bir yandan Amerikan emperyalizmi 21 trilyon dolar borcuyla – dünyanın büyük ölçüde yıkımına yol açacak nükleer bir savaşa gitmez ise- artık ne zaman çökeceği sıklıkla tartışılır bir imparatorluk durumuna düşmektedir, diğer yandan da emperyalizmin Brezilya, Venezüella hamleleri kıtanın Bolivar ulusculuğunu yeniden canlandırmaktadır.

Fidel ve Che Küba Halkına ve Bize Yol Göstermeye Devam Ediyor!

Bu haliyle Küba, hem Nikaragua’da da kanıtlanan bir Birleşik Devrimci Savaş temelindeki gelişkin devrim modelini hala gündemimizde tutabildiği için hem de emperyalizme karşı aşırı ölçekteki bütün asimetrik olumsuzluklara karşın sosyalizmi, devrimi ve direnişi ayakta tutan devrimci ruh ve kararlılığıyla bugün de dünya proletaryasının ve uluslararası devrimin kutup yıldızı olmayı hala başarabilmektedir.

Raul Castro’nun katil, kokain baronu, Amerikan işbirlikçisi Uribe’yle beyaz gömlek giyip tokalaşmasının yanı sıra bugün devrimin 60. Yılında Fidel’in mezarı başında tıpkı 60 yıl önceki gibi askeri üniformayla konuşuyor olması bize bunları söyletmektedir.

 

Alaz Ateş

3 Ocak 2019

Hakkında Alaz Ateş

Avatar

Check Also

OLİGARŞİNİN PROGRAMI ve DEVRİMİN PERSPEKTİFİ

Ülke yerel seçimlere doğru ilerlerken tartışmalar sınıflar mücadelesindeki krizlerinin ifadesi olarak iki eksende keskinleşiyor. Birincisi; …