Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / Bakış Açısı / DEVRİMİN GÜNCEL GÖREVİ HALKLARI AYAKLANMA FİKRİYLE SİLAHLANDIRMAKTIR.

DEVRİMİN GÜNCEL GÖREVİ HALKLARI AYAKLANMA FİKRİYLE SİLAHLANDIRMAKTIR.

Konum Bildirimi

24 Haziran sonrası sol değerlendirmelerde çaresizlikten öte acizlik ve yetersizlik egemen.

Acizlik, solun halk sınıflarının değişim taleplerine cevap olamayacak kertede düzen içi olmasından kaynaklanmaktadır. Yetersizlik ise Türkiye kapitalizminin özgün sınıflar mevzilenmesini ve bu sınıfların siyaseten dışa vuran tarihsel ve sosyal karakterleri konusunda tekerlemelerden öte bir derinliğe sahip olamayışlarından …

Değerlendirmelerde acizliği hiç değilse çaresizliğe taşımak üzere öne sürülen genel soru “ne yapmalı” oluyor. Bu soru elbette bir devrimci için başka, bir düzen solcusu, bir oportunist, bir revizyonist için başka bir sorudur. Bu nedenle bu soruya verilecek yanıt “ne için?” sorusuyla derinleştirilmek zorundadır.

Oportunist ve revizyonist sol ne yapmalı sorusuna düzen içi siyaset koşullarını sürdürebilmek için cevap arıyor. 24 Haziran sonrası itibariyle seçim, parlamento, sivil toplum araçlarının kullanımını propaganda etme koşullarını yitirdiği için düzen sosyalistlerinin bir kısmı ya kendilerini hemen yüksek ahkam düzeylerine çekerek “sosyalizm çeşidi” tartışmalarda var etmeye çalışıyor. Örneğin, Çulhaoğlu böyle yapıyor. Ya da bir diğer kısmı, benzer ideolojik/siyasal alanı gözünü ülkeye ve dünyaya kapamış daha “ortodoks” tekerlemelerle doldurmaya çalışıyor. Örneğin, SİP/TKP böyle yapıyor.

Revizyonizm, her türü ile burjuva sosyalizminin daimi ideolojik alanıdır.

HE’de somutlaşan küçük burjuva oportunizmi ise bir taraftan sömürge demokrasisinin her evresinde bir yeni aşama keşfetme cinliğindeyken, diğer taraftan her “yeni” aşamada o ana kadar yaptığı neyse onu önermekten daha öteye gidemeyen çaresizlikten başka bir değer gösteremiyor. Ülkenin kendi iç gerilimleri bir yana, üstüne çöken uluslararası ve bölgesel çelişkilerin toplamında Türkiye küçükburjuva solunun kafasının ne derece bulanık olduğunu bu çizginin temsilcilerinden izlemek mümkün. Aklı bu kadar karışık olanların böyle bir siyasal zeminde çözüm ve yol açıcılık geliştirmeleri ise mümkün değildir.

Türkiye devrimci hareketine gelince;

Türkiye devrimi bu soruyu, ne yapmalı’yı, Türkiyeli bir devrim için cevaplayalı ve bu cevabın peşinde büyük bedeller ödeyerek koşturalı çok oldu. Zorlu süreçlerin arkasından gelen zor günler ne arayışı ne de cevaplarını sulandırmadı. Halk sınıflarını devrime, devrimci bir ayaklanmaya ajite edecek yasal, yarı yasal, yasa dışı bütün mücadele tarz ve aygıtlarıyla sürece yüklenmeyi hiçbir zaman gündeminden çıkarmadı. Bunların iç dengeleri konusunda asla aklı karışmadı.

Birleşik devrimci savaş stratejisi bütün varyantlarıyla devrimin bilinç ve iradesini oluşturuyor. Bu bilinç ve irade netliği itibariyle Türkiye devrimci hareketi 24 haziran sonrasını oportunist küçükburjuva ve revizyonist burjuva solları gibi bir acizlik ve yetersizlik üzerinden değil, devrime daha güçlü erişimin koşullarının mevcudiyeti üzerinden okuyor.

***

Düzen solunun 24 haziran sonrasına ilişkin değerlendrmeleri bir dizi iç tutarsızlık bağlamı oluşturan klişeler toplamıdır.

Bunlardan en birincisi 24 Haziran’la Türkiye siyasetinin yeni bir evreye geçtiği belirlemesidir.

25 Haziran’da RTE, yaygın tanımlamayla “tek adam rejimi”ne geçtiyse 24 Haziran’da iktidarda kiminle ortaklaşıyordu ki? 25 Haziran’da olağanüstü yönetim hakları RTE’nin eline geçtiyse 24 Haziran’da ohal’leri seçimlere kadar uzatan, istediğince KHK’lar çıkartan RTE’den başka birisi miydi? Ya da temsilini RTE’de bulan kasaba sermayesi menşeili yeni Türk burjuvazisi değil miydi?

AKP 24 Haziran’da %42 oy aldı. 7 Haziran’da (2015) bu oran neredeyse aynı (%41) idi. 8 Haziran’da AKP’yi geriletiyoruz diye bayram edenlerin 25 Haziran’da hem AKP geriledi, hem de faşizm yerleşti/yerleşiyor diye karalar bağlamasının açıklaması nedir? Açıktır ki siyasal hegemonya açısından 25 Haziran’ın, 17 Nisan ya da 2 Kasım’dan daha öte bir özelliği yoktur. Bir tek farkla ki; 2 Kasım ya da 17 Nisan’da oportunist ve revizyonist düzen solu kendilerini çoktan gelecek seçimlere endekslemiş ve siyasal varlıklarını bu seçimler üzerinden üretilen fantastik değerlendirmelere adamış oluyorlardı. Parlamentarizm düzen solunun gizli ajandası halindeydi. 25 Haziran’da düzen solunun verili düzen araçları ve ortamında proletaryaya, emekçi halklara bir değişim programı sunma imkanı kalmadı. Düzen siyasetinin platosu olan seçimlerin, sonuçların bir despot tarafından ilan edildiği bir bilgisayar oyunu haline getirilmesi karşısında bu düzenek bozuldu.

Bizler açısından ise 24 Haziran bugüne kadar bir tez olarak anlatmakta ençok zorlandığımız şeyi en kolay anlaşılır hale getirdi. Sömürge demokrasisinin nasıl sömürge faşizmiyle örtüştüğünü 24 Haziran gecesi bize göstermiş oldu: halkın güçlü gösterilerle gerçekleştirdiği demokratik oy kullanımı bir diktatörlüğün ilanına zemin kılındı. Oportunistler ve revizyonistler Türkiye kapitalizminin bu özgünlüğünü açıklayamamaktan ötürü bir türlü siyasal imla tutturamıyorlar. Faşizm var mıydı, geliyor muydu, geldi mi sorularına yanıt üretemiyorlar. Düzen solunun hiçleşmede buluşan kader ortaklığı onları ideoloik ve siyasal farklılaşmalarındaki manasızlığı itiraf ettirircesine kestirme bir arayışa götürüyor: erdoğanizm, bonapartizm, faşizm, istibdat kim ne diyorsa desin de, biz n’olacağız? Düzen solunun diktotarya tarafından süpürüldüğü yer burasıdır.

Solun İdeolojik ve Siyasal İflasının Aynası Olarak AKP İktidarı

Solun siyasal tutarsızlığını 24 Haziran sonuçlarını topyekün uluslararası ve yerel finans kapitalizm yönelimleri ve emperyalist yeniden birikim süreçleri bağlamında değerlendirmelerinden de izlemek mümkündür. Halk muhalefetinin meydanlardaki güçlü tezahürüne ve seçimlerdeki bütün hile ve hurdaya karşın RTE diktatörlüğünün düzen siyaseti tarafından sessiz sedasız kabulü düzen solu tarafından saray iktidarının uluslararası ve yerel finans kapitalizmin bütününe ait arzu edilir bir siyasal sonuç olarak belirtildi. Bu sadece bir saptama değil, uluslararası ve yerel devrimin profil düşüklüğü koşullarında uluslararası ve yerel burjuvazinin bütünleşik iktidarı karşısında yenilgin ve teslimiyetçi düzen solunun savunu gerekçesini de oluşturmaktadır. Oportunist ve revizyonistlere göre neoliberalizmin ülkede ve bölgede bayraktarlığını yapan RTE diktatörlüğünün dünya ve ülke tekellerince desteklendiği ve hem de seçimleri kazandığı koşullarda alaşağı edilmesinin imkanı yoktur. Düzen solu, açıkca dillendiremese de, bu koşullardaki politik tutumunu RTE diktatörlüğünün şiddetini üzerine çekmeyecek ideolojik ve siyasal yaklaşımlar üzerinden sürdürme niyetindedir. İktidarı ve sistemi doğrudan karşına alma fikrinden ve bu fikrin mücadele mevzilenmesinden kendini uzak tutmaya yöneldiğinde iktidarla sinik uzlaşma arayışlarına girmekten daha başka bir çizgi tutturulamaz.  Bu nedenle en küçük fırsatta Kürt devrimine saldırmakta, ABD yaptırımlarına karşı II. Enternasyonal çizgisine yerleşmekte hiç vakit kaybetmiyorlar.

Düzen solunun bu yaklaşımları sadece siyasal sonuçları itibariyle değil, dayanakları itbariyle de yanlıştır.

Birinci olarak RTE diktatörlüğünün yürütmeye çalıştığı haliyle dolaşım sermayesinin kadim birikim sürecinin ne uluslararası emperyalizmin henüz yürürlükte olan neo liberalist birikim modeline, ne de bir zamandır arayışında olunan post neo liberal birikim tarzlarına yapısal olarak eklemlenmesinin koşulu yoktur. Tüccar sermayenin modern sermayeye eklemlenmesinin yolu yukarıdan zor ve birincinin ikinciye tabiyet ilişkisi çerçevesinde mümkündür. RTE/AKP iktidarı sürecinde zor ve tabiyet ilişkisi finanskapitalizm açısından neredeyse tersine çevrilmiş durumdadır. Kredi ve yatırım imkanları hem de geri ödenemezlik koşullarında iktidar sermayesine açılırken, (örneğin genelde KOBİ borçlanmaları: 223 milyar dolar özel sektör borcunun üçte ikisi ve  özelde Şahenk: 3.6 milyar geri ödemeli 2.3 milyar dolar kredilendirme) gereken piyasa düzenlemeleri, şirket transferleri mali denetim tehditleriyle (örneğin Doğan Holding) sağlanmıştır. Bu politikalar sonucunda uluslararası emperyalizmin Kemal Derviş’le kurduğu neo liberal denge RTE/AKP iktidarı sürecinde yaklaşık 450 milyar dolar borca, ihracatta gerilemeye, doğrudan yatırıma uygun gelmeyen sürekli bir istikrarsızlığa evrilmiş durumdadır. Bilindiği gibi neo liberalizm finans kapitalizm çarkının dönmesini sağlamak için dış borç ödemelerinde riski azaltan, bunun için ihracata yönelik sermaye yapılanmasını esas alan bir birikim modelidir. Eğer bezirgan kasaba sermayesinin rantçı ve şirketleşme eğilimleri itibariyle devlet mülkiyetinin talanını neoliberalizmin özelleştirmeciliği pasajına sokacak olursanız -ki değildir; özelleştirme mülkiyet değil sermaye alanı transferidir- burası hariç, ekonomide bütün neoliberal esaslara aykırı sonuçlar veren uygulamaları Türkiye’nin emperyalist yayılmacılığın Büyük Ortadoğu Projesi’ne bağlı  jeo stratejik değerinin pazarlanması olarak sürdürülebilmiştir. Bölge dengeleri açısından artık bu pazar değeri yüksek maliyet ifade eder hale gelmeye  başlamıştır.

İkincisi, bu siyasal tahammülün zorunlu gerekleri olarak bir taraftan ülkedeki geleneksel oligarşik denge; devlet sınıfları+finanskapital ve buna bağlı olarak tefeci bezirganlık dizilimi dağılışa uğramıştır, diğer taraftan ise Kürt halkı üzerinde Türk sömürgeciliğinin yeniden üretimi ile emperyalizmin bölge açılımını riske eder hale gelmiştir. Seçimlerden hemen sonra MB politikalarına gösterilen tepkiler, Türkiye’nin dolar krizine itilmesi, Newsweek üzerinden yapılan “müdahale” çağrıları, RTE diktatörlüğünün başka ittifak ve denge arayışlarını ilanı karşımızdaki uluslararası finans kaptal önderlikli burjuva blokun bütünleşik değil, olabildiğince dağınık ve parçalanmış olduğunu göstermektedir. Bu durum önümüzdeki dönem itibariyle burjuvazinin yeni bir oligarşik denge kurma ihtiyacını karşımıza çıkarmaktadır.

Yukarıda oportunistlere ve revizyonistlere karşı iler sürdüğümüz bu yaklaşımlar elbette bizi de 24 Haziran’ın uluslararası emperyalizm ve ülke tekelci burjuvazisi için yeniden ve bir kez daha bir tahammül momenti olarak yaşanmasının nedenlerini bu yaklaşımlara uygun bir çerçevede açıklamamızı gerekli kılmaktadır.

24 Haziran: Burjuvazideki Korkunun Karanlığı

Seçim öncesine ait değerlendirmede, 24 Haziran’da, RTE/AKP iktidarının kısmen yukarıda değindiğimiz yapısal darlıkları nedeniyle kısmi bir kaos süreci göze alınarak bir değişime zorlanabileceği ihtimaline yer verildi. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesinin ön koşulu olarak RTE’nin ileri süreceğine mutlak gözüyle bakılan iktidarı sahtekarca sahiplenme iddialarına karşı yükseltilecek toplumsal itirazın varlığı belirtiliyordu. Sanki herşey buna uygun gidiyorken ilk aykırı sinyal Soros sermayeli ajan kuruluşu Konda’dan geldi. Daha önce AA’nın basına sızan seçim sonuçlarını anket sonucu diye ortama sundular. Ve daha hemen o geceden itibaren özellikle sol muhalefetin izlediği bütün kanalları gezerek seçimlerdeki sahtekarlığın üzerine örtmek ve moral açmazlar içindeki toplum muhalefetinin düzen dışı arayışlara yönelmesinin önüne geçmek için sosyo politik eğilim kaymalarına dair masallar anlatmaya başladılar. Hemen ardından da Taha Erdem imzasıyla B planına, CHP’nin yerine geçirilecek bir partiyle tıpkı AKP kurgusuyla bir iktidar planlamasının propagandasına geçtiler.

Seçim gecesi ise ortada ne İnce, ne de Kılıçdaroğlu ve hatta ne de Erdoğan vardı. Ama o geceye ait en uyandırıcı olan Akşener’in yokluğudur. Biliniyor; seçim sahtekarlığı MHP’nin oyları şişirilerek yapıldı ve bundan en birinci etkilenen İyi Parti idi. AKP-MHP ittifakı tarafından seçime sokulmamaya çalışılan, HDP’den sonra seçim saldırılarına en fazla maruz kalan partiydi, İyi Parti. Ve seçimlerden olumsuz bir sonuçla çıktığı takdirde, şimdi yaşanmakta olduğu üzere bir yokoluş sürecine itileceği daha işin en başından belliydi. Ama Akşener, seçim kampanyası bile yapamayan MHP’nin yüksek oy oranları elde etmesine itiraz bile etmedi. Seçim sürecinde kendisine çıkarılan zorlukları aşma yönündeki ısrarıyla kıyaslandığında Akşener’i böyle bir sessizliğe gömenin kendisinin de bir üyesi olduğu kontrgerilla disiplini olduğu açıkca görülebilmektedir. İnce ve Kılıçdaroğlu’nun ise toplumu büyük bir itiraza yönlendirecekleri elbette beklenemez ama özellikle 2015 Yalova seçimlerindeki hukuksal çabası itibariyle İnce’nin seçim öncesinde dillendirdiği hukuksal itirazları yapması mümkündü ama yapmadı. Aksine “adam kazandı” diyerek RTE diktatörlüğüne meşruiyet verdi. İnce, seçimlerde itiraz edilecek bir şey yoktu derken, Adil Seçim Platformu bütün -kasıtlı kasıtsız- başarısızlığına rağmen seçimlerde en büyük hukuksuzlukların üç büyük kentte yaşandığını rapor ediyordu.

Ve zaten seçimlerin toplumsal muhalefetin yükselişini yansıtacağına dair beklenti üç büyük kentteki devasa mitinglerle kesinleşti.

Ve kesinlikle uluslararası ve yerel politik karar merkezleri bu şehirlerde meydanlardan taşan kalabalıkları gördükleri andan itibaren bu yüksek değişim talebine yol vermektense RTE diktatörlüğü ile bir süre daha devam etmeyi tercih ettiler.

Üç büyük kentte meydanları dolduran milyonların kaosu karşı devrimin hiç bir aygıtı, tarafından yönetilemezdi. Belki oldukça kanlı yöntemlerle bastırılabilirdi ama halk Gezi’den sonra bir kez daha ayaklanma fikriyle buluşmuş olurdu. Burjuvazi açısından en büyük korku budur. Halk bir kez kendi gücünü denemeye, tanımaya başladı mı, bunun arkasının mutlaka halktan yana siyasal bir düzey oluşturması kaçınılmazdır.

Ve emperyalizm, gündemde İran kaosu varken bu kaosa doğrudan müdahale edeceği Türkiye sahasını başka bir kaosa sürüklemeyi tercih edemezdi. Etmediler.  Okur, bu konuda metal işkolu sözleşme sürecini de hatırlamalıdır. Birleşik Metal (DİSK) grev yasağını tanımayacağını ilan eder etmez metal işverenlerinin en azgın işçi düşmanı olan sendikası, MESS, işçi taleplerine oldukça yakın, kendi önerisinden ise fersah fersah uzak bir sözleşmeyi alel acele ve hükümetten bağımsız şekilde imzalayıverdi. Türkiye burjuvazisi ülkede devrimin oldukça güçlü br şekilde biriktiğinin farkındadır. Sol da bu gerçeğin farkına varmalıdır.

Seçimleri önlerine konulan oy oranları üzerinden analiz etmeyi tercih eden oportunist ve revizyonistler sunduğumuz bu çerçeveyi komplo teorisi olarak etiketlemeye yatkındırlar. Elbette 24 Haziran gecesi yaşananların gerçek dökümüne belki de uzun yıllar boyunca sahip olamayacağız ancak karşı devrimin yeni sömürge ülkelerdeki organizasyon gücü hakkında küçümseyici yaklaşımlara sahip olanların sömürge demokrasilerinden medet uman düzen solcuları oldukları hiç tartışma götürmez. Parlamentoya ve düzen siyasetine sadakatleri onların devrimden uzaklıklarının ölçüsüdür. Örneğin HE Başkanı S. Karabulut’un sokağa çıkan insanların sayısının abartıldığına dair söylemi İnce’nin “adam kazandı” söylemiyle aynı frekanstadır. İkisi de seçim madrabazlığının halka kabul ettirilmesi ve seçime meşruiyet verme amaçlıdır. İnce’ninki düzeni koruma memuriyeti, S.Karabulut’unki kendini devrimden uzak tutmanın teslimiyetidir.

Devrimci Özne ve Yığınların Devrimci Eylemi

En devrimci mevzileneninden en liberal yayılanına kadar bir bütün olarak solun halkın meydanları doldurarak gösterdiği değişim talebine pratik bir karşılık olmakta bir farklılık göstermemiş olması bütün bu değerlendirmelerimizi ve tarafımızı boşa çıkarabilr mi? Elbette hayır! An itibariyle benzer etkisizlikte olsak da devrimci hareketin gelecek süreçlere yaklaşımı ve bu yaklaşıma dair pratik referansları onu oportunist ve revizyonist eğilimlerin düzen ağzından ve düzen içi tutumundan ayrıştırır. Halkın devrimci kalkışmasının örgütlenmesi ve zorlanması zemininde devrimci örgütün yetersizliği ve güçsüzlüğü sadece devrim kaçkınlarının gerekçesi olabilir. Devrim, bilinir ki, her zaman öncüsünü aşan kitlenin edimidir. Ve devrim, hemen öncesinde bile doğrudan devrimin önderi ve militanı olacağından habersiz  yığınların işidir. Devrimin gereken yığın birikimini oluşturduğu yer ve zamanda öncünün yetersizliği hızla aşılmak üzere gündeme getirilen bir eylem süreci meselesidir. Lenin’den Ortega’ya ayaklanma değerlendirmeleri böyledir. Gerillaya destek olarak mevzilendirilen halk hareketinin ayaklanmada gerillanın destek olduğu bir öncülüğe yerleştiğini Ortega’nın sözlerinden biliyoruz. Belki daha az bilinen 1905’te RSDİP’in bir kaç yüz kişlik kadro, bir kaç bin kişilik ilişki ve yurt dışında çıkan bir kaç yayından daha öte olmayan haliyle yaptığı devrim ve ayaklanma çağrıları nedeniyle menşevikler başta olmak üzere bütün oportunist düzen solu tarafından alaya alındığıdır.(Lenin, 1905 Değerlendirmesi) Ama bolşevikler proletaryanın değişim talebinin sözcüsü ve eylemcisi olarak 1905’i ve Moskova ayaklanmalarını tarihe geçirmişlerdir.

Bizler açısından bugün durum daha farklı değildir. Kendi bölgesel ve ülkesel dengelerini oturtamamış ve oldukça yüksek ve sürekli mali ve siyasal kriz içindeki burjuvaziye karşı, özellikle 24 Haziran sonrasında düzen siyasetinin aldatıcılığından kopan yığınlara, başta proletaryaya ayaklanma fikrini taşıyacak bilinç ve eylem hattı kurulduğunda devrim somut bir seçenek olarak yığınların dünyasına girebilecektir. Her yeni denge kuruluşu bir iç çatışma evresi demektir. Burjuva blokundaki bu zaaf devrimin taktik saldırı ve ajitasyonları için uygun bir durum ifadesidir. Birleşik devrimin metropol zemini  bu amaçlı örgütlenmelidir.

Ali Efe

12 Ağustos 2018

Hakkında Ali Efe

Avatar

Check Also

KÜBA DEVRİMİNİ 60ncı YILINDA SELAMLIYORUZ!

ULUSLARARASI DEVRİMİN İLERİ KARAKOLU Güney Amerika kıtası 16. yüzyıldan sonra sömürgecisinin ismiyle anılır oldu. Latin …