Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / Arsiv

Arsiv

RTE SEDAN’ını ARARKEN..

Sedan, III. Napolyon Bonaparte’ın tarihsel macerasını tamamladığı savaşın adıdır.

Fransız burjuvazisi ve proletaryası arasındaki siyasal dengenin arasından sıyrılarak küçük burjuvazinin iktidarını oluşturan Bonapart’ın, iktidarını sürdürebilmek için dış savaş arayışlarının sonuncusunu bu savaş oluşturdu ve daha savaş bitmeden Bonapart’ın ve küçük burjuvazinin Fransa’daki imparatorluk iktidarı alaşağı olup yerini yeni bir cumhuriyete bırakıverdi.

Bilindiği gibi DC edebiyatı, daha 12 Eylül 2010 referandumundan beri RTE iktidarını böyle bir ara sınıf iktidarı olarak tanımlamıştı. 12 Eylül referandumunu Bonapart’ın imparatorluk darbesi ile özdeşleştirerek –ki bu darbeler de “halk oylamaları” ile gerçekleşmişti, bunun bir ara sınıf diktatörlüğüne tekabül edeceğini hem Türkiye’nin 80 darbesine hem de Marx’a atıfla “RTE’nin 12 Eylül’ü” diye tanımlamıştı.

Dolayısıyla bu yazının başlığını “RTE belasını arıyor” diye düzenlemek de mümkündür.

Bu tarihsel analoji özellikle Gezi sonrasında Türkiye sol edebiyatında da yaygınlık kazandı ama daha çok RTE’nin “diktatör” kimliği üzerinden değerlendirme yüzeyselliğinin ötesine pek geçilemedi. AKP/RTE iktidarının sınıfsal kimliği üzerine aydınlatıcı bir çözümlemeye Türkiye siyasal edebiyatında rastlamak hala mümkün değildir, çünkü böyle bir çözümleme ancak binlerce yıllık Ortadoğu antikitesi, yüzlerce yıllık Osmanlı feodalizmi ve yüzyıllık Cumhuriyet kapitalizmi üzerine kapsayıcı ve arka planı olan bir kavrayış ve bakış perspektifi gerektirmektedir. Oysa Türkiye aydını batılı eserlerin tercümesi üzerinden ve ancak eliyle tuttuğu, gözüyle görebildiği reel değerler üzerinden politika geliştirmenin ötesine geçebilecek stratejik bir bakışa sahip değildir. Bunun karşılığı körlerin fil tarifiyle yarışabilecek bir politik yaklaşım çeşitliliği, kafa karışıklığı olmuştur.

Günceldeki somut gösterge Meclis’ten geçen son tezkere yorumlarının çeşitliliğidir. En “derin” analizlerin bile bir “kafa karışıklığı” bildirimi içerdiğini görmekteyiz. Oysa, liberaller ve buruva aydınları bir kenara, Türkiye sosyalist solu ve devrimci hareketi açısından bu zihinsel kargaşadan bir akademik düzeltme gereğini aşan tarzda bir an evvel kurtulmak, emperyalistlerin bölgeye yeniden bir “uzun savaş”la dönmekte oldukları bir siyasal dönemin gereklerini yerine getirebilmek için şarttır.

Yoksa işbirlikçi Kürt burjuvazisinin tezkere surecinde devam ettirdiği “alkışçı” tavrı ile Kürt devriminin özgürlükçü fedailiği arasındaki farkı göremez olma tehlikesi çok büyüktür. Bu tehlikenin politik tezahürü Kürt devrimiyle yoldaşlaşma adına Kürt burjuvazisinin işbirlikçi politikalarıyla dayanışma hattına düşmek olarak karşımıza çıkmaktadır ve çıkacaktır.

Ya da Türkiye solunun, emperyalizmin bölgede siyasal islamı tetikçiliğin ötesinde siyasal bir değer sahibi olmaktan çıkarmaya başladığı bir dönemde, “laiklik” temelinde siyaset üreten oportünizmin Gezi Haziranı’yla somutça gördüğümüz devrim potansiyelini bir burjuva ideolojisi olarak kemalizmin yeniden üretimine ve emperyalizmin bölge politikalarına altlık etmeye çalışmasını deşifre etme görevini yerine getiremeyiz.

Bir cümleyle üzerinden geçiverdiğimiz bütün bu tarihsel sakıncaların aslında zaman içinde ne kadar büyük bir tehlike olarak karşımıza dikildiğinin en büyük göstergesi Kobane savaşıdır. Kobane’nin böylesine bir varlık-yokluk savaşına mahkûm edilmesi Kürt siyasetinin AKP’den ve uluslararası emperyalizmden beklentileri nedeniyledir. Ve hala bu beklentinin sürdürüldüğü Demirtaş’ın Davutoğlu güzellemelerinde kendini göstermektedir.

Oysa ABD emperyalizminin BOP girişimi olmasa kendisine bu kadar kolay ve güçlü bir egemenlik imkânı bulamayacak olan AKP/RTE iktidarının ve siyasal temsilini yaptığı sınıfın bu tarihsel tesadüfü kalıcı hale getirebilmek için Türkiye Kürdistan’ını sömürge olarak tutmak zorunda olduğunu derin çözümlemelere gerek bıraktırmayacak kertede her seçim sonrasında ortaya çıkan seçim haritalarında görmek mümkündü.

Avrupa pazarıyla ileri ilişkilere sahip geleneksel finans kapitalin yanında sermaye birikim alanı olarak Ortadoğu ve Arap pazarını doğal yayılma alanı olarak gören tefeci bezirgân gelenekli islamcı yeni Türk burjuvazisinin Türkiye Kürdistanı’nın bu pazara tampon olacak bir şekilde kurulmasında ve gelişmesinde kendisi için tarihsel bir yok oluş göreceği bu haritalarda çok açıktır. Ancak ne yazık ki, bu sınıfsal yaklaşıma sahip olmayan Kürt devrimi, sosyalizm düşmanı işbirlikçi entelejensiyanın desteğindeki Kürt burjuvazisinin halk atılımının önüne geçmesine engel olamamıştır. Böylece, AKP’nin oyalamalarına ve emperyalizmin bölgesel açılımlarına karşı anti sömürgeci ve özgürlükçü gardını düşük tutan Kürt devrimi, sonuçta bir kuşatma açısından Gazze’den daha olumlu koşullara sahip olan Kobane’de bütün fedai direnişe karşın güvenceyi TC ve ABD müdahalelerine bağlayan Kürt burjuvazisinin siyasal çizgisinin ötesine geçememektedir.

Bunun temel nedenlerinden birinin Kürt devriminin 2010’daki Devrimci Halk Savaşı stratejisini askıya almasının mücadelenin devrimci enerjisinde yarattığı moral ve politik erozyon olduğunu söylemeliyiz. KCK’nin, kuzeyin Kürt illerinde “kıyametleri kopartma” çağrısı karşılıksız kalmıştır. Basit ve siyasal sonuç doğurmayan muhalefet tarzları henüz bulunamamıştır. Devrimci serhildan geleneği siyasal bir öge olarak Kürt topraklarında içinde bulunulan somut aşamaya uygun bir somutluk kazanamamaktadır. Gene KCK çağrısınca “sınırların kaldırılması” protesto eylemlerinin ötesinde askercil bir gerçekliğe henüz kavuşmamıştır. Ve bunların hepsinden daha önemlisi bu zaafların üzerine gidecek kararlılık siyasal alanda henüz kendini gösterebilmiş değildir. Elbette her devrimin eksiklikleri olur. Sorun devrim sürecinde bunları giderecek dinamiklere sahip olmaktır. Kürt devrimi bütün bu eksiklikleri aşabilecek dinamiklere yeterince sahiptir. Ancak devrimsel sorunları sorun olmaktan çıkarmanın birincil gereği stratejik bakış meselesidir. Sadece stratejik bir bakışla eldeki dinamikler devrimsel bir çözümün araçları olarak istihdam edilebilir. Bu itibarla Karasu’nun, Kobane devriminin yaşadığı sıkıntılarla ilgili olarak yaptığı özeleştiri çağrısının henüz karşılık bulmaması bütün diğer eksiklerden daha stratejiktir. Kürt siyasetini AKP’nin oyalama politikalarına angaje eden işbirlikçi Kürt burjuvazisi hala bütün pişkinliğiyle Davutoğlu’nun kuyruğunda dolaşmayı politika sayabiliyor. Hala Kürt ve yanaşık Türk entelejensiyası bütün maharetini halkın anti sömürgeci ve özgürlükçü çizgisini beslemek yerine ABD emperyalizmini ve AKP’yi Kürt devriminin sakıncasızlığına ikna etme çabalarında gösteriyor.

Ama diğer taraftan da çok açık ki, hem Kobane direnişi, hem de yavaş yavaş kendini göstermeye başlayan gerilla hattı Kürt halkının devrimci dünyasında işbirlikçiliğe karşı yeniden devrimci bir itirazın yoğunlaşma sürecini açmış bulunuyor. Kürt devriminin iki çizgi mücadelesinin oldukça zorlu geçeceği keza DC değerlendirmelerinde belirtilmişti. Şimdi bu zorlu sürece girilmiş durumdadır ve Türkiyeli devrimciler açısından Kürt devrimiyle yoldaşlaşma sınıfsal farklılaşmaya uğramış bir halk mücadelesinin gerçeklerine göre olmak zorundadır. Burjuvazinin işbirlikçi eğilimlerine karşı emekçi halkın ve devrimci öncüsünün yanında yer alınmalıdır.

Türkiyeli devrim ve demokrasi güçleri bu ve benzeri tarzlarıyla yeni dönemin güncelde ve yakın gelecekteki ihtiyaçlarını gözeterek hazırlanmalıdır. Bunun en birincil gereği de oportünizmin statükocu çizgisinin yeni dönem formülasyonu olarak önümüze çıkardığı “laikçilik” hattını aşan bir demokratik devrim anlayışı ve kümelenmesi geliştirmektir.

Emperyalizmin kapitalizm öncesi sermaye tarzlarını tümüyle tasfiye edememiş geri kapitalist ülkelerde yönelmeyi gündemleştirdiği post neo liberal siyasal düzenlemelerin devrim çizgileri açısından en önemli tehlikesi bu tür düzenlemelerin demokratik cumhuriyetçi içerikler taşıması olacaktır. Türkiye solunun laiklik teması da, modern kadın hakları da, anadilde eğitim özgürlükleri de hep devrimin demokratik cumhuriyetçi programıyla paydaşlıklar taşıyan emperyalist post neo liberal içerikler halindedir. Mısır halkını Sisi’ye ikna eden zemin budur. Bu örnekte gözlediğimiz üzere, geri kapitalizmlerin çelişki birikimini azdıran melez yapısallıklarını halk iktidarının kurulmasında bir avantaj haline getirebilmek için bu mücadelenin sınıf ve öncülük hatlarının net bir bakışla kurulması özellikle gerekiyor, çünkü ara sınıf iktidarının çözülmesi, iki sınıfı, proletarya ve burjuvaziyi doğrudan hesaplaşmaya sokmaktadır. Ara sınıfın iktidar döneminde, bu sınıfın tarihsel kimliği itibariyle, proletaryanın kendine zulmeden sermaye sahipleri sınıfına, burjuvazinin ise bu türedi sermaye sahiplerini başına bela eden avama dönük tepki ve öfkesi şiddetle birikir. Paris komününün ve kanlı hesaplaşmanın Sedan sonrasına gelmesi ara sınıf iktidarı gibi siyasal çapaklarından arındırılmış yeni toplumun gereği olmuştur.

Türkiye’de de, cumhuriyet kapitalizmi boyunca finans kapitalin siyasal iktidarını desteğine borçlu olduğu tefeci bezirgânlığın post neo liberal müdahaleler itibariyle bastırılması sürecinde ortaya çıkacak olan siyasal boşluğun proletarya ve halklar tarafından değerlendirilmesi Türkiyeli devrimin strateji planı gereği ve gereklerince olmalıdır. Proleter ve emekçi öfke iktidar sahibi kılınamadığı takdirde modern kentli yaşamın makyajı burjuvazinin emekçiler ve devrimci muhalefet üzerindeki terörünü gizleyemeyecektir.

Önümüzdeki tarihsel süreci bu boyutlarıyla kavrayacak sınıf bakışına ve programatik düzeye ulaşamadığımız sürece toplum muhalefeti Amerikan uçaklarını alkışlamaya ve Türkiyeli liberal solun hazırlandığı tarzda devlet sınıflarının ve tekelci sermayenin ve bunların partilerinin kuyruğuna takılmaya mahkûm kalacaktır.

Hemen önümüzdeki yakın geleceğe yönelirken bilmemiz gereken ilk şey, tarihsel hiç bir mesneti olmayan, tüccar sermaye esaslı bir ara sınıf yapılanması olarak AKP/RTE iktidarının emperyalist projelerde artık yerinin olmadığıdır.

Bunun en taze görüntülerini RTE’nin son BM toplantıları sürecinde aldık. Biden ve RTE’ye “hokkabaz” diyen Financial Times değerlendirmelerinde okuduk. Ve doğrudur; benzer verileri daha önceleri de bir çok kez aldık ama bütün bunlar AKP/RTE iktidarını kendi diktatoryal programı doğrultusunda ilerlemekten alı koymadı. Dolayısıyla bu yeni göstergelere de bir umutsuzluk cenderesi içinde burun kıvırmak mümkündür. Ama unutulmamalıdır ki, Ortadoğu tarihin tekerrürler içinde yavaş aktığı bir saha olsa da her şeyin bir doygunluk zamanı vardır. Gezi’de elimizdeki şansı beyaz Türk programlara teslim edince RTE iktidarının Suriye ve Ukrayna krizlerini kendi ömrünü uzatmak için değerlendirmesinin önüne geçebilmek mümkün olamamıştır. Ancak bölge artık ABD emperyalizminin 2016 hazırlıkları itibariyle yeniden kurgulanmaktadır. Hillary Clinton’un Asya-Pasifik projesinde önemli bir gerekçe oluşturan “bölgesel istikrarsız müttefikler” kavramı Biden konuşmasıyla her şeyden daha çok “RTE” olarak somutlanmış durumdadır. Bütün açık desteğe karşın Türkiye sivil toplumunun siyasal etkisizliğini gören emperyalizm kendi hamlelerini geliştirmeye yönelmiştir. Şimdiki süreçte emperyalizm, daha önce RTE’yi iktidar kılmak için kurduğu bütün dayanakları birer birer geri çekmektedir. Gülen’in çekilişini biliyoruz. Bunun türev bir yansıması AKP/RTE’nin ordu üzerindeki hâkimiyetinin simgesi olan Balyoz ve Ergenekon davalarının çözülmesiyle devlet sınıflarının elinin yeniden boşaltılması oldu. Yalçın Küçük’ün dediği gibi tahliyeler gülenci hâkimlerin işiydi ve simdi ayni hakimler 12 Eylül referandumuyla RTE için oluşturdukları HSYK silahını hızla RTE’ye doğru yöneltmiş durumdadırlar.  “RTE’nin 12 Eylül’ü” analizinde RTE’nin geleceğine ilişkin olasılıklardan biri olarak anıldığı üzere, sınıf mücadelesinin gücü RTE’yi tasfiye etmeye yetmediği koşullarda, hukuksal yetkilerle desteklenmemiş haliyle Cumhurbaşkanlığı yetkisiyle AKP cihazıyla arasına mesafe koyulmuş oldu. Bunun şimdi olmasa da yakın gelecekte yansımalarının olacağı görülebiliyor, çünkü Gül muhalefeti bir potansiyel olarak varlığını göstermiş durumdadır. Bölgesel çapta ise Barzani’nin Irak’tan koparak TC’yle yakınlaşmasının önüne geçildi ve şimdi IŞİD’e karşı operasyonel süreçler dayatılarak RTE’nin ayağının altındaki sünni islam halıyı çekecek son hamleler geliştiriliyor. Tezkere ve IŞİD’e karşı koalisyona TC’nin dahil edilmesindeki emperyalist ısrar bunun gereğidir. Yoksa IŞİD’in emperyalizm tarafından orta vadeli bir enstrüman olarak yaratılmasından başka, peşmerge, Irak ordusu, şiilerin ve Esat’ın katkısıyla emperyalist hava gücünün IŞİD’i istenilen ölçülerde tutacak askeri bir yeterliğe sahip olduğu ortadadır.

Burada emperyalizmin bölgesel planlamaları ile Türkiye’nin bu planlara uygun kullanımı arasındaki ilişki önemlidir. ABD emperyalizmi yeni Ortadoğu macerasında hata yapmamaya özel önem gösteriyor. 1 Mart tezkeresinin acılarını Ekim tezkeresiyle aşmak üzereyken, dış politika analizcilerinden öğrendiğimiz kadarıyla tam da İncirlik kullanımını daha gelişkin anlaşmalara bağlamanın arifesinde TC’yle bir gerilim yaşamamanın bedeli olarak Biden’a özür diletmekte tereddütsüz davranması bu hassasiyetin yüksek ölçüsünü gösteriyor. Çünkü bir taraftan İngiliz basınında manşet olduğu ve en son Alman İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi emperyalistlerin Türkiye’ye ihtiyaçları stratejik bir değer taşıyor. Ancak diğer taraftan, mevcut haliyle, bu ihtiyaçla, keza bölgede emperyalizmin temel dayanakları olan Mısır ve İsrail devletleriyle arasında sorun olan ve uluslararası sermaye tarafından “hokkabazlığı” tescil edilmiş RTE egemenliği arasında optimumun bir dengenin sürdürülmesinin riskinin çok yüksek olduğu görülüyor. Hele ki emperyalizmin bölgeye yönelişi yeniden Suriye ve İran gündemlerine doğru kaymaktayken..

Tezkere’nin yabancı askerlere ilişkin maddeleri itibariyle yenilenmesi 2003 BOP operasyonunun yeni bir versiyonuyla karşı karşıya olduğumuzun bir kanıtıdır. RTE, IŞİD’e yönelik bir girişimin kendi bölgesel ve haliyle ülke içi egemenlik koşullarını zora sokacağını gördüğü için bir taraftan acente bir sınıfın temsilcisi olarak emperyalizme boyun eğerken diğer taraftan taahhütlerini esnetmeye çabalıyor. Kârı “kaçak kat”ta gören müteahhit eğilimleriyle emperyalizmin isteklerine göre  hazırlanan Tezkere’yi aynı zamanda Kürt devrimi üzerine ve kendi geleceğini garantileyecek sömürge Kürdistan’ı korumak adına tampon ve askeri işgal gerekçelerine uygun hale getirdi.

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi küresel/bölgesel süreçler emperyalizmin bu tür bezirgan manevralara yönelik tölerans payını giderek daraltmaktadır. Kobane devrimi karşısında emperyalist odaklarda Türk hükümetine verilen görevlerin yerine getirilmemekte olmasının şikayet konusu olması RTE’nin içine itilmekte olduğu kavşağın ön habercisi durumundadır. Biden özür dilemiştir ama Ankara da Salih Müslim’i davet etmek zorunda kalmıştır.

Bu gelişmeler itibariyle söylenebilir ki, AKP/RTE iktidarı ya IŞİD’e karşı operasyonlara bir düzeyde katılım sağlayarak kendi siyasal geleceğinin önemli bir kavşağı olacak 2015 seçimlerine siyasal ve ideolojik desteklerinden yoksun olarak girmeyi ve haliyle emperyalistler tarafından kendisine uygun görülen bir sonu yaşamayı tercih edecektir ya da bütün bu açmazlar karşısında kendi Sedan’ını yaratmak adına sömürgeci Kürt savaşını, ister tampon girişimiyle, ister Kandil operasyonlarıyla elinden geldiğince yükseltmeyi tercih edecektir.

RTE iktidarı bu Tezkere’yle ve emperyalist karar vericilerin yönlendirmesinde kendi tükenişinin yollarından birini seçmek özgürlüğünden daha fazlasına artık sahip olmadığını belgelemiş durumdadır. En yakın halka içindeki tartışmaların açığa vurduğu panik havası RTE iktidarının her ara sınıf gibi kendi siyasal ömrünü doldurmak üzere olduğunu gösteriyor.

Burada Türkiye solunun taktik yönelimi, Sedan’ın arkasını burjuvazinin iktidar rönesanslarına kapatarak halk potansiyelini yeni komünlerin kuruluşuna sevk eden devrimci bir mevzileniş olmalıdır.

Bunun yolu Kürt devriminin kendi işbirlikçi ayak bağlarından kurtulacağı, Türkiye devriminin ise sistem payandası olmaktan çıkarak proleter bir devriminin peşinde koşturacağı yeni bir devrimci blok düzeneğinin kurulmasıdır.

 

KRİZ ve DEVRİMCİ ZORLAMA

 

Referanduma çok kalmadı.

Basın her gün sonucun “hayır” çıkacağına dair haberler veriyor. 7 Haziran seçimlerinden bu yana gerici faşist iktidar terörü altındaki toplum muhalefeti böyle bir sonucun moral keyfini daha şimdiden yaşar durumda. Kürtler, kadınlar, gençler ve aydınlar iktidara karşı her gün daha cesaretli, daha katılımlı bir itiraz yükseltiyorlar.

Elbette bundan önceki seçimlerde bolca yaşandığı gibi kimi oy sahtekârlıklarıyla bu referandumda da ters bir sonucun çıkması gene mümkün.

Bu durumda, hangi sonuç çıkarsa çıksın, devrimci güçlerin, yükseliş trendine giren kitlesel moral motivasyonun bir kez daha geriye düşmesine asla müsaade etmeden toplumsal eylem ve muhalefeti olabilen en ileri devrimci demokratik mevzilere taşıma görevi şimdiden belirginleşmiştir ve bu onların siyaseten varoluşlarının gerekçesidir.

Trump sonrası emperyalist dünya dengeleri, bunların bölgeye yansımaları ve bu büyük çerçevelere göre Türk oligarşinin yeniden yapılandırılmasına yönelik vazgeçilmez programın taşıdığı ve yaratacağı çelişkiler Türkiye devrimci hareketine ve proletaryasına bu ileri atılım için gereken yeterlikte nesnelliği sağlayacaktır.

Bu hesabın sağlaması kolaydır:

Kendi içlerindeki onlarca mikro çelişme ve çatışma konusu dışında salt konjonktürel ana hatlar itibariyle konuşacak olsak bile; diyelim ki “evet” sonucunda, gerici faşist Türk diktatörlük ne Suriye ve Irak sahasındaki sünni toplumu, Amerika ve özellikle Avrupa’daki cihatçı saldırıların gösterdiği gibi, dengeleyecek bir odak olabilir, örneğin Mısır’la bir sünni ekseni oluşturabilir, ne de Rojava’da devletleşmiş Kürt varlığıyla ve de haliyle bakur Kürdüyle çatışmasız yaşayabilir ve böylece uluslararası emperyalizmin bölgede Israil’le birlikte stratejik ihtiyaç duyduğu bir Türk-Kürt hattı üzerinden İran’a cephe oluşturabilirler.. Daha önce denendiği gibi yine darbeli suikastli kısa devre çözümler gündeme gelmeyecek olursa uluslararası emperyalistlerle bölge devlet ve halklarının gerici faşist TC iktidarıyla verili çelişkileri bütün baskı ve teröre karşın emekçi, alevi, kürt, kadın, aydın ve gençlik toplum muhalefetinin yükselmesini ve patlamalara yönelmesini sürekli kışkırtacaktır.

“Hayır” çıkması koşullarında ise, toplumsal muhalefet uzun yıllardır terörü ve baskısı altında acı çektikleri bir iktidarın, bir siyasal atmosferin derhal değişmesini hırsla talep edecek ve bu değişimin beklentisine girecektir. Oysa toplum muhalefetinin en iri partisi olarak CHP, daha şimdiden bu toplumsal beklentiyi gidermek üzere ajitasyona başladı, bile. İki günde bir hükümetin ve Erdoğan’ın meşruiyetini vaz eden açıklamalar yapıyor. Bu yaklaşım, iktidar cephesinden aynı tür açıklamalarla güçlendiriliyor. Biliyorlar ki, eğer “hayır” motivasyonuyla yığınlar siyasal hayatı kendi isteklerine göre düzenlemeye kalkarlarsa bunun önünde ne AKP’nin gericiliği, ne CHP’nin devletçiliği, ne de oportünistlerin liberalizmi duramaz. Bu yüzden bu potansiyel kitle şiddetini daha doğmadan, şimdiden söndürmeye, burjuva yasallığının çerçevesine gömmeye çalışıyorlar. Kılıçdaroğlu’nun, RTE’nin ve B. Yıldırım’ın bu yollu konuşmaları belki henüz farkında olmadığımız potansiyel gücümüzün varlığı hakkında en güçlü kanıtlardır.

Ve elbette her iki sonuç düşük büyüme oranları, yabancı sermaye kaçışı, yüksek döviz kurları, kredibilitenin “çöp” düzeyine çekilmesi, yüksek işsizlik gibi büyük ekonomik sorunların çarpımıyla izlenmelidir.

Haliyle açıktır ki, Türkiye devrimci hareketi bu potansiyel birikimi devrimci tarzda açığa çıkarmayı başarırsa ülkenin yeniden ve daha devrimci Haziran’lar yaşama olasılığı oldukça yüksektir.

Burada sorun, mücadelenin bağrında geliştiği bu nesnelliklere tekabül edebilecek öznelliklere sahip olup olmadığımızda ya da bu öznellikleri geliştirip geliştiremeyeceğimizdedir.

Bugün Türkiye devrimci hareketi Gezi Haziranı sürecinde sahip olduklarından çok daha ileri örgüt ve mücadele imkânlarına sahiptir. Her şeyden evvel, Türkiye ve Kürdistan devrimleri arasında daha önceleri görece gevşek olan ilişki ve koordinasyon bugün HBDH bayrağı altında daha disipliner ve organize bir eylem ve faaliyet çizgisine kavuşmuş durumdadır. Referandum ve sonrası süreç itibariyle bu disiplin ve organizasyon düzeyinin daha da geliştirilip sıkılaştırılacağı açıktır.

Ve elbette Gezi ve arkasından gelen Kobane direnişinin Türkiye devrimci hareketinde yarattığı diriliş ve bu dirilişin Rojava devriminde DAIŞ’e karşı savaşla gelişen devrimci savaş örgüsünün, bilgi ve yeteneğinin giderek Türkiye sahasına doğru akmakta oluşu..

Bugüne kadar bu akışın çok güçlü izleri oluşturulamadıysa da belirtilmelidir ki kitle eyleminin kabarışını getiren her esinti hem devrimci savaşı da yükseltecektir hem de devrimci savaşın kitle eylemini yükseltici etkisini artıracaktır.

Gezi Haziranı’na kıyasla bugün sahip olduğumuz kendiliğinden ve çok önemli bir diğer avantaj keza Gezi başkaldırısı tecrübesine sahip olmamızdır. Elimizdeki en büyük tecrübe sistem aygıtlarının yanı sıra oportünistlerin ve liberallerin kitle eylemini pasifize etme amaç ve tarzlarına dair gözlem ve değerlendirmelerimizdir. Önümüzdeki dönemde devletçi sosyal demokrasinin, liberallerin ve düzen solcularının önümüze çıkaracağı bütün engeller bizim aşmamız içindir. Devrimin artık bu tür engellemelere karşı şerbetli olduğu, hazır olduğu varsayılmalıdır.

Konu hazır olma’ya gelince bütün düzen solcularının ağız birliği ederek birleştiği biricik konu sol güçlerin gündemdeki kaosu, çelişki ve çatışmaları proletarya ve halklar lehine çevirmeye hazır olmadığı ve açmazlar içinde boğulduğu belirlemesi oluyor. Hem de bu tür ifadeler gerici faşist iktidar bütün hatları ve imkânlarıyla bir “iç savaş” söylemi ve propagandası geliştirirken ifade edilebiliyor… Bu durumda, eğer bir fayda umuyorsak şayet, bu aciz ve yılgın solculara niçin hazırlıksız oldukları, niçin hazırlanmadıkları hemen sorulmalıdır.

Aslına bakacak olursanız AKP-RTE iktidarının bugünleri daha 2010 referandumundan beri bellidir. Ancak oportünistler ve liberaller gizli açık “yetmez ama evet”çilikleriyle statükonun havuzlarında eyleşmeyi o kadar benimsediler ki nihayetinde Gezi Haziranı olduğunda kalkışmayı kontrol altında tutmada; Kobane direnişi ve Rojava devriminin yükselişi gündeme geldiğinde RTE’nin başına bela olmasın diye “anti emperyalizm” salavatlarıyla devrimin yenilgisi için duacı olmada hemen görev aldılar.

Bilinir ki, devrimde gözü olmadığı için her aşamada devrime hazırlıksız yakalanmak oportünizmin tabiatı gereğidir. Düzenin kalıcılığı ise onun yerleşik bilincidir. Bu bilinç, üzerine yürümek için sistemin boşluklarını keşfedecek bir öngörü gücü taşımaz. Bunun yerine,  yeri zamanı geldiğinde devrime karşı sistemin bu tür boşluklarını doldurmayı anın görevi olarak belirleyen bir davranış öncülüdür.

Önderlerimiz, bir siyasetin ne olduğunu anlamamız için o siyasal yapının hataları, eksiklikleri karşısında aldığı tavra bakmamızı öğütlüyor, bizlere.

Bu öğüt itibariyle, yakın geçmişinde Gezi Haziranı, güncelinde Kobane ve Rojava devrimi gibi deneyler yüklü olan bir süreçte kimi siyasal yapıların bugün hala hazırlıksızlığı çaresizlik ve acizlik gerekçesi olarak ileri sürmeleri bize sadece onların oportünizmini, devrim kaçkınlıklarını gösterir ve kanıtlar.

Oportünistlerin ve düzen solcularının referandum sonrası konjonktürde giderek yoğunlaşacak devrim nesnellikleri karşısında yükselttikleri bu tür çaresizlik ve acizlik yaveleri birer yakınma değil, sömürücü ve sömürgeci sisteme bağlılık yeminleri, devrime ve halklara karşı sinsice yönelttikleri düşmanlık şiarıdırlar.

Gene önderlerimizin kavlince, “savaşıyorum, o halde varım” diyenlerin işiyse devrim, önümüze açılmakta olan kriz konjonktüründeki konum ve davranış, oportünistler ve düzen solcularıyla sağlanacak ortalamalar üzerinden değil proleter devrimci doğrular ve tarzlar üzerinden inşa edilmelidir.

Sistem krizini sadece proletarya ve emekçi halkların düzenden kopuşunun bir momenti olarak değil, aynı zamanda proleter devrimci siyasetin küçükburjuva ve burjuva sosyalizmlerine egemenliğinin bir momenti olarak da değerlendirmeyi başarmalıyız.

Ali Efe

24.03.17

Rojava

BİRLEŞİK DEVRİM HAREKETİ VE DİKKAT ETMEMİZ GEREKEN KİMİ KONULAR

HBDH’nın kurulmasıyla Türkiye devrimci hareketinin tarihinde yeni bir dönem açıldı.

Her geçiş döneminde olması gerektiği gibi, HBDH da, eskinin sorunlarının yanı sıra kendini gerekçelendirdiği yeninin sorunlarını da aşmakla yükümlüdür.

Bu, birinci olarak, eskiye örgütsel ve mücadele tarz ve yöntemleriyle müdahale ederek; ikinci olarak, yeniyi siyasal hedef ve sloganlarıyla tarif ederek yapılacaktır.

Birincisi şudur:

Bilindiği gibi Türkiye devrimci ve sosyalist hareketinin tarihinde örgüt ve mücadele tarz ve hedefleri açısından kendi özgünlükleriyle karakterize olan bazı dönemler mevcuttur. Devrim tarihimize ilişkin olarak başka çalışmalarımızda daha ayrıntılı değerlendirdiğimiz bu kapsamı konumuza ilişkin kısmıyla kısaca özetleyecek olursak şöyle diyebiliriz:

1920 kuruluşuyla oluşan birinci dönem Bolşevik devrimin etkisi ve gelişmesine göre klasik tarzda şekillenmiş, ideolojik ve teorik ortodoksisinin yüksekliğinin yanı sıra proletaryanın ülke gerçeğindeki düşük profili itibariyle sönük bir siyasal düzey oluşturmuştur.

İkinci dönem ise, Türkiye’nin özgün bir devrim gerçekliği olan aydın gençliğin 60’lardaki dünya konjonktürüne koşut olarak hızlı ve yüksek bir devrimci siyasal pratik geliştirmesiyle karakterize olmuştur. Bu dönem esas olarak 80 sonrası devrimci zorlamaların 90 başlarında devlet terörüyle bir kez daha tasfiye edilmesiyle pratik olarak; uluslararası sosyalizmin çözülmesiyle de ideolojik ve siyasal olarak etkin bir düzlem oluşturma gücünü yitirmiştir.

Böylece, Türkiye devrimci ve sosyalist hareketinin tarihinde, geçmiş yenilgileri kendi varlık sebebi sayan oportünist ve liberal solun egemenlik süreci öne çıkmıştır. Bu öne çıkış, özellikle yenilgili süreçlerinde Türkiyeli devrimci mücadelenin moralini ayakta tutan Kürt özgürlük hareketi bünyesinde Öcalan’ın tutsaklığı ve reformist ve post modern paradigmal değişikliklere yönelinmesiyle iyice pekişmiştir. Bu dönem devrimci/sosyalist siyasal tarihimizin oportünist karakterli üçüncü dönemini oluşturmuştur.

Bu dönemin bizim için özel bir anlamı vardır; Devrimci Karargâh kendi varlık nedenini bu oportünist üçüncü dönemin inkarında bulmuştur.

Bu inkârın siyasal yolculuğu itibariyle Devrimci Karargâh, Kürt devriminin 2004’te aldığı 1 Haziran atılım kararlarına Türkiyeli devrimci cephenin tekil bir refleksi olarak Medya Savunma Alanları’nda kurulmuştur.

Devrimci Karargâh’ın kurulduğu andan itibaren öne çıkardığı temel söylem, devrimci-sosyalist hareketin içinde bulunduğu oportünist süreci aşacak yeni bir devrimci atılım sürecinin inşası olmuştur; yani oportünist üçüncü dönemi kapatarak devrimci dördüncü dönemin açılışını önermiştir

Bu amaçlı taktik ve örgütsel önermelerimiz ise Kürt devrimiyle “siper yoldaşlığı”nı ve Türkiyeli ve Kürdistani devrimlerin ortak davranış zeminlerini geliştirmek şeklinde ifade edilmiştir. Bu potansiyel gelişmeleri realize etmek açısından ise, Devrimci Karargâh,  devrimci savaş’ı temel mücadele tarzı olarak önermiş ve uygulamaya koymuştur.

Yılmazkaya yoldaşın komutanlığında Türkiye sol ortamında gündemleştirilen taktik tarz ve örgüt önermelerimiz, yoldaşın Bostancı direnişiyle bayraklaştı. Bu moment oportünist üçüncü dönemde bir yırtılma momenti idi. Ne ki, Devrimci Karargâh bu momenti yeterince derinleştirme, bir sürece dönüştürme gücü gösteremedi.

Bugün AKP-RTE diktatörlüğünün en çekirdek daralma üzerinden bütün muhaliflerine karşı gösterdiği yaygın şiddet, o dönem, şimdi AKP-RTE’nin yanında bulunmayan Cemaat’in, liberallerin, yasalcı bütün düzen solcularının desteği, gizli açık onayı ve ideolojik-siyasal paylaşımlarıyla doğrudan Devrimci Karargâh’a yöneltildi. Altından kalkamadık. Sol sosyalist zeminde kuşatmayı yeterince yaramadık.

Ancak gelişmelerin kendi öncü hamlemizi gerekçelendirdiğimiz konjonktürel analizlerimize uygun seyri örgütsel daralmamızı aşkın bir şekilde mücadele çizgimizin koyulmasına ve çoğalmasına yol verdi. Kürt özgürlükçülüğünün “barış ve çözüm” yönelimiyle güçlenen liberal ve oportünist siyasal atmosfer altındaki sol sürece yapılan Yılmazkayacı müdahalenin etkileri neredeyse silinmek üzereydi ki önce Gezi Haziranı, ardından Kobane direnişi yeni sol sürecin devrimciliğe olan ihtiyacının altını yeniden çizdi. Devrimci Karargâh’ın “siper yoldaşlığı” çağrısına sağır kalmayı tercih eden Türkiye solu Rojava devriminin çağrısına kayıtsız kalamadı.

Bu bizim taktik önermelerimizden ilkinin aşılması anlamına geliyordu. “Siper yoldaşlığı” çağrısı Rojava devriminde artık Türkiye devrimci hareketine ait politik bir tutum haline gelmişti ve bu tutum Gezi Haziranı ve Kobane direnişi sonrasında hiçbir tutamağı kalmayan oportünist ve liberal üçüncü dönem solculuğuna alternatif bir çizgi oluşturmaktaydı.

Bununla birlikte kendini örgütsel bir düzeye çıkaramayan bir çizginin, keza kalıcı siyasal düzeyler oluşturamama riski de mevcuttur. Örneğin Türkiye devrimci hareketlerinin 80-90 arasında Bekaa’daki mevcudiyeti bu riski yaşamıştır. O dönem Bekaa’da bulunan Türkiyeli örgütler tek tek oligarşiye karşı önemli mücadeleler örgütlemişlerse de kendi aralarında yaratamadıkları mücadele ortaklığını düşman karşısında yenilgin kader ortaklığında yaşamışlardır. Bu yenilgilerin ardının oportünist ve liberal sol şekillenmeyle geldiğini zaten biliyoruz.

Türkiyeli devrimin Rojava yığınağının da aynı riski yaşamaması için yapılan kimi temas ve tartışmalar ise çok yetersizdi. Bu yetersizliğin Kürt devriminin özyönetim direnişiyle yükselttiği mücadele moraliyle henüz hissedilmediği koşullarda Kürt devriminin “Birlik” çağrısı geldi. Başkasından gelmesi mümkün değildi. Özyönetim direnişleri için metropol alanlarda kayda değer bir mücadele yürütme gücünde olamayan Türkiyeli devrimci örgütlerin varlığında böyle kapsamlı bir örgütlenme düzeyini, “oluşturma” iradesiyle önerme hakkı ve imkanı yalnızca PKK’de vardı. Öncülük buydu. PKK inisiyatifini kullandı; HBDH kuruldu.

Artık Türkiye sol/sosyalist siyasal alanında oportünist BHH’ya karşı devrimci BDH var.

Artık “Erdoğansever” Kürt burjuvazisine yaslanılarak yürütülen “düzensever” liberal sol siyasete karşı devrimci BDH var.

Bu gelişmeler Devrimci Karargâh’ın gündemleştirmeye çalıştığı oportünist üçüncü dönemin aşılarak yerine devrimci dördüncü dönemin inşasına örgütsel ve siyasal düzeyde geçilmiş olduğunu gösteriyor.

Bir dönemin aşıldığı ve yeni bir döneme geçildiği açıktır ama bununla birlikte, bu geçişin başlangıç evrelerinde hala geçişe ait zaaf ve risklerin canlılıklarını koruduklarını unutmamak gerektir. Bunu gene en somut şekilde Kürt devrim süreci üzerinde gözlemleyebiliyoruz. Bilindiği gibi Kürt devrimi 93’ten beri süren üçüncü dönem siyasetini 2011’de dördüncü stratejik dönem tanımıyla devrimci halk savaşı evresine yöneltti. Buna rağmen bu geçiş öncel evrelerin tarzlarıyla birlikte gelişti. Ancak 2012-15 barış ve çözüm süreci nihai açmazlarıyla tüketildikten sonra, yani öncü irade toplumsal temelde bir siyasal kabule ulaştıktan sonra dördüncü dönem bütün siyasal tarzların belirleyicisi olarak öne çıktı.

Türkiye’de de sınıf mücadelesi başta proletarya olmak üzere emekçi sınıfların devrimci mücadelesi olarak öne çıkıncaya değin mücadelede üçüncü döneme ait ağırlıklar görmek mümkün olacaktır. Proletaryanın ve emekçi kitlelerin devrimci siyasetinin öne çıkması ise yığınlar üzerindeki –artık kararsız dengeyi de içkin olan- suni dengenin kırılma sürecine koşut gelişecektir. Bu itibarla Türkiyeli devrimci dördüncü dönem özelliklerini egemen kılabilmek için mücadeleyi devrimci savaş tarz ve yöntemleriyle yüklemek kaçınılmazdır. Bu görevden geri düşüş, üçüncü dönem siyasetinin yani oportünist ve liberal solun artık egemen olamasa da zaman zaman yeniden ağırlık oluşturmasına yol verebilir. “Birleşik devrim”i devrimci savaşla hareketlendirmek devrimci mücadelenin bu dönemki taktik faaliyeti olmalıdır.

Bu uzun pasajlar sonrasında konunun tasnifini yeniden toparlayabilmek için söyleyecek olursak, HBDH’nın kurulmasıyla birlikte yapılması gereken iki stratejik vurgudan birincisi devrimci dördüncü dönemin ağırlığının mücadeleye devrimci savaş tarz ve yöntemlerinin yüklenmesiyle orantılı olacağı hususudur ki, bu konu birinci stratejik vurguyu sadece Türkiye devrimci hareketine ait kılar.

İkinci stratejik vurgu ise birleşik hareketin bütün bileşenlerine, yani Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin örgütlerine yöneliktir. Bu haliyle ikincisi mücadelenin verili AKP-RTE egemenliğini aşkın olarak düşünülmesi ve planlanmasıdır.

AKP-RTE iktidarı öylesine zayıf temeller üzerinde iktidar oldu ki onun iktidardan alaşağı edilebileceğine dair, zaman zaman kolay umutlara kapıldık. Ama her umutlanmamız, belki onun iktidar güçlerinin daralmasıyla, ittifaklarından sıyrılmasıyla ama buna karşın düzen egemenliğini daha da güçlendirmesiyle sonuçlandı. Gezi Haziranı’ndan beri AKP-RTE iktidarına yönelik bu dalgalanmaları sık yaşadık

Ancak son günlerin gelişmeleri öncekilerden daha yüksek perdelidir, sanki. Örneğin Obama’nın Erdoğan’ı aşağılayan değerlendirmeleri, eş zamanlı olarak Amerika’nın Türkiye politikasını belirlemede kesinliği tartışılmaz olan “emekli” elçilerin gösterdiği yön ve hatta denebilir ki kimi başka bazı gerekçelerin yanı sıra Amerika’nın RTE’ye karşı hamlesinin de önünü açmaya yarayabilecek şekilde Rusya’nın Suriye’den “çekiliyor gibi” yapması… çünkü biliyoruz ki 10’lu yılların başlarından beri gündemde tutulan “eksen kayması”na rağmen uluslararası emperyalizmin RTE’ye yönelik hamleleri – Türkiyeli toplum muhalefetinin hiçliğinin ve Kürt burjuvazisinin Erdoğansever Ankara politikalarının ötesinde- ya Guta saldırısı gibi ya da Ukrayna krizi gibi bölgesel gelişmelerle askıda kaldı. Ve şimdi Suriye’de kısmi ateşkesler ve bölgesel yönetim oluşturmayla gelişen süreç, 12 Eylül’ün temel gerekçelerinden biri olması haliyle Hilafet konferansı ve daha önemlisi 1 Kasım seçimlerinden sonra Erdoğan’a yaltaklanmayı temel politika tutturan geleneksel finans kapitalin, Erdoğan’ın gayrı meşru ilan etmesine aldırmadan HDP’yi ziyareti kıyamet alametlerinin iyiden iyiye biriktiğini gösteriyor. Bu nedenle siyasal mevzilenmeyi taktik yoğunlaşma adına da olsa AKP-RTE merkezli yapmanın bizi yakın gelecek politikalarına karşı hazırlıksız kılma ihtimali oldukça yüksektir.

HBDH adına yapılan ortak ve tekil açıklamaların AKP-RTE odaklı olması bizi bu uyarıyı yapmaya yöneltiyor. Ama daha da önemlisi AKP-RTE eliyle uygulanan bölgesel politikaların ve elbette bunlara bağlı olarak TC siyasal düzlemindeki düzenlemelerin salt AKP-RTE’ye ait sanılıyor olması bizi daha da endişelendiriyor.

Burada kısaca yapılabilecek belirlemeler çerçevesinde söyleyecek olursak, her şeyden önce çok yaygın kullanılan “AKP-RTE’nin Suriye politikası iflas etti” mottosu önemli bir yanlışın ifadesidir. AKP-RTE’nin kendine ait bir Suriye politikası yoktur. Suriye’de tekfirci ayaklanma Deyr Zor’da başlatıldığında Erdoğan ve Esad daha aile muhabbeti içindeydiler. Ama Erdoğan nasıl Şangay beşlisine girmekten söz ederken Ukrayna semalarında düşen Malezya uçağının Ruslar tarafından düşürüldüğünü söyleyen ilk siyasi olmuşsa, Esat’la bütün muhabbetine rağmen Esat’a karşı en önde düşmanlık yapan da kolayca o olabilmiştir. Çünkü AKP-RTE bir ara sınıf iktidarı olarak ayakta kalmasının yegâne koşulunun büyük bir bölgesel savaşın aktörü olmasına bağlandığını en iyi görendi ve bu yüzden bütün bölgesel faaliyeti kendi Sedan’ının tetikçisi olmak üzerine kuruluydu. Deşifre olmuş Dışişleri toplantısının içeriğinden Musul hamlesine, Kırım hazırlıklarından İslam Ordusu düzenlemelerine kadar bütün atakları aslında emperyalizmin bölgesel tasarılarının bir parçası olma esasına dayanıyordu, çünkü emperyalizmin yeniden şekillendirmeye çalıştığı Ortadoğu’da sünni şekillenme TC’ye dayalı olarak tasarlanmaktadır ve Kürt-Türk siyasal alanlarının işbirliğine gereksinmektedir. İşte konunun burası emperyalist politikaların RTE üzerinden kayışının attığı yerdir, çünkü AKP-RTE’nin sınıfsal bekası Kürdistan’ın bu iktidara göre sömürge olarak yapılandırılmasına bağlıdır. Yani Erdoğan’ın iflas eden bir Suriye politikasından ziyade emperyalizme ve geleneksel Türkiye finans kapitalizmine rağmen yürürlüğe soktuğu bir Kürt politikası vardır. Bu politikanın niteliğinin ne olduğunu Silopi’de, Cizre’de, Sur’da gördük. Bugünlerde de Nuseybin ve Gever’ de görmekteyiz.

İçinde bulunduğumuz dönemde, emperyalistler açısından bütün bölgesel ve küresel politikalar Amerika’da yeni Başkan görev alana kadar esnek bir zemine oturmuş durumdadır. Ve konu yeni başkan olduğunda, Hillary Clinton’ın Dışişleri görevinden ayrılırken Ortadoğu’da zemin değişikliği önermesinin temel gerekçesinin Ortadoğulu “ittifakların dengesizliği” olduğu ve “topal ördek” Obama’nın da artık asıl görevinin yeni başkan için olabildiğince yolları asfaltlamak olduğu hatırlanmalıdır.

Bütün bu verilerin toplamı itibariyle önümüzdeki dönemin ağırlıklı siyasal ihtimallerinden biri Erdoğansız ama bugüne dek Erdoğan’la bütünleşik anmaya alıştığımız bölge politikalarının, örneğin bölgeye ve Kürdistan’a gene TC merkezli yönelmelerin yeni bir oligarşik denge ve onun uluslararası emperyalist desteği altında yürürlüğe sokulması olabilir.

Türkiye ve Kürdistan devrimleri bu ihtimali görmekte ve tartışmakta henüz tatmin edici bir yeterlilik sergileyemiyor. Birleşik Devrim Hareketi’nin, Türkiyeli ve Kürt emekçi halkları geleceğe ait bu açılımlar ışığında aydınlatması ve mevzilendirmesi insanlık tarihinin bölgede yazılan kaderini belirleyici olacaktır.

Emir Adnan Demirci

16 Mart 2016/Rojava

OPORTUNİST ÜÇÜNCÜ DÖNEMİN SONUDEVRİMCİ DÖRDÜNCÜ DÖNEMİN ÖRGÜTLENMESİ OLARAKBİRLEŞİK DEVRİM HAREKETİ

Devrimci Karargâh’ın uzun yıllardır ajitasyonunu yaptığı devrimsel blok nihayet kuruldu; Türkiye ve kuzey Kürdistan halklarının birleşik devrim hareketi oluşturuldu.

İki ülke, Türkiye ve Kürdistan devrimleri açısından, ama içinde bulunduğu oldukça kötü durum itibariyle özellikle Türkiye devrimi açısından görece çok daha önemli, çok tarihsel bir adım atılmış oldu. Ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak, atılan bu adımı tarihsel bir karşılığı olacak şekilde geliştirmek artık bu bloku oluşturan Türkiye ve Kürdistan örgütlerinin boynunun borcudur.

Hatırlanacaktır; 2011-12 sürecinde, yani Kürt özgürlük hareketinin üçüncü dönem politikalarına son vererek dördüncü stratejik döneme geçiş yapmaya ve bu zeminde devrimci halk savaşını yükseltmeye çalıştığı bir süreçte Kürt burjuvazisinin ve liberal Türk solunun üçüncü döneme uygun “Ankara siyaseti” ve “barış ve çözüm” oyalanmalarına karşı Devrimci Karargâh, böyle bir birleşik devrimci cephenin gereğini vurgulamaktaydı. Ama bizim konumumuzda yeterli olmak mümkün değildi ve dönem üçüncü dönem politikalarına göre şekillendi.

Bu sadece Kürt siyasal sürecinin evreleri itibariyle değil, ondan daha fazla olarak Türkiye sosyalist hareketinin kendi iç devreleri itibariyle böyle oldu. Devrimci Karargâh’ın kendi varoluşunu temellendirdiği şekliyle, Türkiye devrimci hareketinde dördüncü döneme tekabül edecek bir devrimci savaş sürecini geliştirmek mümkün olmadı. Metropollere ait bütün sol siyasal alan liberal sol hegemonya altında taşlaştı.

Ardından Gezi Haziranı ve Kobane Direnişi geldi.

Gezi Haziranı devrimin ve devrimci savaşın yokluğunda, işbirlikçi Kürt siyasetinin “provokasyon” çığlıkları ve oportünist Türkiye solunun “kara mizah”ıyla ile kurutuldu ve söndü.

Kobane direnişinde ise AKP-RTE iktidarının gerici ve sömürgeci despotizmi bütün çıplaklığıyla açığa çıktı. Bir taraftan, Rojava devrimi içinde mevzilenme Türkiye sol hareketinin oportünist üçüncü dönemini açmazlara boğarken diğer taraftan Kürt devriminin işbirlikçi burjuvazi eliyle içinde tutulmaya çalışıldığı oyalama siyasetlerinin sonuna gelindi. Artık ne Türkiyeli oportünizmin ne de Kürt burjuvazisinin siyaset önerme ve örgütleme gücü kalmamıştı. Tam bu dönemde, uluslararası emperyalizmin ve Türk sömürgeciliğinin DAİŞ momentumu ekseninde bölgede ve ülkede geliştirdiği planlarına karşı aynı birleşik devrimci cephe önermesi Devrimci Karargâh tarafından yeniden dillendirildi.

Her ne kadar oportünizm ve işbirlikçi liberal burjuvalar siyaseten geri düştülerse de devrimci yükseliş ortaya çıkan boşluğu dolduracak yeterlikte değildi ve buna bağlı olarak Devrimci Karargâh ya da başka bir öncü örgütlenme, süreci bu temelde domine etme gücünde değildi.

7 Haziran ve özellikle 1 Kasım seçimleri sonrasında AKP-RTE sömürgeciliğinin imha amaçlı Kürt politikasının şiddetlendiğini ve Kürt halkının özyönetim talebine karşı bütün sınıflardan Türk şovenizminin bu yönelime kolayca yedeklendiğini gördük. Bu durumda Kürt devrimi Türkiyeli metropollerde devrimsel bir muhalefet gelişmeden Bakure Kürdistan ve Rojava alanlarında kalıcı bir siyasal kazanım elde edilemeyeceğini temel saptama olarak öne çıkardı. Ardından Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin birleşik çizgisinin inşası bir proje olarak öne çıktı.

PKK’nin bu önerisi Devrimci Karargâh tarafından bölge halklarının özgürlük ve demokrasi mücadelesi açısından son derece tarihsel, çökkün Türkiye devrimciliği açısından ise yüksek derecede heyecan ve umut aşılayıcı olarak değerlendirildi.

Devrimci Karargâh’ın, kendi siyasal planında zaten çoktandır geliştirdiği bu cephesel oluşumun maddeleşmesi için somut tavır alması ikirciksiz oldu.

Daha önce kullandığımız argümanların diliyle yineleyecek olursak, bu gelişme, özellikle kendi “Ağustos bloku”nu Birleşik Haziran Hareketi adı altında toparlamaya çalışan Türkiyeli oportünizme karşı Türkiyeli devrimin kendi Prag konferansını özgür Kürt dağlarında Birleşik Devrim Hareketi olarak örgütlemesi olarak görülmelidir. HBDH, emperyalist ve sömürgeci savaş koşullarında Türkiyeli ve Kürdistani emekçi halklara gösterilen çıkış hattı ve mevzilenme zeminidir.

Devrimci Karargâh literatüründe yeri geldikçe ifade edilmiştir; Ortadoğu sınıfsal şekillenmelerin ve sınıfsal davranış karakterlerinin keskinleştiği tarihsel süreçleri yaşamakta yavaş kalan bir coğrafya olarak tarih lokomotifinin kendisini ileri istasyonlara taşıyacak öznelerle buluşamadığı sürece aynı istasyonlara defaten uğradığı bir siyasal düzlem alanıdır. Bu nedenle, Dr. Hikmet’in belirttiği gibi, özellikle modern tarihe geçiş dinamikleri itibariyle batıda ortaçağ tek iken doğuda çok ve tekerrürlü bir tezahür göstermektedir.

Bundan beş-altı yıl önce yakalanan moment verili öznelerce değerlendirilemediğinde tarih treni benzer koşullu momenti yine verili öznelerin önüne getirmiştir. Ama özellikle metropollerin sessizliği ve kuzey Kürdistan direnişinin tedirgin edici eksiklikleri göz önüne getirildiğinde her tekerrürün olumsuz aşınmalarla yüklü olduğunu da görmekteyiz.

Şimdi moment yakalanmış görünüyor.

Kürt devrimi bu kez momenti tarihsel bir aşamaya dönüştürecek hamleyi yapmış durumdadır.

Ve Türkiye devrimci hareketi 2012-15’in bütün liberal aşınmalarının, düzen solculuğunun bütün alışkanlıklarının barikatını aşarak bu yeni momenti devrimcileştirmek için hem Kürt devrimiyle hem de ondan öte, birbirleriyle el ele vermiş durumdadır.

Gelinen aşama son derece stratejik ve son derece tarihseldir.

Hakkını vermek, hem kendi tarihiyle hem emperyalizmin ve sömürgeciliğin artık topyekûn bir savaşa döndürmeye yöneldiği konjonktür gerçeğiyle mücadele etmeyi yani ağır mücadele koşulları içinden başarıyla geçmeyi gerektiriyor.

Bu sıkıntıların izlerini daha yolun başında ortaya çıkardığımız belgede bile görmek mümkün. “Birleşik Devrim” zarfını bir antifaşist blok mazrufuyla doldurmak; AKP’ye karşı mücadeleyi, sanki biraz onu ayakta tutan emperyalizm ve oligarşiden arındırılmış bir zeminde ele almak ve hele sömürgeciliği hiç anmadan Kürt toplum muhalefetiyle yanyanalığı stratejik bir bağlama oturtabileceğimizi düşünmek bir miktar sorunlu görünse de, mücadelenin içeriği, şimdi bu tür sorunları sorun etmekten uzak, kısa vadeli hedefleri ortaklaştırmakta yeterli bir netliği önümüze koyabilmektedir.

Bu nedenle ünlü deyişin tekrarı bu günkü konumumuzu açıklamakta oldukça yeterli olmaktadır. Birleşik Devrim Hareketini oluşturmakla atılmış olan pratik adım bugün bir düzine programdan daha işlevli durumdadır. Türkiye ve Kürdistan devrimcileri bu pratik adımı atma gücünü gösterebilmişlerdir. Şimdi bu pratik adımı gereksindiği tarihsel içeriğe ve işleve oturtmak önümüzde bir görev olarak durmaktadır.

Emir Adnan Demirci

14 Mart 2016/ Rojava

 

AKP’LİLEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?

 

HDP seçim hükümetine girmeye kararlı.

Bu ne demek oluyor?

Bu tam da DC’nin son süreçlere ilişkin bir değerlendirmesinin sonunda Türkiye devrimci demokratik hareketinin dikkatini çekmek için yaptığı bir uyarıya geçerlilik kazandıran bir gelişmedir.

DC’nin bu uyarısı “bugün bizi umutlandıran kimi gelişmelerin yarının sorunları olabileceği ihtimali” üzerineydi ve devrimin bu ihtimalleri gözeterek mevzilenmesini öneriyordu.

Bizi umutlandıran gelişmelerden biri Rojava devriminin giderek kurumlaşmasıysa diğeri gene Kürt demokratik hareketinin ve onunla cepheleşen Türkiye demokratik hareketinin 7 Haziran seçimlerinde elde ettiği başarı idi.

Bu durumun giderek bir sorun olarak kendini açığa vurması ise, bir yandan Rojava devriminin “Eşme Ruhu” basıncını daha fazla hisseder olmasıyla ve diğer yandan bu basıncın doğrudan bir yansıması olarak HDP’nin, AKP’nin azgın sömürgeci saldırganlığına karşı olağandışı zayıf bir siyaset profili çizmesiyle belirginleşti.

Yetmedi; şimdi AKP-RTE’nin 7 Haziran seçimlerine direncinin bir sonucu olarak ortaya çıkan 1 Kasım seçimlerinin seçim hükümetine her koşulda katılacağını açıklıyor.

Bunu HDP’nin üst üste seçimlerde gösterdiği başarılarını ve koalisyon arayışları sırasında yürüttüğü silik politikayı gerekçelendirdiği “Türkiyelileşme” yaklaşımı ile açıklamak mümkün müdür?

Elbette değildir, çünkü Türkiye denilen siyasal yapının iki temel partisi CHP ve MHP, RTE’nin zorunlu kıldığı seçim hükümetine katılmayı reddetmiş vaziyetteler.

Oligarşik Türkiye’nin, oligarşinin iki politik kurumu tarafından bile reddedilmiş ve meşruiyet sorununa sokulmuş bir seçim hükümetine katılmama tavrının Türkiyelileşme politikasında herhangi bir uyumsuzluk göstermesinden söz edilemez.

Sadece AKP Türkiye’sine ait bir siyasal platforma dahil olmanın “Türkiyelileşme” politikasının bir sonucu olması düşünülemez. Bu olsa olsa AKP’lileşme politikasına ait bir yönelim olabilir, ancak.

Bu tavır, siyasal ağırlığını HDP üzerinden, artık PKK’ye rağmen ileri çıkarmaya yönelen Kürt burjuvazisinin hala AKP’yle sürdürebileceğini sandığı işbirlikçi çizgisinin bir sonucudur. Ve Kürt burjuvazisinin bu tavrı, PKK’nin devrimci çizgisini kuşatmaya çalışan uluslararası emperyalizmin ve yerel sömürgeci güçlerin temel yönelimidir. Bu nedenle AKP’ye karşı uluslararası merkezlerde bile HDP’nin AKP’yi arkalayan bir çizgi izlemesine stratejik bir itiraz getirilmediği gibi onay da verilmektedir. Bunun iki sonucu beklenecektir. Birincisi bölge devrimi kapsamındadır. Kuzey’deki Kürt siyaseti üzerinden “Eşme Ruhu” güçlendirilerek Rojava devriminin kontrol altında tutulmasına çalışılacaktır.

Diğeri ise Türkiyeli siyasal süreç açısından özellikle önemlidir.

Klasik Türk sömürgeciliği PKK’nin 30 yıllık savaşı sonrasında kuzey Kürdistan topraklarından püskürtülmüştü. AKP ise Türk sömürgeciliğini islamcı burjuvazi üzerinden yeniden yapılandırmaya çalıştı. “Çözüm” ve “barış” politikalarının oyalayıcılığında geçen on üç yıllık süre sonrasında Kürt devrimi 7 Haziran seçimleriyle AKP sömürgeciliğini de bölgeden püskürttü.

Oysa emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden yapılandırırken kullanacağı TC enstrümanının, devletin ılımlı islam ve devletçi Kürtle harmanlanmasıyla oluşacağını DC yıllardır yazmaktadır. Kasım sonrası, bu siyasal çatının çatılması için koşulların artık iyice olgunlaştığı bir siyasal iklime tekabül edecek görünmektedir. Yeni siyasal kombinasyonun RTE’siz bir AKP+CHP ve HDP katılımıyla oluşturulmak istendiği şimdiden görülebilmektedir.

Bu nedenle HDP liderliğinin yeni seçim sloganını “iktidar” yürüyüşüyle ilişkilendirmesi tesadüfi ve salt ajitatif değildir.

Liberallerin bugünlerde HDP-PKK politikalarını karşılaştırarak PKK’nin devrimci direniş politikasının Kürt halk çıkarlarına aykırı ve sömürgeci devlet politikalarıyla uyumlu olduğuna ilişkin demagojik söylem ve propagandalarını yoğunlaştırmaları da tesadüfi değildir.

Uluslararası ve ülke egemenlerinin Kürt halk muhalefeti üzerinde bugün etkin olmasını istedikleri çizgi HDP üzerinden yükselmekte olan Kürt burjuvazisinin işbirlikçi politik yönelimidir.

Türkiye sol, demokratik ve sosyalist muhalefetinin, Kürt sorununun liberal burjuvazinin programına dâhil edilmesiyle birlikte Kürt sivil siyasetine daha yakın bir çizgi izlemeye başladığını biliyoruz.

Ama artık bu siyasal yakınlığın kendi siyasal hassasiyetleri ve refleksleri içine Kürt burjuvazisinin işbirlikçi yönelimlerine karşı tepkilenmeyi de içeren bir uyanıklığı katması gerekmektedir.

Kürt devrimi ve demokratik halk muhalefetiyle enternasyonalist bir dayanışma gösterebilmenin doğru tarzlarına yönelebilmek için PKK ve KCK kurmaylarının uyarıları dikkate alınmalıdır.

HDP’nin Kürt toplum muhalefetinin kitlesel etkinliğini yedekleyerek batılı orta sınıfların ve emekçi muhalefetini sisteme entegre etmenin bir siyasal aracı olarak, 80’den beri varlığı sadece bir künyeye dönüşen sosyal demokrat siyasetin eksikliğini gidermek üzere yapılandırılan bir parti olduğunu daha kuruluş sürecindeki değerlendirmelerimizde tarif etmiştik.

Ve keza bu ihtiyacın yaşanmakta olan post neo liberal dönemin bir siyasal tezahürü olarak  halk muhalefetlerinin sistemin rönesansına altlık edilmesine ilişkin siyasal tarzlarla buluşmakta olduğunu da… Bu itibarla şu tür analizler doğrudur; HDP üzerinden küçük çapta Türkiyeli bir Syriza geliştirilmek istenmektedir.

Büyük çapa gerek yok, çünkü toplum alevisinden, kentli modernine, dincisinden, türkçüsüne kadar büyük çapta zaten AKP ve CHP aracılığıyla sistem içinde ve kontrol altında tutulmaktadır.

Ama toplumsal bir muhalefet geliştirebilecek, özellikle Kürt dinamikli ve batılı devrimci demokratik etkilemeye açık kesimler de HDP aracılığıyla kontrol altında tutulmak, emperyalizmin ve oligarşinin politikalarına bağlanmak isteniyor. Buralar bugün sistemin aşil topuğunu oluşturmaktadır.

HDP, bugün halkın haklı olarak öne çıkan “demokrasi, adalet ve barış” taleplerini öne çıkarıyor..

Demokrasi, adalet ve barış politikaları bundan önceki neo liberal saldırı döneminde AKP-RTE tarafından da öne çıkarılmıştı. Halkın bu haklı talepleri AKP-RTE’nin en bayağı demagoji ve yalanlarına karşın muhalif kitleleri “yetmez ama evet” edilginliğinde tutmayı başardı.

Şimdi post neo liberal dönemde halk muhalefeti doğrudan muhalefet sözcüleri eliyle sistemin rönesansında istihdam ediliyorlar. Bu siyaset ve örgütlenme tarzı post neo liberal dönemin alametifarikası durumundadır. İşte Brezilya’da İşçi Partisi deneyiminin geldiği nokta, işte Arjantin’de Kirschner yönetimi, hemen yanımızda Syriza örneği..

Ancak burada şu konu asla gözden kaçırılmamalı ve her defasında öne çıkarılmalıdır:

HDP bu talepleri gündemleştirirken, demokrasi, adalet ve barışı halkın talebi haline getiren baskı, terör ve tahakkümün temel nedeni olarak emperyalizmi ve sömürgeciliği asla siyasetinin ve muhalefetinin başat konusu haline getirmiyor. Sonuçlar üzerinden Kürt toplum muhalefetini dizginlemekle yoğunlaşıyor.

Bu nedenle direnişin metropollere yayılması, metropollerin “Gezi Ruhu”yla eyleme kaldırılması çağrısı HDP’den değil, KCK’den geliyor.

Seçimlerden sonraki süreç bugünkünden daha farklı olmayacaktır.

Ve şimdiden bir kenara not edilmelidir ki bugün ağırlıkla Kürt toplum muhalefeti ekseninde dile getirilen bu talepler sözcülüğü yarın Türkiye’nin metropollerindeki sınıf mücadelesini paralize etmek için de dillendirilecektir. Bugün TC ve Kürt özgürlükçülüğü ekseninde dile getirilen “barış” yarın yoğun sömürü süreçlerine sokulacak proletarya için de “toplumsal barış” yani “sınıflar arası barış” zemininde de telaffuz edilecektir.

RTE sonrası bir döneme hazırlık yapan uluslararası sermayenin hedefinde Türkiye’yi “Yakındoğu’nun Çin’i” haline getirmek vardır. Ve TC’yi Ortadoğu’daki vekâlet savaşlarının birincil aktörü haline getirmek vardır. Kıbrıs’a “barış” için çıkan TSK ve Türk oligarşisi açısından emperyalist yayılmacılığın bu şablon kelime arkasına saklanması şaşırtıcı olmayacaktır. Bugüne kadar sınıfsal çelişkilere asla yönelmeyen HDP, Kürt muhalefetini Türk egemen politikasına bağladıktan sonra ve bağlarken Türkiyeli cılız toplum muhalefetini de oligarşinin ihtiyaçları doğrultusunda iyice etkisizleştiren bir siyasal aktör olarak “stratejik devlet aklı” ve bir Soros projesi tasarlanmıştır.  Bu önlemler eşliğinde Türkiye, hem uluslararası finans kapitalizmin güvenilir bir yatırım alanı haline gelecektir, hem de Soros’un dediği gibi “en önemli ihraç maddesi olan” ordusunu pazara yönlendirmiş olacaktır.

Özetle, Türkiye halklarına AKP eliyle yedirilen çubuk şimdi HDP eliyle masalarımıza konmaktadır.

Açıktır ki egemen burjuvazi toplum muhalefetini kendi sömürü mekanizmalarına dayanak kılabilmek için her aşamada yeni bir siyasal manipülasyon geliştiremez. Ama bu kısıtlılık hali uluslararası burjuvazi açısından bu aşamada dert edilecek bir durum değildir. İki nedenden ötürü: Birincisi, içinde bulunduğu kriz nedeniyle kitlelerin manipülasyonunun ona kazandıracağı zaman ve siyaset imkânının ne kadar altın kıymetinde olduğunu bilmektedir. İkincisi, zaten bu manipülasyonun deşifre olabileceği ve kitlelerin siyasal gerçekleri kavramaya başlayacakları kısa süre zarfında ülkenin ve bölgenin doğrudan bir savaş atmosferine girme ihtimali vardır. Uluslararası burjuvazi hesaplarını bu ihtimale göre yapmaktadır ki o aşamada kitlelerin manipülasyonu değil doğrudan devlete itaat altına alınması esas olacaktır.

Bu nedenle;

80’den beri biriken toplum öfkesinin AKP eliyle sistemin rönesansına altlık edilmesinin ardından,

13 yıllık AKP iktidarı döneminde biriken toplum öfkesinin de yeni oligarşik blokun siyasal egemenliğine altlık edilmesinin önüne geçebilmek,

yani aynı çubuğu ikinci kez yememek için

toplumun demokrasi, adalet ve barış taleplerini doğrudan bu taleplerin hedefi olan TC iktidarına yöneltmek Türkiye devrimci demokratik muhalefetinin birincil siyasal yönelmesi olmalıdır.

Bugüne kadar toplumsal muhalefet adına yaptığımız yığınakların emperyalizmin istismarından kurtarılması ve toplumsal muhalefetin kararsızlığa düşürülmemesi dönemin temel görevlerinden biridir.

Bu nedenle HDP ve önümüzdeki seçim konusunda alınacak tavır bütün ilkesel ve taktik zenginlikleriyle belirlenmelidir.

Örneğin HDP içindeki Kürt burjuva ve Türk liberal solculuğu üzerine inşa edilen Sorosçu çizginin siyasal ve kadrosal tasfiyesini ya da değersizleştirilmesini öngören bir mücadele sathının açılması planlanmalıdır, vb..

Bu konuda Eylül ayı içinde yapılacağı belirtilen DBP kongresinden HDP’ye doğru önemli bir zemin uzanımının gerçekleşmesi beklenebilir.

Ya da böyle karmaşık siyasal gerçeklerin kitlelere anlatımı konusunda zaman ve imkân kısıtlığı söz konusu ise ki öyledir, Ortadoğu’ya özgü ve Kürt siyasetinin ustalaştığı tarzda, elle tutulur aşamalar üzerinden bu yönelim geliştirilebilir. Yani seçimlerde boykot ya da HDP’nin şerhli desteklenmesi gibi bir yayılım içinde ve sürekli iç ve dış muhalefetle emperyalizmin ve bölgesel gericiliğin krizi kendince yönetmesinin bir aracı olarak HDP üzerindeki tasarrufu sınırlandırılmalıdır.

Şurası çok açıktır ki HDP’nin seçim hükümetine girmesi nasıl PKK’nin devrimci atılımına yönelik Kürt kitlelerin desteğinde bir karasızlığa, tereddütlere yol açacaksa önümüzdeki seçimler sonrasında HDP’nin iktidar ortağı yapılması, emperyalizmin TC’yi Ortadoğu’da istihdam politikalarına ve kuzey Kürt muhalefetinin ve batılı yoksul kitlelerin demokratik muhalefetinin suç ortağı kılınması anlamına gelecektir.

Bu siyasal gidişin teşhirinde ve halk kitlelerinin bu siyasete karşı uyarılmasında net ve keskin olunmalıdır.

Emperyalizmin Kürt devrimine yönelik stratejisi onu Bakur ve Rojava’dan kuşatarak ideolojik ve siyasal makasa almaktır.

PKK’nin bu döneminde Türkiye devriminin batılı/metropol alanlardaki muhalefetinin çok stratejik bir anlam ve yerinin olacağı unutulmamalıdır.

Dönemin ihtiyaçlarına ve gelişmelerine göre bir faaliyet organize etmek Türkiye devrimini hızla ülkesel ve bölgesel bir siyasal aktör haline getirebilecektir.

Çünkü, zincirin mukavemeti en zayıf halkasından ölçülüyorsa, Türkiye devriminin siyasal ve tarihsel misyonu da uluslararası ve yerel düşmanın hemen aşil’indeki bir faaliyet alanıyla tanımlanmıştır.

Ali Efe

25 Ağustos 2015

 

YENİDEN PAYLAŞIMIN YENİ AŞAMASI VE YENİ OLİGARŞİK BLOK (II)

(… )

Birinci ve İkinci Neo Liberal Dalgalar ve Post Neo Liberalizm

Türkiye’nin yeni oligarşik blok ihtiyacı aslında birinci neo liberal saldırının kendi sınırlarına kadar ilerleyememesinin bir sonucudur. Birinci küresel neo liberal saldırı 70’lerin başlarında başladı. Latin Amerika’yı ezdikten sonra 70’lerin ortalarında Avrupa’da esti ve 24 Ocak-12 Eylül 1980 uygulamasıyla ülkemizde Özalomics olarak arzı endam etti. Özal, Türk ekonomisinin ödeme sorununu dış müteahhitlik hizmetlerindeki yeni finans kapital gruplarını ve kodaman kent bezirgânlığını oligarşik yapının merkezine getirmeye çalışarak aşmaya çalıştı. Bir zamanlar onlar adına iktidar değiştirecek güçte ilanlar yayınladığı TÜSİAD’ı “İstanbul dükalığı” olarak suçladı.

Birinci küresel neo liberal saldırı her ne kadar SSCB’nin dağılmasının yarattığı ekonomik ve siyasal gündem kaymalarıyla kesilmiş görünse de esas olarak sadece emekçi sınıfların yükselen eylemleri ve küçük ve orta ölçekli sermaye kesimlerinin büyüyen hoşnutsuzluğuyla değil aynı zamanda büyük çapta borç krizi içinde olan periferi ülkelerindeki geleneksel sermaye sınıflarının yeni birikim modeline uyumda gösterdikleri dirençle de karşılaşması yüzünden giderek söndürüldü. Küresel sermaye bu dalganın o ana kadar yarattığı sonuçları devşirmeye yöneldi.

Bu direnç önemliydi, çünkü periferi sermayesinin yapısal sorunlarının büyüklüğünü gösteriyordu. Türkiye uygulamasında önce Özal’ın Cunta sırasında ekonomi bakanlığından alınıp yerine Kafaoğlu’nun getirilmesiyle, sonra ANAP’ın yerine SHP+DYP (bildiğiniz CHP+AP ya da bildiğiniz geleneksel oligarşik blok) iktidarının gelmesiyle kendini gösterdi.

Birinci neo liberal dalganın küresel çapta yumuşatılmasında Amerikan pragmatizmin yaşayan efsanesi olarak öne çıkan isim daha sonra Bush’tan Obama’ya geçişin protokolünü de hazırlayan Baker oldu.

Özetle birinci neo liberal saldırı uluslararası sermayenin yeniden birikim modeline göre başta periferi ülkeleri olmak üzere küresel pazarı yeniden yapılandırmaya girişmişti ve belli bir başarı da kaydetmişti ancak bu sistemi kalıcılaştıracak tarzda bu ülkelerde yeni iktidar ve sınıf yapılandırmalarına işi vardıramamıştı.

Sovyetik sistemin yol açtığı boşluk bu yeni sermaye ve sınıf yapılandırmasını yeniden paylaşımın keskin rekabetinin getirdiği sorunlarla birlikte çözmeyi gerektirdi. Çarşı karıştı! Birinci neo liberal saldırının merkez coğrafyası Latin Amerika ise ikinci neo liberal saldırının merkez coğrafyası Ortadoğu oldu. Amerika bu saldırının düdüğünü BOP’la çaldı. Küresel pazarı kendi askeri varlığının altında ve kendi sermaye merkezileşmesine göre tasarlanmış yerel sermaye ve sınıf yapılarıyla çözmeye yöneldi. Rakipleri ve halklar direndi. Bu saldırı da tıkandı. Bu arada birinci neo liberal saldırının tamamlanamamış süreçleri Latin Amerika’da toplumsal muhalefet hareketlerine ve alternatif iktidar modellerine yol açtı. Emperyalizmin dünyanın bu iki devrim kaynağı karşısındaki kaderi bu idi; Latin Amerika’ya yöneldiğinde Ortadoğu devrimselliği, Ortadoğu’ya yöneldiğinde Latin devrimselliği yükseliyordu. İran devriminin Nikaragua devrimine yol vermesinden beri bir türlü “iki savaş” konseptini hayata geçirecek kadar mali ve askeri güce sahip olamayan emperyalizm bu kez bir kez daha her saldırı döneminden sonra Baker’la yaptığını yapmaya; verili sermaye ve sınıf şekillenmelerini merkez pazara ve siyasete eklemlemeye yöneldi. Buna şimdi post neo liberalizm deniliyor.

Hikâyenin Türkiye Versiyonu

Türkiye’de ikinci neo liberal saldırı bu kez geleneksel oligarşik blok yapısındaki değişimi de gündemine alan ve TC’yi ılımlı islam ve devletçi Kürt’le yeniden yapılandırmayı öngören bir programa uygun olarak AKP-RTE’nin Oval Ofis’te görevlendirilmesiyle başladı. Bu iktidar manivelasıyla özellikle “tezkere” krizi sonrasında hızla geleneksel oligarşik bloku dağıtmaya yöneldi. 12 Eylül Referandum darbesiyle AKP-RTE’nin iktidar mutlaklığına giden yolu açıldı. Geleneksel blokun devlet sınıfları erki YÖK (ilmiye), HSYK (kalemiye-mülkiye), Ergenekon (seyfiye) operasyonlarıyla dağıtıldı.

AKP-RTE’nin mutlak iktidar momenti aslında hem emperyalizmin hem yeni Türk burjuvazisinin tarihin yıkıcı eleştirisine uğramalarının başlangıcı oluyordu, çünkü uluslararası emperyalizm çağında kapitalizmin hem de görece geri alanlarında mevzilenmiş bir “dolaşım sermayesi”nin pazar ve siyaset üzerinde hegemonya kurmasının imkânsızlığı tarihseldir.

DC birikimi, AKP-RTE iktidarını bir ara sınıf iktidarı olarak tanımladı. Daha Kasım 2002 seçimlerinde iktidar olmasından birkaç gün sonra kendisi ve geleceği üzerine yapılan değerlendirmeler şöyleydi:

AKP, bugüne kadar Türkiye’nin geleneksel finans kapitalizmine yedeklenmiş Anadolu tefeci-bezirganlığının, neo liberal konjonktürün bölgesel saldırganlığına uygun sınıfsal karakteri itibariyle uluslararası emperyalizm tarafından öne çıkartılarak yeniden şekillendirilmiş haliyle, yeni Türk burjuvazisinin temsilcisidir.

Bu tür bir sınıfsal yapının siyasal egemenliği ya “kendisini iyice merkeze çekerek, eski AP’de somutlanan finans-kapital+tefeci-bezirgan ittifakının reorganize zeminine dönüşmesiyle” mümkün olabilirdi ya da “modern batı toplumlarıyla geleneksel doğu toplumlarının emperyalist-kapitalist zeminde entegrasyonuna bir model oluşturmasıyla” mümkün olabilirdi. Oysa “AKP’nin emperyalist batıyla, doğulu bir kapitalizmin entegrasyonunda barışçıl bir model oluşturmasının tarihsel ve yapısal olabilirliği yoktur. Bu yokluk AKP deneyinin Türkiye finans-kapitalizmi açısından kalıcılığının ideolojik faktörünü de devre dışı bırakmaktadır.” Ve “Görünür ekonomik ve politik süreçler kısa sürede AKP’yi, kendisini iktidara taşıyan güncel ve tarihsel düzeylerin dışına düşürecektir.” (Haziran dergi, Mart 2003)

Gerçekten de burjuvazisiyle, proletaryasıyla, toplumsal muhalefetiyle düşük bir siyasal profil gösteren Türkiye’de bile AKP-RTE’nin siyasal ömrü bir başka ara sınıf iktidarı olarak III. Napolyon’un, Fransa gibi sınıf mücadelesinin en keskin şekilleriyle sürdüğü bir ülkedeki ömründen daha uzun olamayacak gibi görünmektedir.

Bir ara sınıf iktidarı olmasına karşın Bonapartist iktidar, hem feodaliteden kapitalizme geçişin doğal bir evresine tekabül etmesinden hem de verili güncellikteki bu tekabüliyetin sınıf mücadeleleri gereği ülkenin tarihsel geleceğine bir açılım ihtimali taşımasından dolayı siyasal olarak kendi başına bir kategori oluşturmuştur.

Oysa kadim sermaye ve ideolojik yapılanması itibariyle ülke modern kapitalizminin gelişim yönü açısından hiçbir tarihsel gereklilik taşımamasına ve hatta bu gelişimi engelleyici karakterine karşın AKP-RTE’de temsil olan yeni Türk burjuvazisi emperyalizmin konjonktürel ihtiyaçlarının ortaya çıkardığı bir iktidar yapılanmasıdır.

İkisi de ara sınıf iktidarı olmasına karşın birinin modern finans kapitalizme diğerinin kadim bezirganlığın güncel türevi olarak ticaret ve rant sermayesine dönük yüzleri iki ülkenin sınıf mücadelelerindeki zıt karakterlerinin zamansal süreçlerde yaratacağı farklılaşmayı sıfır noktasında buluşturabilecek kertede bir tarihsel tahammül daralmasına yol açmış olabilir.

Bu nedenle DC, AKP-RTE iktidarını bütün siyasal çözümlemelerden çok önce bir ara sınıf iktidarı olarak tanımlayarak, böyle bir sınıf iktidarının davranış normlarını Marx’ın ünlü Brumaire’inden feyz alarak çözümlemesine karşın hiçbir zaman AKP-RTE iktidarına Bonapartist bir iktidar demedi. Bonapartizm modern küçük burjuvazinin oluşturduğu bir ara sınıf iktidarıydı; AKP kadim tefeci bezirgânlığın oluşturduğu bir iktidar modelidir ve Türkiye kapitalizminin iç dinamiklerinin değil emperyalist konjonktürün bir iktidar modeli kılınmak istendi. Olmadı. AKP-RTE iktidarıyla siyasal tarihte kategorik bir alan yaratılamadı. Şimdi kadim ve modern pazar ve siyaset ilişkilerini birbirine eklemlemenin organik dinamiklerini taşımadığı için bu ara sınıf iktidarının tasfiye süreci yaşanıyor.

Emperyalist yeniden sömürgeciliğin bir iktidar modeli denemesi olarak Türkiye’de geleneksel oligarşik blokun dağıtılmasının ertesinde şimdi AKP-RTE iktidarının da dağıtılmasıyla egemen rejimde bir siyasal merkez boşluğu, bir egemenlik yapılanması krizi doğmuş bulunuyor. AKP-RTE iktidarının dağıttığı geleneksel oligarşik blokun yerine henüz bir yenisi geçirilebilmiş değildir.

İçinde bulunduğumuz sürecin burjuva siyaseti açısından temel karakteri budur.

Post neo liberalizmin özellikleri itibariyle de, önümüzdeki dönem, ikinci neo liberal saldırıyla yapı bozumu gerçekleştirilen geleneksel devleti, kapitalizmin geri ve yetersiz gelişimi itibariyle siyasal yapıda yer verilen kadim sermaye ögelerini şimdi yeniden finans kapitalizmin mutlak iktidarına göre hizaya sokarak yeniden bir blok oluşturma gereği üzerinden gözlenmelidir. Yani modern finans kapitalin merkezinde olduğu ve devlet sınıflarının finans kapitalizmin iktidarına ideolojik ve siyasal olarak tabi oldukları ve bu bağlamda kodaman bezirgânlığın oligarşik blok içerisinde Türkiye finans kapitaline pazar ve siyaset itibariyle sadakati üzerinden devlet sınıflarının ideolojik ve tarihsel düşmanlığından korunduğu bir blok… Türkiye geleneksel finans kapitalinin iktidarını sürdürmek için kendi ittifak güçleri arasında denge kurmak zorunda olmadığı, emperyalizmle ilişkilerin belirleyici olduğu bir yeni oligarşik blok… Blok ögeleri arasında denge ve çıkar ortaklaşmaları değil, finans kapitalin emperyalizmle işbirliğinin belirleyiciliğinde yeni bir birikim ve yönetim dengesi…

Bu esasa taktik evre özellikleri itibariyle eklenebileceği haliyle; elbette, keza post neo liberalist evrenin gereği olarak ikinci neo liberal saldırının ortaya çıkardığı toplumsal gerilim alanlarını; Türkiye örneğinde, sünni islamcı ideolojik ve siyasal hegemonyaya karşı kentli, modernist sınıfların küçük ve orta burjuvaziden proletaryaya, Kürtlere, Alevilere, kadınlara kadar bütün toplumsal muhalefeti içine çekip absorbe edebilecek kertede kısmi sosyal ve siyasal iyileşmeler kapsamında oluşturulacak bir blok ya da bunların üstesinden gelinemediği takdirde hepsinin üzerini örtebilecek bir ulusal ideolojik ve siyasal atmosferde bir savaş yapılanması… emperyalist yayılmacılığa vekalet edecek bir finans kapitalizm diktatörlüğü…

Türkiye Melez Kapitalizminin Eklemlenme Sorununun Yeni Evrede Halli

İkinci neo liberal saldırıyla devlet sınıflarının bezirgân sermaye üzerindeki kontrolünün kaldırılması post neo liberal dönem oligarşik blokunda modern ve kadim sermayeler arasındaki dengenin nasıl kurulabileceğine dair siyasal sorunu karşımıza bir eklemlenme sorunsalı olarak çıkarmaktadır.

Tarihsel olarak, burjuvazi ya kendinden önceki üretim ilişkilerini tasfiye ederek iktidar olur ya da onları tasfiyeye gücü yetmiyorsa Marx’ın dediği gibi kendisine bağımlı olarak onları çözülme sürecinde ilerletir, bu yönde denetimi altına alır. Bu nedenle yeni Türk burjuvazisi de kadim köklerinin gelişkinliğinde bulduğu hayatiyetini sürekli bir tasfiye sürecinin baltalamalarıyla giderek kaybetmeye mahkûmdur. Yani kapitalizmden önce gelen ve kapitalizmin ilerleyen evrelerinde o ya da bu yolla yok olmaya mahkûm bu sınıfın siyasal egemenliği geçiciydi. Ölmekte olan bir ara sınıftı.

Bir eklemlenme modeli olarak kadim ticaret sermayesiyle modern üretim sermayesinin bağlantısının en gelişkin evrimi bezirgân sermayenin modern üretim süreçlerine; modern sermayenin dolaşım sektörüne eklemlenebilmesinden daha ileri olamaz. Bu eklemlenme ne kadar büyük alan oluşturursa karın sabit sermayeye dönüşen kısmında küçülmeye yol açar, çünkü bezirgân sermaye üretime ya da sabit sermaye yatırımına dönük bir karakter taşımaz. O modern sermayenin para-mal-para döngüsü yerine mal-para-mal döngüsü içinde üretim alanında dolaşan sermayenin küçülmesine, böylece de hem kapitalist karın, hem sabit sermaye yatırımının küçülmesine yol açar ve örneğin Türkiye’de on yıllık döngüler halinde finans kapitalizmin mali krizlere girmesine neden olur.

Türkiye kapitalizminin gelişme dinamikleri özellikle Anadolu topraklarındaki 7 bin yıllık birikimiyle kapitalizm öncesi üretim biçimlerine ilişkin doğru bir kavrayış temeline oturtulamadığı için sol sosyalist akademiker ve siyasetçiler açısından ne devlet gerçeği ne de ona karşı mücadele yolları konusunda bir başarı elde edilemedi. Keza toplum davranışı açısından da ülke insanının klasik standartlar ötesi davranış eğilimleri, içerdiği üretici güçler gerçeği ve üretim tarzı özgünlükleri kavranmamış yuvarlak bir “toplumsal formasyon” kavramının arkasına sığınılarak açıklanmaya çalışıldı. Bu yüzden 80’lere kadar “feodalizmin varlığı” üzerinden DHD’cilik, 80’lerden sonra “kapitalizmin mutlaklığı” üzerinden sosyalizmci abartılı çözümlemeler siyasal bakışlara egemen oldu. Derken yok sayılan kapitalizm öncesinin tüccar ve rant sermayesi ansızın 13 yıllık iktidarıyla karşımıza dikilerek kendi toprağımıza “marksist bakış”ın cehalet düzeyini gözümüze sokuverdi.

Ülke bağlamı içinde konu şöyle aktarılabilir: 24 Ocak-12 Eylül müdahalesine, yani birinci neo liberal saldırının Türkiye uygulamasına kadar geleneksel blok: devlet sınıfları + modern finans kapital tarafından oluşturulurken ticaret sermayesi/kadim bezirgân sermaye bu bloka destek güç olarak siyasal yapıda istihdam edilir olmuştur.

  1. neo liberal saldırıyla emperyalist yayılmacılık I. saldırıda iktisadi yapılanmasını ithal ikamecilikten ihracatçılığa dönüşmeye zorladığı geleneksel bloku bu kez siyaseten tasfiyeye ve yeniden yapılanmaya zorladı. Geleneksel blokun yapı bozumu itibariyle devlet sınıflarının siyasal ağırlığının denetim altına alınmasıyla ortaya çıkan boşlukta iki zıt sermaye sınıfı arasındaki dengeyi sağlayacak baskı emperyalizmin bölgeyi fiili işgale uğrattığı yeniden sömürgecilikle ikame edildi. Daha doğrusu tasarlanan bu idi.

Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi bu tasarım yerel ve dış müdahaleler sonucunda savuşturulup emperyalist zor kendi varlığını ancak vekâlet savaşları üzerinden sürdürebilir bir hale dönünce bu sınıflar arasındaki zoraki eklemlenme dağılmakla kalmamış yerine ticaret burjuvazisi kendi tüketici tarihsel kaderine karşı kendini var edecek şekilde kendine özerk alanlar yaratmaya yönelmiş, emperyalizmin saha politikasında sürtünmeler yaratmaya başlamıştır. Böylece emperyalizmin ikinci neo liberal saldırıyla bölgesel pazar ve siyaset egemenliğini kurumlaştırmak için öngördüğü yeni siyasal yapılanma ve haliyle bölgesel emperyalist rutin tökezlemeye başlamıştır.

Ve şimdilerde uluslararası emperyalizm, gündemleştirmekte olduğu yeni post neo liberal birikim modeline göre yeni siyasal egemenlikler yaratmak peşindedir. Türkiyeli yeni oligarşik blok neo liberal dönemin pazar ve siyasal sorunlarını çözmek üzere çatılacaktır. Bu ekonomi politik analizin eklemlenme konusuna iz düşümü şöyle olmaktadır: Zıt karakterli iki sermaye yapısının bir arada bulunabilmesinin koşulu ve özellikle bezirgân sermayenin finans kapitalin önünde bir pazar ve siyaset alanı tutmasının biricik engeli ekonomi dışı bir zor ögesinin baskıcı varlığıdır. Türkiye ve geri Ortadoğu ülkelerinde modern kapitalizmin kemalizm ya da Baas türü devlet sınıfları/ordu politiği üzerinden ortaya çıkması ve gelişmesi bu nedenledir. Finans kapital sosyo ekonomik daralmaya uğramadığı sürece yürürlükte olan sömürge demokrasisinin bu daralma oluşmaya başlayınca kdv, işletme vergisi gibi uygulamalarla ekonomide devlet varlığını büyüterek bezirgân sermayenin kar alanlarına el koymaya yönelik devlet hamlesinin biçim ve hukuk değişikliklerine çok gerek görmeden kolayca sömürge faşizmine dönüşüvermesi oligarşik blokun bu özgünlüğü itibariyledir.

Farklı sermaye yapıları arasındaki eklemlenme diğerlerinin egemen ekonomiye göre eklemlenmesi şeklinde tezahür eder. Ve bir eklemlenme tarzının ortaya çıktığı toplumsal formasyonda devlet bu üstünlük ve belirleyen ilişkisine göre şekillenir. Yani islamcı yeni Türk burjuvazisinin tüccar ve rant sermayesinin finans kapitale üstün gelmesinin ve devleti bu egemenliğe göre biçimlendirmesinin tarihsel koşulları yoktu, yoktur. Bu nedenle konjonktürel tesadüflerle kurduğu iktidarının ömrü tükenince tarihsel belirlenimine uygun olarak finans kapitalizmin çözücü ilişkilerine tabi olmak ve bu ilişkinin devlet biçimi altında kendi yok oluşunu yaşamaya mahkûm olmak zorundadır. Yeni oligarşik blok bu kurulum olacaktır.

BKP-YOB: “Stratejik Ortaklık”

Yeni oligarşik blok, BKP’nin bir ihtiyacıdır. Emperyalizmle geri ülkeler arasındaki çeşitli biçimler altındaki bağımlılık ilişkisi hep bu tür siyasal özellikler taşımıştır. Örneğin yarı sömürge Osmanlı’da İngiliz finans kapitali itilafçı komprodor burjuvaziyle sarayın bünyesinde gelişirken Alman finans kapitali yeniden paylaşımda sarayın iktidarını kısıtlayan devrimci hamleleriyle ittihatçı komprodorluğun arkasında olmuştur. Bu iktidarın yarattığı birikim genç Anadolu burjuvazisine sermaye olmuş, ulusal kurtuluş savaşını gerçekleştirirken geleneksel devletçilik millici kapitalizme fidelik yapmış, böylece yeni sömürge Türkiye’nin oligarşik bloku devlet sınıfları ve finans kapital olarak oluşmuştur. Ardından Marshall yardımlarıyla finans kapitalin devlet vesayetinden çıkma süreci Özal zamanındaki birinci neo liberal saldırıyla yeni finans kapital gruplarının ve kodaman kent bezirganlığının oligarşik bloka dâhil edilmesini zorlamış ve gene ardından ikinci neo liberal saldırıyla geleneksel blokun tümüyle yapı bozumu ve yeni türk burjuvazisinin diktatörlüğü gerçekleştirilmiştir. Şimdi de anlatageldiğimiz gelişmeler itibariyle yeni oligarşik blokun çatılması bir gereklilik olmuş durumdadır, çünkü yeni paylaşımın yeni evresi olarak adlandırabileceğimiz BKP dönemi TC’ye çok stratejik görevler yüklemekte ve bu beklentilerine karşılık olabilecek bir siyasal yapılanmayı gerektirmektedir.

BKP’nin TC’den birinci ve en stratejik beklentisi Ortadoğu’ya vermeyi tasarladığı yeni şekillenmede kullanabileceği bir enstrüman olmasıdır. Bilindiği gibi ABD emperyalizmi ilk aşamada Irak ve Suriye devletlerinin bugünkü şekillenişlerini parçalayarak yerine Kürt, Şii ve Sünni temelli üç siyasal entite çıkarmak istemektedir. Kürt ve Şii entitelerin nasıl bir gelişim göstereceği bugün itibariyle az çok belirgindir. Ancak Sünni entite açısından emperyalizm geride kalan on yılın deneyimi itibariyle derin kuşkular taşımaktadır. Sünni aşiretlerin eski siyasal yapıda Saddam’ın oluşturduğu bir hiyerarşiyle emperyalizmin denetimi altına alınması Irak işgaliyle ortadan kalktı. Ve Amerika o tarihten bu yana Ortadoğu7da kendine güvenilir bir sünni ittifak ve siyasal aktör çıkaramadı. En son noktada AKP-RTE iktidarı da bu konuda Amerikan emperyalizmin bölgeye yönelimleri üzerinde zorluklar çıkarmaya çalışınca Amerika bu konuda iyice boşluğa düştü. Irak siyasal süreci giderek Şiiler üzerinden yürütülür hale gelince emperyalizmin Irak seferi İran’ın işine yarar bir hale geldi. Ve en sonunda emperyalizmin Suriye’de gerici çeteleri örgütlemesi bunu IŞİD düzenlemesine vardırması bölgede yeniden İran’ın ileri hamleler yapmasına yol açtı. Sünni gericiliğe karşı uluslararası alanda ortaya çıkan tepkiyi değerlendiren Hizbullah Lübnan sınırları dışında doğrudan askeri faaliyetini açıklarken İran ordusu aynı amaçla doğrudan Irak ordusunun bir parçası haline geldi.

Sünni siyasal ittifaklar zeminindeki sorunlar önce hem Amerika’nın Asya-Pasifik alanına çekilmesine yol açtı hem de sonra özellikle IŞİD sonrasında sünni aşiretleri Şii aşiretler gibi yönetebilecek bir otorite arayışına sevk etti. (bkz; J. Ditz, Antiwar, 7 nisan 2015) Bu nedenle Stratfor analizlerine göre Amerika bölgede sünni bir siyasal varlığın uluslararası modern topluma entegre edilebilir bir halde ortaya çıkarılması görevini TC’ye vermek istemektedir. Sünni ama ideolojik gericilikten uzak bu siyasal varlığı Mısır’la aralarında kurulacak bir eksen bağlamı içinde Suriye ve Irak alanında Türkiye’ye kurdurmak niyetindedir. AKP-RTE’nin her fırsatta Kürt kuşağının üzerinden musul ve Suriye’ye yönelik hamleyi gündemleştirmesi zaten bu proje gereğidir ama dengesiz ve güvenilmez bir ittifak unsuru olarak RTE’nin böyle bir operasyonun kurmaylığından alındığını en son olarak Amerika’nın Kürt özgürlükçülüğünün Tel Abyad hamlesine eskortluk yapması göstermiştir. Ancak yeni oligarşik blok bu görevi yerine getirecektir. RTE’nin böyle bir işlevi Kürt siyasal varlığını ortadan kaldırmayı içeren bir sömürgeci anlayışla yerine getirmesine karşın yeni oligarşik blokun bölgesel hamlesi bu siyasal varlıkla belirli düzeylerde uzlaşmayı içeren bir temelde şekillendirileceğini şimdiden söylemek mümkün gibidir.

Ve keza yeni oligarşik bloktan beklenen diğer görevler azerbeycan’la ilişkisi üzerinden Kafkaslar’da Rusya’ya karşı, Balkanlar’daki etkisi üzerinden hem Rusya’ya, hem Almanya’ya karşı ve elbette sınır mevzilenmesi itibariyle İran’a karşı emperyal politikaların tetikçisi olmaktır. Denebilir ki BKP’nin en stratejik mızrağı TC olacaktır. Ve bu yüzden yeni oligarşik blokun, bu mızrağın emperyalist amaçlar için kullanımında asla en kütçük bir pürüz, asla en küçük bir sürtünme yaratamayacak bir otomatiklik ve organiklikle Amerikan savaş kurmaylığına, Pentagon’a ve Oval Ofis’e bağlanması gerekmektedir. Böyle bir otomatik itaat ve sadakat zemininin Türkiye egemenleri açısından dile getiriliş formülünün “stratejik ortaklık” olduğunu biliriz. Yeniden sömürgeciliğin böylesi “muz cumhuriyeti” düzeylerinin oluşturulabilmesi için TC’nin soğuk savaşa ait NATO gibi birleşik emperyalist ittifak zeminlerinden öteye çekilerek özel ittifak biçimlerine sokulması bile Amerikan karar vericilerin masalarında artık bir dosya olarak bulunmaktadır.

Bu çerçevede;

Sonuç

Şimdiki koalisyon formülleri ve siyasal atraksiyonlar hangi gündelik içerikleri taşırlarsa taşısınlar devrimciler Türkiye’nin yeni oluşmakta olan siyasal düzlemini dar bir bakışla bu gündelik veriler üzerinden değerlendirmemek zorundadırlar. Gündelik veriler ancak yeniden paylaşımın bu yeni evresine göre manalandırılabildiği sürece önümüzü aydınlatabilecek bir değer taşıyacaklardır.

Ülkesel yeniden yapılanma bölgesel ve küresel konjonktürler bazında çözümlenmelidir.

Devrim kendini önümüzdeki dönemin sorunlarına ancak böyle hazırlayabilir. Yeni paylaşımın yeni evresine göre devrimin doğru mevzilenmesi bugün bizi umutlandıran kimi gelişmelerin yarının sorunları olabileceği ihtimali göz önünde tutularak yapılmalıdır.

 

Ali Efe

27 Haziran 2015

YENİDEN PAYLAŞIMIN YENİ AŞAMASI VE YENİ OLİGARŞİK BLOK (I)

Seçim oldu.

Demokrasi güçleri başarı kazandı.

Egemen iktidar modelinde çöküntü meydana geldi.

Siyasal belirsizlik oluştu ve hala sürüyor. Koalisyon formüllerinden, seçim koşturmacalarına, askeri türbülanslardan savaşa kadar birçok şey masada.

Konunun bizi ilgilendiren tarafı burjuvazinin bu siyasal süreci hangi siyasal formüle vardıracağı değil belirsizlik sürecinin karakteri ve sürecin sonunun nasıl bir belirlenime varacağıdır. Devrim taktik mevzilenmesini bu vizyona göre oluşturacaktır.

Burjuva siyasetinde yaşanmakta olan siyasal belirsizlik aslında bir geçiş sürecinin içinde olunmasından kaynaklanmaktadır. Belirsizlik her geçiş döneminin tipik bir özelliğidir.

Geçiş dönemidir, çünkü emperyalizm Ortadoğu’yu şekillendirmede epeydir bir makas değişikliğine geçmiştir ve hem bölge haritasında ve hem de buna uygun olarak bölge ülkelerinde yeniden yapılandırma süreçlerine işlerlik verilmiş durumdadır.

“Yeniden yapılandırma” kavramını, dikkatli bir okurun, bu hangisi, bu kaçıncısı, diye tepkilenmesini göze alarak kullanmak zorundayız. Gerçekten de 2003 Irak işgalinden bu yana bölgesel ve ülkesel değişiklikleri açıklamada belki herkesten daha çok başvurduğumuz bu kavram önümüzdeki dönemde bir başka içerikle yeniden gelişmelere ışık tutacak bir değer kazanmaktadır.

Konu emperyalist yeniden paylaşımın küresel ve bölgesel politikalar nezdinde olan gelişmelere bağlı olarak bu gelişmelere yüklenen tanımlarla alakalıdır. Yeniden paylaşım sürecinin içindeki güç kaymaları ve yönelim değişikliklerine göre küresel pazarın ve siyasetin yapılandırılmasında da yeni aşamalar, yeni yönelimler ortaya çıkmaktadır

Son Yeniden Paylaşım Konjonktürünün Henüz Tamamlanmamış Tarihi

Bilindiği gibi sovyetik blokun çökmesinin sonrasında emperyalist yeniden yayılmacılık “tarihin sonu” perspktifine uygun olarak kendini “yeni dünya düzeni” kavramıyla açımlandırıyordu. 90’ların başında birinci Körfez krizi sırasında ve sonrasında bu kavramla konuşuyorduk. Derken Balkan krizi ertesinde yeniden paylaşımın tarafları silik bir şekilde de olsa ortaya çıkarken içine girilen yeni yüzyılı “Amerikan yüzyılı” yapmak isteyenlerin anladıkları yeni dünya düzeninin içeriği BOP olarak formüle edildi. BOP, Amerikan emperyalizminin yeniden sömürgecilik kurguları içinde Ortadoğu’ya askeri egemenliğini dayatmasını ve böylece dünyanın en önde gelen petrol ve ticaret yolları üzerindeki kontrolüyle rakiplerinin burnuna halkayı takmasını öngören bir strateji planıydı. Bu strateji planının hedefi İran ve Hazar arkası topraklardı. Bu hedefe göre görece cephe gerisi olan alanların “yeniden yapılandırılması”na geçildi: Afganistan savaşı kışkırtıldı; Irak parçalandı; Mısır, Libya ve diğer Magrip ülkelerinde soğuk savaş döneminin üçüncü dünyacı devlet sınıfları iktidarlarının yerine İslamcı yapılar geçirildi; laiklik ve sömürgecilik parantezindeki geleneksel Kemalist TC’yi ılımlı islam ve devletçi Kürt’le harmanlayarak yeniden yapılandırmanın yolu tutuldu. AKP-RTE iktidarı oluştu.

Bu sürecin sonunun kendileri için hiç de hayırlı olmayacağını bilen Almanya’nın loş gücü, giderek eski sovyetik devlet varlığını ayağa diken Rus devlet sınıfları ve burjuvazisinin askeri direnci bölge halklarının direnişiyle beslenince BOP teklemeye başladı. Amerikan mali yapısından kaynaklı 2008 küresel finans krizi karşısında Amerikan emperyalizmi vites küçültüp rakipleriyle uzlaşı arayışına yöneldi. Genelde Ortadoğu’nun kaygan zemini, özelde bütün işbirlikçiliğine karşın sünni islam toplum ve topluluklarının kaypaklıklarından bizar olan emperyalizm yeniden paylaşım çelişkilerini daha uzaklardan çözmeye yönelir gibi oldu. Asya-Pasifik dedi. Olamadı; çelişkilerin çözüm merkezine dönmek zorunda kaldı ama bu kez ardında kalan on yıl boyunca çıkardığı derslerle yeni mevzilenmesini BKP: Büyük Karadeniz Projesi olarak kodladı. Bir buçuk savaşlık potansiyeline göre Baltık’tan Balkan’lara kadar yaydığı birinci savaş hattını hybrid tarzlarla, Ortadoğu’daki gerilimi ise  “uzun savaş” doktrini altında hava saldırıları ve vekil güçler üzerinden yarım savaş kondisyonuyla yönetmeyi stratejileştirdi.

BKP ile ABD emperyalizmi yeniden paylaşımın bütün büyük “düzeltici savaş”larını bir kez daha kendi topraklarından uzak alanlara sığıştırmış oluyordu. Ukrayna merkezli savaşı, doğrudan, bugüne kadar kendisine en büyük direnci ama kendini açığa koymadan gösteren Almanya’nın sınırlarına bindirirken Ortadoğu’daki savaşı bir tür “herkesin herkesle savaşı” haline getirip hem bölgesel savaşı, gelişmelerin istediği yönde akmasını sağlayacak tarzda hem de bunu doğrudan Ortadoğu’daki savaşın bir parçası, Ortadoğu gerilimlerinin bir parçası olmaktan uzak durarak yönetmeyi esas almış oluyordu.

DC’de belirtildiği gibi ABD’nin Ortadoğu’daki başarısızlığı esas olarak kendi müthiş pragmatizminin esiri olarak daldığı bölge ilişkileriyle bölgenin bir unsuru haline gelmekle başlamıştı. Bush’tan Obama’ya geçişi sağlayan Baker planı bunu ifade etmişti. (bkz, Raporlar Savaşı, EA Demirci) ve neticede Ortadoğu denilen yer Karadeniz mevzilenmesine göre 650 km’den daha uzak bir yer de değildi. (bkz, Ukraine, Iraq and a Black Sea Strategy, Stratfor)

BKP’nin dinamik uygulaması için önümüzdeki Kasım’da yapılacak Amerikan seçimleri bekleniyor. Tıpkı gizli Müslüman, ötekileştirilmiş zenci kimliğiyle Obama üzerinden devreye sokulan Baker planı gibi bu kez de yine Demokratlar üzerinden uygulamaya sokulacak bir Cumhuriyetçi saldırı için bir aksilik olmazsa bayan Clinton’u beyaz ve kadın kimliğiyle emperyalizmin modern Jan Dark’ı kılığında ortaya çıkartmayı tasarlıyorlar.

Ukrayna’dan Lübnan’a çizilen yeni savaş hattına karşı kimin ne yapabileceği henüz ortaya çıkmış değildir. Almanya Amerika’nın da kışkırtmalarıyla derinleşmekte olan Euro alanındaki sorunlarla boğuşmaktan kurtulmanın yolunu Amerika’yla arasındaki TAPP anlaşmalarına bir rüşvet kıvamında ağırlık vererek kurtulmaya çalışıyor. Rusya bir taraftan nükleer silah envanterini yükselterek doğrudan savaşa hazırlanırken Amerika’nın Euro bölgesini dağıtarak Almanya’yı açmaza alma girdilerine karşı Yunanistan’ı mali açıdan güçlendirerek Almanya’nın direncini artırmaya çalışıyor. Suudiler ve İsrail BOP’dan BKP’ye kayışın İran’ın bölgesel yayılımına imkân sağladığı için Yemen’den Kalemun’a kadar Amerikan postalını bölgeye çekecek provokasyonlara girişiyorlar. Yetmiyor. Bu durumda BOP’a göre projelendirilmiş AKP-RTE iktidarının BKP’ye geçişle gündeme gelen tasfiyesine karşı direnişi Tel Abyad gündemine bağlı olarak bölgesel gelişmelerde yeni bir sayfanın açılma ihtimalini doğuruyor.

BKP – AKP

Aslına bakacak olursanız, BKP, TC’yi Ortadoğu’da birinci dereceden Amerikan vekâletine uygun olarak oynatmayı öngörmekteyse de AKP-RTE iktidarının Tel Abyad bahanesiyle Rojava’ya doğrudan askeri bir müdahalede bulunması BKP projesine doğrudan bir müdahale anlamına gelmektedir. Karmaşık analizler bir kenara YPG’nin Tel Abyad’ı almasında Amerikan uçaklarının eskortluğu göz önüne getirilmesi bile AKP-RTE’nin bu coğrafyadaki bir sınır ötesi operasyonunun Amerikan programına aykırılık olacağını açıkça göstermektedir: Amerika Kürtlere Tel Abyad koridorunu açmaya yardım etmiştir. Şimdi TC – eğer daha ötesine niyetlenilmiyorsa- bu koridoru Kürtlere karşı yeniden kapatmayı denemek istemektedir.

Bu karşıtlık BKP’nin “güney sınırlarındaki gelişmeler Türkiye’yi bölgeye doğrudan müdahil olmaya zorlayacaktır” (Decade Forecast, Stratfor) gibi bir mülahaza içermesine karşın Amerika tarafından hoş karşılanabilir mi? Öyle ya da böyle TC’nin sahaya girmesi proje kapsamında tölere edilir bir durum varsayılsa da ve bu tölerans payı itibariyle RTE’nin Suudilerle birlikte Suriye’ye yapılacak bir müdahale planında anlaştıkları Amerikan basınında dahi yer alacak bir gerçeklik taşısa da Tel Abyad eksenli bir müdahalenin Amerika tarafından hoş karşılanabileceğini söylemek, bugün sürdürdükleri Ortadoğu’ya uzaktan duruş tarzlarına karşın oldukça zordur, çünkü emperyalizmin –sadece ABD değil, AB’nin de- istediği bölgede bir Kürt siyasal varlığının geliştirilmesidir. BOP bunu İran’a karşı bir Türk-Kürt ittifakı çevresinde, bir Çald-İran cephesi için gerekli görüyordu. BKP ise bu konuyu Sykes-Picot’nun yarı -şimdilik Türkiye ve İran’ı dışında bırakarak- tasfiyesi ve bölge için ön görülen Kürt-Şii-Sunni entitelerin bölgesel ulus devletlerin, özellikle Irak ve Suriye’nin parçalanarak yeniden yapılandırılması bağlamında ortaya çıkarılması için gerekli görüyor. ABD, böylece Şii hilali parçalayarak Avrasya alanında kendine büyük bir ittifak alanı oluşturmayı planlıyor. Başardığı takdirde İran’ı ve Baltık ve Balkan’lardan da kuşatma altına alınmış Rusya’yı doğrudan bir savaşa gerek kalmadan teslim alabileceğini düşünüyor.

Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasına bir Kürt siyasası çıkarmak olan ve bölgedeki sünni siyasal oluşum için Kürt’leri de arkasına alan tarzda TC’yi görevlendirmeyi düşünen ABD politikalarının AKP-RTE’nin niyetlendiği türden Türk-Kürt çatışmasına yol açacak saldırılara alan tanımasının pek imkânı yok görünmektedir.[1]

AKP-RTE, emperyalizm tarafından TC’nin geleneksel Kürt sömürgeciliğini bozmak için görevlendirilmesine karşın yaptığı Türk sömürgeciliğini islam üzerinden yeniden yapılandırmaya çalışmak oldu. Bu yönelimin AKP’nin temsil ettiği yeni Türk burjuvazisi için tarihsel bir gereklilik olduğu DC edebiyatında sürekli vurgulandı. Bu yüzden çözüm süreci AKP-RTE elinde aslında bir savaş süreci olarak geliştirildi. BOP’un stratejik mevzilenişinde yarattığı bu sürtünme AKP-RTE’nin tasfiyesi için çoktan belirleyici olmuştu. Şimdi de kendi varlık ısrarı nedeniyle yükselttiği savaş yönelimi sadece kendi tasfiye sürecini kararlılaştırmaktadır. Amerikan Dışişleri’nin terör raporu bu kararlılığın bir ifadesidir. AKP-RTE’nin tasfiye süreci bu anlamda TC yönetiminde sadece siyasal bir iktidar boşluğu doğurmakla kalmamakta aynı zamanda yapısal bir boşluk, yeniden paylaşımın yeni aşamasına göre TC egemenliğinin yeniden yapılandırılma gereğini de ortaya çıkarmaktadır.

Bu konuyu anlayabilmek için sadece siyasal analizler yeterli değildir, çünkü emperyalizm sadece yayılmacılık ve savaş siyaseti değildir. Bu Kautsky’nin algısıdır. Emperyalizmin saldırgan ve yayılmacı siyaseti onun yapısal karakterine içkindir. Bu çerçevede Türkiye’nin siyasal gerçeklerine de hakkıyla vakıf olabilmek için onun yakın geçmişinden geleceğine yapısal/iktisadi süreçlerini de gözden geçirmek gereklidir.

 

 

 

[1] Her şeyden önce böyle bir saldırının ön koşulu diyebileceğimiz şekilde yeni hükümetin oldu-olacak diye konuşulan AKP-MHP ittifakı üzerinden kurulması gereği aslında bu saldırıyı neredeyse imkânsız kılan bir durumdur, çünkü Devlet Bahçeli MHP üzerindeki hâkimiyetini tümüyle rakiplerinin Amerika tarafından tasfiyesine borçludur ve bu borcunu ırkçı faşist tabanının Kürt-Türk gerilimlerini sokağa taşımasını engelleyerek ödeye gelmiştir. Bahçeli-MHP’nin ABD’nin yol vermediği politikalara yönelmesinin esas olarak koşulu yoktur. Olursa da şimdilik fantezi kaçan şu senaryo bir kenarda tutulmalıdır: Türkiye finans kapitalinin ve siyasi temsilcilerinin yeni oligarşik bloku şekillendirmedeki yetersizlikleri aşılamadığı takdirde uluslararası finans kapitalizm adına bu görev gene ve ancak devlet sınıflarının müdahalesiyle tamamlanabilir. AKP-RTE’nin iktidar inadıyla IŞİD gericiliğini Türkiye’de bir olgu haline getirmeye yönelmesi bu müdahale için gereken koşulları yaratmaz mı? Hem AKP’nin tasfiyesi, hem oligarşik yeniden yapılanmanın dikte edici iktidarı, hem de kuzeyde tahkim edilmiş bir ateşkesin garantisinde TC’nin Suriye ve sünni alanlar üzerindeki varlığı.. Bu, öyle ya da böyle, yakın gelecekte ABD’nin oluşmasını istediği siyasal düzlemdir. Bu haliyle koalisyon formülleri, seçim ihtimalleri gibi neyin nasıl olacağı bizi çok meşgul etmemelidir. Devrimci hareket kendini bu siyasal geleceğe göre hazırlamalıdır.

Ali Efe

25 Haziran 2015

OLİGARŞİK BLOKUN YENİDEN YAPILANMA KRİZİ: MUZ CUMHURİYETİNE DOĞRU

Seçimlerin hemen ardından burjuva parlamentonun bütün kanatları kendi duruş noktalarını esas alan ve seçim öncesinden beri dillendirdikleri söylemlerde bulunarak AKP-RTE’nin temsil ettiği ara sınıf iktidarından keskin bir çıkışın sinyallerini veriyorlardı ki, Türkiye’nin geleneksel burjuvazisinin çığlıkları TÜSİAD ve büyük medyadaki bülbülleri üzerinden ortalığı kapladı; içinde bulundukları ekonomik kriz çok derindi, büyüme, ihracat düşmüş, işsizlik fırlamıştı; seçimle kaybedilecek bir zaman yoktu, mutlaka koalisyon kurulmalıydı.

Bir geri ve melez kapitalistleşmenin ürünü olarak Türkiye büyük burjuvazisinin iktisaden güdük, siyaseten çapsız ve yetersiz olduğu bilinir. Türkiye büyük burjuvazisi bu kimliğiyle AKP-RTE iktidarının rasyonel olmayan üretime yaslanmayan ekonomik politikalarına karşı hiç ses çıkarmadı ve bu uslu tavrı nedeniyle de cari açık üzerine yükselen kolay para, ucuz kredi rejiminden yararlanarak ödüllendirildi. Böylece Türkiye finans kapitalizmi en yüksek karlılık rakamlarını bu dönemde yakaladı ama elbette bütün bunların geçiciliği ve çok büyük bir mali krizin eşiğinde olunduğu gayet iyi biliniyordu.

Türk büyük burjuvazisi kendi sermaye yapısına ters ticaret ve müteahhit sermayesinin yükselişini sinik bir karaktersizlik içinde seyrederken 7 Haziran seçimleriyle ortaya çıkan tablo karşısında hemen kendi sınıfsal hayatiyetini hatırlayıverdi ve batan ekonominin kaybedecek zamanı olmadığı gerekçesine yüklenerek siyasal bir kriz yerine yapısal reformları öngören koalisyonları gündemleştirdi. Öyle ki, şu sıralar 7 Haziran sonuçları, ortaya çıkardığı denge daha doğrusu dengesizlikler hep bir erken seçim bağlamında tartışılırken şimdi erken seçimden bahsetmek neredeyse suç ilan edilmek üzeredir.

Sorun Türkiye’nin oligarşik blokunun yeniden yapılandırılma sorunudur.  Daha doğrusu yeni oligarşik bloku oluşturma sorunudur. Bu iki ifade arasındaki farkı görmek için şu yakın siyasal tarih özetine ihtiyacımız vardır: 12 Eylül 80 askeri faşist darbesine kadar Türkiye’nin egemen oligarşik bloku geleneksel finans kapital ile devlet sınıflarının siyasal ittifakına Anadolu tefeci bezirgânlığının tabiyeti üzerinden kuruluyorken 12 Eylül’le birlikte uluslararası neo liberal saldırının bir gereği olarak Anadolu tefeci bezirgânlığı Özal’ın birleşen kollarıyla sembolize ettiği haliyle bu blokun içine çekilmiştir. Ancak devlet sınıflarıyla tefeci bezirgânlık arasındaki tarihsel uyumsuzluklar sonuçta bu blokun siyasal krizlerle etkisizleşmesini getirdi. Ardından BOP’la başlayan ikinci neo liberal saldırıyla islamcı ve işbirlikçi kimliğiyle Anadolu ticaret sermayesi ülke egemenliğinin merkezine getirildi. Geleneksel oligarşik blokun devlet sınıfları kesiminin bastırıldığı koşullarda geleneksel finans kapitalin yeni iktidar yapılanmasına muhalefet etmesine koşul yoktu. Ve nihayet bu kez AKP-RTE’nin 12 Eylül referandum darbesi geldi ve yeni Türk burjuvazisinin mutlak egemenliği kuruldu. O zamandan bu yana cumhuriyet kapitalizminin kurucusu ve sürdürücüsü geleneksel oligarşik blok dağılmış durumdadır.

Küresel sermayenin BOP başarısızlığı ve ardından Arap baharı ile siyasal islama tanınan alanı yeniden daraltmaya yönelmesi ise Türkiye’de yeniden bir iktidar bloku oluşturulmasını gündeme getirdi.  7 Haziran bu süreci başlattı. Bugünlerde yaşandığı gibi birbirinin içine giren ve birbirini çelen koalisyon formülleri yeni blokun kuruluşuna ilişkin yapısal sürtünmeleri göz önüne sermektedir.

Özellikle şimdi görülmeye başlamıştır ki, oluşması ve gelişmesi devlet fideliğinde gerçekleşmiş olan Türk büyük burjuvazisinin siyasal bir gerilimi kendisi için risk olarak gören mızıldanmaları sürecin bu yönlü akışında önemli bir sürtünme yaratmaktadır. Her şeyden evvel Türk büyük burjuvazisinin attığı pası gayet iyi değerlendirerek hemen bir üslup yumuşaklığı çerçevesinde geri çekilen AKP-RTE iktidarı kendi zeminini koruyacak koalisyonlara yol verme eğilimine girmiş görünüyor. Ve bu tavrını Diyarbakır’daki gibi iç provokasyonlarla ya da Tel Abyad gündemindeki gibi dış savaşlarla DC’nin önceki tahlillerinde belirtildiği gibi kendi Sedan’ına vardırma uğraşısından hiç vazgeçmiyor. Bu potansiyel gelişmeleri muhaliflerini kendisiyle uzlaşmaya mahkum edecek bir koz olarak kullanmaya çalışıyor.

Bununla birlikte gelişmelerden anlaşılmaktadır ki, bu eğilimin Türk büyük burjuvazisinden ziyade bu burjuvazinin siyasal temsilcilerinde bir karşılık bulması oldukça zordur, çünkü öyle ya da böyle burjuvazinin parlamenter ahırı Türkiye gelirinin yarısından fazlasını cebine indiren %1 nüfuslu yağmacı ve sömürücü burjuvaların oylarıyla oluşmuyor.

Türkiyeli egemen sınıf ve zümrelerle bunların siyasal temsilcileri arasındaki uyumsuzluğun son tahlilde tekelci kapitalist üretim ilişkileri alanındaki yapısal çelişkilerin bir yansıması olduğu ortadadır. Bu zeminde, Türkiye büyük burjuvazisinin tarihsel şekillenmesine uygun olarak iktidarını egemen olana yaslanarak sürdürme sinikliğini ve bir yeniden paylaşım konjonktüründe kendine ait pazar hesapları güdemeyecek bir işbirlikçilik içinde sürecin egemen olanına tabi bir şekilde akıp gitmeyi tercih ettiği söylenebilir. Ancak konu bundan biraz daha ötededir ve Türkiye büyük burjuvazisini bu tercihe sürükleyen siyasal zorunluluklardan da söz etmeyi gerektirir.

Yukarıda söyledik; Türk büyük burjuvazisinin Türkiye halkı üzerindeki siyasal egemenliği devlet sınıflarının otorite gücü ve Anadolu tefeci bezirgânlığının siyasal desteği üzerinden kurulmuştur ve BOP’la başlayan ikinci neo liberal saldırı Türkiye finans kapitalinin egemenliğini tahkim eden iki kadim gücün karşılıklı çatışmalar içinde zayıflamasına yol açmış durumdadır. Ve şimdi siyasal dengelerin ve blokların post neo liberal zeminde yeniden kurulması gerekmektedir.

Ülke finans kapitalizmi, zayıflamış ittifaklarının kendi iktisadi ve siyasal rutinine getirebileceği zararlar itibariyle oligarşik blokun yeniden yapılandırılma sürecinin uzlaşma esaslı gelişmesini isteyen bir tutum almakta, siyasal aktörlere mutedil bir geçiş önermektedir.

Bu yaklaşımın tutmayacağı ve önümüzdeki dönemin, oligarşik blokun yeniden yapılandırılmasındaki sürtünmeler nedeniyle süreğen bir siyasal kriz halinde gelişeceğinin işaretleri şimdiden kendini göstermeye başlamıştır.  AKP’yi ANAP’laştırmayı amaçlayacak şekilde seçimden seçime koşuşturma yeni oligarşik blokun oluşturulması için yeterli olamayacaktır. Türkiye büyük burjuvazisinin yeni oligarşik bloku oluşturmaktaki kifayetsizliği uluslararası finans kapitalin sürece yön verme insiyatifini öne çıkartmış durumdadır. Ekonomist’in “Abdullah Gül” önerisi bu mahiyettedir. Hatta Tel Abyad’daki Amerikan eskortluğu dahi bölgesel Kürdistan’ın şekillendirilme süreci dışında bu çerçevede de anlam taşımaktadır. Cezire ve Kobani kantonları arasındaki bağlantının Türkiye dışında kurulması, RTE’nin kuzey “çözüm”ünü kendine endeksleyerek özelde Rojava genelde Kürdistan gelişmeleri üzerinde taraf olmasının önüne geçen bir gelişme olmuştur. Kobani direnişi sürecinde 6-7 ekim serhildanı, peşmerge desteği gibi gelişmeler hatırlanacak olursa RTE’nin ABD’nin asla istemeyeceği ve müsaade etmeyeceği bir Kürt-Türk gerilimi üzerine oynamasının imkanı Tel Abyad koridoru itibariyle artık geçersiz kılınmıştır. RTE’nin son özel Suriye toplantısı daha önce ses kayıtları basına sızdırılan dışişleri toplantısı gibi sonuçsuz kalmış gibi görünmektedir. Bu durumda bölgesel bazda iktidarsızlığı ve insiyatifsizliği açığa çıkan RTE’nin Türk finans kapitalinin bütün sümüksü desteğine karşın kendini ve politikalarını güvence altına alma koşulu ortadan kalkıyor gibi görünmektedir.

Uluslararası finans kapitalin gösterdiği insiyatif itibariyle, önümüzdeki dönemde emperyalizmin bölgesel politikalarında TC’ye vereceği görev çerçevesi göz önüne getirildiğinde yeni oligarşik blokun bir muz cumhuriyetindekinden daha insiyatifli olamayacak şekilde tasarlanmakta olduğunu söylemek mümkündür. Uluslararası emperyalizmin yeni dönemde Türkiye’ye biçtiği rol ikinci bir “tezkere” kazasına tahammül edemeyecek kertede gerilim yüklüdür.  Bu yönelim ve Türkiye ekonomisinin iyice derinleşen krizi parlamenter demokrasi oyunlarıyla halkın bitap düşürüldüğü sömürge demokrasisinde perdenin kapanmasını ve sömürge faşizminin kendi klasik haliyle siyasal alanı kaplayacağı süreçlere yol verilmesini zorlayıcı ağırlıktadır. Modern ve kadim sermaye ve birikim tarzlarının eklemlenmesi ekonomi dışı zor koşulları gerektirir.

Bu durumda faşizmi bir devlet biçimi olarak algılayamayan ve sadece şiddete endeksleyen “AKP faşizmi” tartışmaları olası gelişmeler eşliğinde bilimsel zeminine oturtmanın imkânı elbette daha fazla olabilecektir ama devrimci hareket açısından işin bu teorik avantajından ziyade elbette pratik tarafına  yoğunlaşılması önceldir.

Önümüzdeki döneme ilişkin devrimci hazırlıklar devrimci savaş zorunluğuna göre yapılmalıdır.

Ali Efe

19 Haziran 2015

 

POST NEO LİBERAL SAHA DÜZENLEMELERİ VE BÖLGEDE VE TÜRKİYE’DE DENGE KAYMALARI

Son günlerde yaşanan denge kaymaları zaten oldukça çapraşık olan bölge ve ülke ilişkilerinde iyice karışıklıklara yol açıyor. Örneğin bölgede, arka planında Amerika’nın olduğu bilinen IŞID’e karşı gene Amerika’nın girişimleri, Kürt bağımsızlık girişimine Türkiye’nin desteği ve bu zeminde Amerika ve Israil’in karşıt tutumları, Iran-Amerika yakınlaşması, derken Ergenekon tahliyeleri ve AKP’nin bu kesimlerle geliştirdiği işbirliği bütün politik analizcilere neler oluyor, dedirtiyor. Bu konuda Devrimci Cephe’nin cevabı basit: yaşadıklarımız post neo liberal dönem saha düzenlemeleridir.

  • Neo Liberalizmden Post Neo Liberalizme

Neo liberalizm, içerdiği özelleştirme, emek esnekliği vb gibi bütün ekonomik başlıkların ötesinde borç krizi ve dolar dolaşımının sorunlarını aşacak şekilde ülke pazarlarının emperyalist küresel pazara, özellikle Amerikan emperyalizmine göre yeniden düzenlenmesinin adıdır.

Bir taraftan emek sömürüsü artırılır, uluslararası pazar ekonomisi yapılandırılırken diğer taraftan esas olarak yeni sömürgecilik döneminin geleneksel sermaye yapılarını koruyan ve destekleyen devletin iktisadi ve siyasi yapı bozumu yeni birikim tarzının neo liberal olarak kodlanmasının nedeni oldu. Bu yapı bozumu, takiben yeni bir yapılandırma gerektirmekteydi; burası neo liberalizmin siyasal programını oluşturdu. O güne kadar iç piyasa egemenlikleriyle var olan sermaye sınıflarının dönüştürülüp ya da tasfiye edilip yerine Amerikan ekonomisiyle sorunsuz işbirliği yapacak sınıf ve sermaye ilişkilerinin geçirilmesi gündeme geldi. Bunun için ilk neo liberal saldırı 70-80 aralığında verili iktidar yapılarının askeri diktatörlükler eliyle tasfiye edilmesi şeklinde gelişti. Latin Amerika’da dış pazara göre şekillenmiş Piranha adı verilen sermaye grupları, Türkiye’de yurt dışı inşaat sektörü ve kodaman ticaret sermayesi iktidar kılındı. Kıvılcımlı’nın deyimiyle “kapitalist fideliği devletçiliğimiz” eliyle büyütülmüş geleneksel finans kapitalizm, Özal’ın deyimiyle “Istanbul dükalığı” olarak aşağılanarak yerine uluslararası müteahhitlik hizmetleri üzerinden gelişen yeni finans kapital+kodaman tefeci bezirgân iktidarı, ANAP’la yükseltilmişti.

Geleneksel olandan yeni olana geçiş her zaman sürtünmeli bir süreçtir. Neo liberalizm bu tür sürtünmeli süreçler yaşıyorken sosyalist sistem çöktü. Uluslararası emperyalizm bütün dikkatini sosyalist sistemin yarattığı boşluğun entegrasyonuna yöneltti. Cephe gerisi gerilimleri azaltmak adına yeni sömürgelerdeki yapısal zorlamalar gevşetildi, geleneksel olanla uzlaşı öne çıktı. Amerika’da senatör Baker düzenlemeleriyle Demokratlar iktidara geldi, Türkiye’de ANAP söndü, DYP-SODEP iktidar oldu.

Bu dönemde Amerika, Almanya’nın parası, kendi askeri gücüyle doğu Avrupa’yı kendi sistemine bağlamaya yöneldi. Ancak evdeki hesap çarşıya fazlaca uymadı. Almanya, Demokratik Almanya’yı ilhak edip doğu Avrupa’yı kendine yeni sömürge haline getirirken Balkan krizinde Rus gerçeğinin kendini göstermesi Amerika’nın bütün bu maceradan neredeyse eli boş çıkmasına yol açtı. Yeni bir saldırı planına geçti; Cumhuriyetçi’lerle yeni bir Amerikan yüzyılı yaratmak için BOP sürecine atıldı.

79 Iran ve Nikaragua devrimlerindeki eşzamanlılık Amerikan emperyalizminin aynı anda iki büyük yoğunlaşmayı taşıyamadığını göstermişti. Bu yüzden küresel çapta “bir buçuk savaş” konseptine geçildi. Buçuk’u Latin Amerika oluşturdu; 90’larla yükselen toplumsal muhalefete karşın bölgeyi Plan Colombia gibi hamlelerle stratejik bir pata sürecine zorladılar.  Asıl dikkat Ortadoğu’da petrol ve ticaret yolları üzerindeki hâkimiyete yoğunlaştırıldı.

Emperyalizmin bu kez daha doğrudan öne çıkardığı yeni sınıf dinci gerici ideolojisiyle bölgedeki kadim tefeci bezirgân sermaye idi. Daha önceleri bölgenin laisist devlet sınıflarının kontrolü altında tutmaya ihtiyaç duyduğu bu sınıfı yeni proje gereğince daha serbest oynatabilirdi, çünkü bölgede bizzat kendi fiili varlığını oluşturuyordu. İlk denemesini 2000 yılında yaptığı “yeniden sömürgecilik” dönemini 2003 Irak işgaliyle açtı.

Iran devrimiyle literatüre girmeye başlayan siyasal islam kavramı yerini sağlamlaştırırken kendi içinde “radikal islam” ”ılımlı islam” ayrımına uğratıldı. Magrip ülkelerinde gerici iktidarlar ve Türkiye’de AKP işbaşına geldi. Ama ABD yönetimli emperyalist politika gene başarılı olamadı. Bölgede halkların, ülkelerin direnişi ve karşıt uluslararası finans kapital sermayelerin ayak sürtmesi sonrasında önce yeniden senatör Baker devreye girdi, ünlü raporunu ileri sürdü ve ardından Obama iktidara geldi.

  1. Bush ve Obama’nın ilk dönemi sonrasında emperyalizmin Ortadoğu’ya ilişkin yaklaşımları netleşti. Birinci olarak Ortadoğu’nun kaypak ve kaygan ilişkiler coğrafyası olduğu, böyle bir siyasal kumullar coğrafyasında sürdürülebilir bir askeri hâkimiyetin ancak bütün bir bölge üzerinde askeri egemenlik kurmakla mümkün olduğu anlaşıldı. Oysa Amerika’nın bunu karşılayacak mali gücü ve bu girişimlerine destek verecek uluslararası ittifakları yoktu. Bunun üzerine, bölgede doğrudan fiili bir askeri konum sürdürmektense yerine savaşacak güçler bulmak, yoksa yaratmak gibi bir tarz değişikliğine gidilerek yeniden paylaşımın tayin edici çarpışmaları için Asya-Pasifik hattında mevzilenme tercihi öne çıktı.

İkinci olarak bölgesel hakimiyet için tercih edilen tefeci bezirganlığın tarihsel olarak kapitalist toplum ve mülkiyet ilişkileriyle uyumlanmasının mümkün olmadığı görüldü. Neoconlar peşinen her türlü islamı düşman ilan ederken, ılımlı islamla uzlaşabileceğini düşünen Obama yönetimi de Libya, Mısır, Suriye ve Türkiye gibi deneyler sonrasında ılımlı islamla ittifakın aşırı zorluklarıyla karşılaştılar. Bu tür bölgesel gerçekler karşısında bölgeyi emperyalizme eklemleme ancak kimi “tercih”ler üzerinden formüle edilebilir oldu. Neocon’lar Amerikan askeri sanayi kompleksinin temsilcileriydi ve Amerikan askeri aygıtına güveniyorlardı. Bu yüzden hiçbir islami ittifaka girişmeden Amerikan askeri aygıtıyla bölgenin gerekli alanlarını kontrol altında tutmayı esas alan bir “zaferi seçmek” programına sahiptiler ve bugün Obama’nın başarısızlığından aldıkları güçle yeniden aynı kadro ve aynı söylemle kendilerini ortaya atmış durumdalar. Örneğin Wolfovitz, “IŞID’mış, sünniymiş, şiiymiş vb kavramlarla kafa karıştırmaya gerek yok, bunların hepsi 11 Eylül’de binalarımıza saldıranlarla aynı soydan” diye konuyu sadeleştirip bölgede askeri egemenliği savunuyor. Demokratlar ise böyle bir askeri sürece çok cesaret edemedikleri için kendilerini ateşin dışında tutan daha karmaşık ve “zor tercihler” peşinde koşmak zorundalar. Bu yüzden bir taraftan kendilerinden uzak bölgelerde kendilerinin doğrudan dahil olmadığı ama rakiplerinin gücünü tüketen savaş ateşini harlamak, diğer taraftan nihai olarak egemenlik imkanlarını ellerinde tutacakları bir pozisyon almaları gerekiyor.  Bu yüzden bölgede islamı çok dışlamayan ama daha uyumlu çalışabilecekleri, modernist kanatlarla dengeleyerek hatta onların egemenliği altına alan ve böylece ABD çıkarlarına vekalet edebilecek bölge iktidarları planlıyorlar.

Bu gelişmeler sonrasında gelecek dönem Amerikan politikasının Obama-Bush ortalaması olacağı sanki şimdiden belli gibidir. Amerikan finans kapitalizminin yakın geçmişte iki başkan üzerinden uygulamaya soktuğu “tercih”lerinin hiç de başarılı olamadığı kamuoyu yoklamalarıyla da belgeleniyor. Anketlerde, Obama ve Bush, II. Savaştan bu yana en başarısız başkanlar olarak görülüyor. Bu sonucun, keza, kamuoyu tercihlerini belirlemede yüksek başarı sağlayan Amerikan finans kapitalizminin değerlendirmesi olduğu çok açıktır. Ve yeniden paylaşım matematiğinin temelden farklı bir politika üretmeyi imkân tanımaması, dönemi yeniden Amerikan yüzyılı yapmak için Amerikan finans kapitalizminin eline geçmiş pratikte denenen iki seçeneğin başarısız yanlarını tıraşlayarak yeni bir orta yol oluşturmaktan başka bir seçenek vermiyor. Bu zemini H. Clinton’un temsil ettiğini biliyoruz. Ve W. Bush politikalarının kurmaylığının yapan Kagan ailesinin şimdi H. Clinton ve Demokratlar etrafındaki mevzilenmelerini derinleştirmesinde bu yaklaşımlarımızın bir sağlamasını bulabiliyoruz.

Her orta yolcu çizgi gibi bu tercihin de oportünizmin avantajlarından sonuna kadar yararlanabilmesi mümkündür ve bunun özellikle siyaset alanında Amerikan pragmatizmine oldukça geniş bir alan tanıyacağı açıktır ama aynı zamanda orta yolculuk, bu çizgiyi reddedilen eski yanlışların doğrudan temsilcisi haline gelmeye de yatkın kılmaktadır. Bu nedenle neo conlar, bölgede Amerikan varlığını fiili hale getirecek gerekçeleri Israil’in hazırlanmakta olduğu yeni bir “dökme kurşun” provokasyonu ya da 2006 saldırısı gibi girişimlerinde kolayca bulabilecekleri gibi Ukrayna’yı ateşkessiz kılarak daha doğrudan çatışmaları gündemleştirmekte oldukça pervasız ve cesaretli davranabiliyorlar. Bugüne kadar Obama siyasetini bölge gündeminin dışına çıkmaktan alıkoyabilmelerindeki ve nihayet bölgeye kısıtlı sayıda da olsa Amerikan askeri gönderilmesini sağlamalarındaki başarılarına bakılırsa yeniden paylaşımın kazanını patlatmada çok da zorlanmayacaklar gibi görünse de bugünlerde Amerika’nın aradığı başkan tipolojisi Dwight Eisenhower’dır. II. Paylaşım savaşının müttefik kuvvetler komutanı ve soğuk savaşın kurucusu. Adıyla anılan doktriniyle Ortadoğu’da vekalet savaşlarını o zamandan gündeme getiren politikacı. “Gölge CIA” adıyla bilinen yarı istihbarat yarı düşünce kuruluşu Stratfor, büyük bir savaşa yönelmeden Ukrayna ve Irak’taki küçük savaşları büyütmenin, “yapıcı kaos” taktiğini Eisenhower çizgisinde bularak öneriyor. “Az risk, büyük kazanç” denklemi kuruluyor.

Gene de, bütün bu farklılıklarına karşın, her iki “seçenek”in ortaklaştığı ve haliyle orta yolcu tercihin de benimsediği nedir diye soracak olursanız, yanıtı, bölgede tefeci bezirgânlık temelli, ideolojik islamcı yönelimli iktidar yapılanmalarının artık politik ömürlerinin tükenmesinde bulacağınızı söylemek mümkündür.

İşin özü, neo liberalizmi, salt bir ekonomik yapılandırma manzumesi olarak değil, olması gerektiği gibi, bunları gerçekleştirebilecek bir politik süreç olarak tanımladığınızda, post neo liberalizm, neo liberalizmin yapı bozumuna uğrattığı yerel devletlerin geleneksel sahipleri eliyle yeniden yapılandırılarak güçlendirilmesidir. Bu yüzden dönemi böyle bir tarif altına almak, bize, yaşanan politik süreçleri anlamamızı kolaylaştıracak bir kavram yardımı sağlıyor. Benzer gelişmeyi farklı tarih-toplumsal birikimlerin oluşturduğu farklı politik düzeylere karşın Latin Amerika’da da görmek mümkündür. Elbette bu ayrı ve başlı başına bir araştırma konusudur ama konjonktürün küreselliğine kanıt olması itibariyle geçerken söyleyebiliriz ki Latin Amerika’da 90’lardan itibaren yükselen reformist muhalefetin kamusal politikalarının uluslararası emperyalizm tarafından çok rahatsızlık duyulmadan benimsenmesi bu konjonktürün doğuyla karşıt; modernist ama sivil toplumu güçlü coğrafyalardaki bir uygulamasıdır. Latin Amerika gerçeğinde post neo liberal yapılanma neo liberalizmin iktisadi politikalarının eski gerilla ve halk önderleri eliyle sürdürülebilir olmasını sağlamaktadır.

 

  • Kisaca Durum Etüdleri

 

  • Bölgede Kaymalar

Bölgede Mısır, Libya ve Suriye’deki gelişmelerin bu yönlü olduğunu, yani doğrudan islamcı iktidarlar yerine bunların devlet sınıflarıyla hem hal olmuş şekillerinin öne çıktığını görüyoruz. Mısır üzerine yeterince geniş değerlendirmeler yapıldı. Sisi’nin cumhurbaşkanlığı, Müslüman Kardeşler’e karşı Mısır’da girişilen operasyonun sadece halk muhalefetini kontrol altına alma amacıyla sınırlı olmadığını, bu muhalefetten güç alan devlet sınıfları üzerinden yeni bir iktidar şekillenmesi olduğunu bize göstermektedir. Ve bu iktidarın kendini kalıcı kılmak üzere geçmişte yol verilen gerici islamcı şekillenmeleri tasfiye etmekteki kararlılığını yüzlerce idam kararının alınmasında ve buna uluslararası sistem tarafından verilen onayı ciddi bir itiraz getirilmemesinde izlemek mümkün oluyor.

Bu arada bölgede post neo liberal düzenlemeler parantezinde en önemli hamleler Libya’da yapılıyor. Kaddafi’nin eski generallerinden ve keza Kaddafi’ye muhalefeti nedeniyle uzun yıllar Amerika’da yaşayan ve gerici ayaklanma sırasında Libya’ya gelerek Kaddafi karşıtlarının komutanlıklarında bulunan Halife Hafter, şimdi Libya Amerikan konsolosunun linç edilmesinden sonra değişen dengeler içinde, eski Kaddafi ordusu çerçevesinde toparladığı güçlerle mevcut dinci iktidara karşı savaşı örgütlüyor.

Önce dinci iktidarı alaşağı etme amacını doğrudan dillendirdiği bir şekilde geçici Libya parlamentosunu bastı ve parlamento fesh oldu. Ardından da islamcı Libya ordusuyla şiddetli çarpışmalara girerek geniş alanları kontrolü altına aldı. En son olarak da, Irak’ta IŞID’in arkasındaki güçler olarak bilinen Türkiye ve Katar’ı uyararak, -ki, bu uyarılar Amerikan emperyalizminin Türkiye iktidarına ilişkin yaklaşımının bir göstergesi olarak da okunmalıdır- Libya’daki gerici faaliyetlerini ve bu faaliyetleri yürüten bütün vatandaşlarının Libya’daki varlığını yasakladı.  Yani Libya’da da devlet sınıfları İslamcı gericiliğe karşı uluslararası sistemin yeni taşı olarak ileri sürülmektedir.

Ve elbette Suriye.. burada da Mısır düzeyinde karakteristik gelişmeler yaşanmaktadır, çünkü Suriye bütün çeşitleriyle Obama Amerikası’nın bölge politikalarının doğrudan bir uygulama alanı oldu. Esad’a karşı dinci muhalefetin örgütlenmesiyle işe başlayan Obama, Rusya, Iran ve Hizbullah’ın desteklediği bir direnişle karşılaşınca bölgeyi Cenevre konferanslarıyla pata durumunda tutmaya niyetlendi. Ama bu kez, bu durumdan hoşnut olmayan Israil’in provokasyonları ve neo con dayatmalarla karşılaştı. Kimyasal silah kriziyle bir yandan Cenevre süreçlerinde bir kopuş olurken diğer yandan islamcı gericilikle bir yola varılamayacağı giderek anlaşılır oldu. Ve nihayet gelinen noktayı Obama net bir şekilde ifade etti; ılımlı islamın silahlandırılmasıyla Suriye’de kat edilecek bir yol yok, dedi. Bu sözler Esad’ın temsil ettiği Baas çizgisiyle bir şekilde uzlaşma aranacağının işareti oldu.

Geçerken bir dip not olarak aktarılacak olursa, elbette Suriye sürecinin bu yönlü gelişmesi karşısında Israil ve neo conlar seyirci kalmadılar. Bir yandan IŞID geliştirilirken diğer yandan Filistin üzerine saldırılarla bölge hızla savaş atmosferine sokuldu. Diğer yandan da Rusya’nın burnunun dibinde Ukrayna krizi Putin’in bütün uzlaşı arayışlarına rağmen ısrarla provoke edildi, ediliyor..

Ama burada bizi asıl ilgilendiren konu bölge politikalarında bölge devletlerinin eski egemenlikleri üzerinden yeni bir hat çizilmekte olduğunu görmek, gösterebilmektir, çünkü Türkiye’de de aydınların açıklamakta zorluk çektiği bir şekilde bu çizgide benzer gelişmeler yaşanmaktadır.

  • Türkiye’de Kaymalar

Biliyoruz, hırsızlık ve soygunlarının 17 Aralık’ta belgelenmesinin ardından AKP/RTE ara seçimlerden başarıyla çıkmanın verdiği güçle, eski iktidar ortağı Gülen örgütlenmesine karşı her alanda büyük bir tasfiye programını yürürlüğe soktu. Polis ve yargı teşkilatları başta olmak üzere hemen her devlet kademesinden yüzlerce kişi Gülenci oldukları için etkisiz görevlere atandılar, yerlerine liyakatlerine bakılmaksızın sırf AKP/RTE iktidarına sadakatlerine güvenilen yüzlerce kişi atandı.

Bu arada şaşırarak izlediğimiz haliyle, Gülen’le bozulan ilişkiler yerine Ergenekon ve Balyoz davalarıyla baskı altına alınan devlet sınıfları kadrolarıyla ittifaklar geliştirildi. Tahliyeler oldu. Gelişmeler karşısında AKP içinde bile ciddi bir kaos yaşandı. Gelişmeler hakkında bakanlar düzeyinde çelişen açıklamaları basından izler olduk. Her gün bir “ulusalcı”yı anti-Gülen bir zeminde AKP basınında röportaj verirken gördük.

Solun ve aydınların bu gelişmelere getirdiği tanımlama ancak gözüyle gördüğünü söylemekten öteye geçmedi. AKP-Ergenekon ittifakı denildi. Oysa Ergenekon’un çekirdek kadroları AKP/RTE iktidarından hesap soracaklarına dair öyle sert ifadelerle tutum belirtiyorlardı ki Adalet bakanı onlara henüz beraat etmediklerini hatırlatarak tepelerinde sallanan Demokles’in kılıcını gösterme ihtiyacı hissetti.

Yaşanan tıpkı 12 Eylül’le kadim sermayenin devlet sınıflarının yanı sıra iktidar blokuna dahil edilmesi gibi, 17-25 Aralık zorlamalarıyla iktidar blokundan tasfiye edilmiş devlet sınıflarının yeniden iktidar bloku içine çekilmesi sürecidir. Post neo liberal saha düzenlemesinde merkezi iktidarın ve devletin güçlendirilmesi sürecine AKP/RTE iktidarının adaptasyonundaki mecburiyetlerdir. AKP/RTE egemenliklerini sürdürebilmek için böyle bir iktidar tekelleşmesine ihtiyaç duymaktadır ve uluslararası konjonktür dinci iktidarın bu ihtiyacını dinci iktidarı kontrol altına alacak bir devlet sınıfları eğilimini iktidar blokuna sokarak değerlendirmektedir. Ya da tersi. Gelişimin bu düzeneğini en somut Numan Kurtulmuş’un Merkez Bankası’nın kontrol altına alınması üzerine yaptığı açıklamalarda görmek mümkündür. Kurtulmuş’a göre “2008 krizinden sonra neo liberal tezler gözden geçirilmeye başlanmış”tır ve AKP/RTE iktidarı elindeki devlet erkinin güçlendirilmesini “devlet bağımsızlığı” adına yeni Türk burjuvazisi güçlendirmek ihtiyacındadır. Hükümet emriyle faizler aşağı indirilmeli, “Hamamönü esnafının şikayetleri” esas alınmalıdır. Kurtulmuş, uluslararası konjonktürün zorlamasını kendi sınıfsal iktidarlarının mutlakıyetine tahvil etmeye çalışsa da gelişmelerin devlet sınıflarının politik etkinliklerine yol açılmakta olduğu AKP/RTE’yi kızdıran Anayasa Mahkemesi kararlarında ve Genel Kurmay Başkanı’nın AYM’yi ziyaretinden hissedilmeye başlamıştır. Görülmektedir ki Türkiye kapitalizminin yüzyıllık sorunu “kadro” ihtiyacı  yeni Türk burjuvazisinin de karşısına dikilmektedir.

Devlet sınıflarının politik etkinlik düzeylerinin nerelere kadar varabileceğini bölgesel süreçteki gelişmeler eşliğinde esas olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonraki süreçte gözlemlemek daha da mümkün olacak gibidir. Hele ki ABD ve Almanya’nın RTE iktidarından hiç ama hiç hoşnut olmadıklarını her fırsatta gösterdikleri bir süreçte, konjonktürün bu karakterinin kendini açığa vurması beklenmedik bir gelişme olamaz.

Sürecin bu karakterini devlet sınıflarının geleneksel partisi CHP’deki gelişmelerden de izlemek mümkündür. Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığına dinci bir aday göstermesi sadece örgütün sağa kaymasıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Parti yöneticiliğinde hiçbir yetkinliği olmadığını gördüğümüz Kılıçdaroğlu’nun Ihsanoğlu’nun adaylığı konusunda kendisini aşan kararlılığı ve cesareti uluslararası emperyalizmin politik projelerini CHP’ye taşıyan Kemal Derviş’in yönlendiriciliğinden aldığı ortadadır. Nasıl devlet sınıflarının siyasal etkinliği AKP/RTE iktidarı içinde yeniden canlandırılıyorsa, CHP’de de ılımlı dincilik devlet sınıflarının partisinin içine çekilmektedir.

Sonuçta Türkiyeli siyasal süreç kendi dinamikleriyle hangi tarafa akarsa aksın uluslararası emperyalizmin bölge politikalarını yeni konjonktürel bağlamda güçlendireceği bir iktidar yapılanmasının ortaya çıkması kaçınılmaz durumdadır.

Geleceğe ilişkin siyasal hesaplar bu tür gelişmeleri gözeterek yapılmalı, doğması muhtemel iktidar boşluklarının değerlendirilmesinde uyanık olunmalıdır.

4 Temmuz 2014

Tahsin Yilmaz

 

 

SEÇİM SONUÇLARI: DEVRİM YA DA GEVEZELİK “SOSYALİZM YA DA BARBARLIK”

SEÇİM SONUÇLARI:

Devrim ya da Gevezelik

“Sosyalizm ya da Barbarlık”

30 Mart yerel seçimleri Türkiye siyasal haritası üzerinde iki siyasal aktör olduğunu belgeliyor; AKP ve BDP..

Seçim sonuçları görülüyor ki, Türkiyeli toplumsal muhalefet açısından moral bozucu değerdedir.

Sonuçların sosyolojik analizleri önümüzdeki günlerde erbabı tarafından çok yapılır.

Hemen görülebilen 2010 referandum haritasına kıyasla AKP lehine olan genişlemelerdir. Görülen odur ki, büyük kentlerin bünyelerinde ve çevrelerindeki kasaba burjuvazisi ve gerici ideolojiye açık toplum kesimleri AKP’nin etkinliği etrafında kenetlenmeye yönelmişlerdir.

Buna karşılık modern, eğitimli kentli orta sınıf ağırlığının olduğu yerlerde AKP’ye karşı derinleşme de artmış durumdadır. Bu kesimlerin yoğunlaştığı yerelliklerde AKP’nin yapısal olarak püskürtülmekte olduğunu oy oranlarındaki fark gösteriyor. Kasabalı ve kentli ideolojik ve siyasal düzeyler arasında liberal etkilere açık kesişme alanları daralmış durumdadır.

Bu ayrışma çokca söylendiği gibi ciddi bir kutuplaşmadır ve radikalleşmeyi siyaseten var olmanın ön koşulu haline getirmiştir.

Bu durum seçim sonuçlarının sosyo psişik değerini sosyolojik çözümlemesinden daha önemli kılmaktadır; toplumun kendi içine çökmesi derinleşmiştir.

Devrimci bir çıkış yolu göremeyen toplum kendi çaresizliğinin içine çökerken devrimci bir çıkış gösteremeyen muhalefet de bu çökkünleşme eğilimi tarafından emilmiştir.

Görünen o ki, bu emilme süreci kendi rutinini önümüzdeki süreçte de sürdürecektir, çünkü ortaya çıkan sonuçlara yönelik öne çıkan temel değerlendirme AKP’nin kutuplaştırma politikasının başarısı, muhalefetin bu oyuna düşmesi şeklinde yapılmaktadır.

Bu yanlıştır. Aksine AKP’nin kutuplaştırma politikasının karşıtlığı verilememiştir. Zaaf ve eksiklik buradadır.

Gezi Haziranı ve türevleri de dahil olmak üzere, AKP’ye karşı kurulan her karşı cephe sadece statükonun yeniden üretilmesini içerdi. Statükoyu doğrudan karşısına alan bir tarz ve söylem geliştirilemedi. Bayrak, şiddetsizlik, örgütsüzlük gibi statükonun meşruiyet kalıpları içine sıkışıp kalındı. Statükoya kitlenin netçe kavrayacağı bir çıplaklıkta meydan okunamadı.

Gezi Haziranı, liberal, statükocu, savunmacı bir çizgide olmamışa döndü.

Sınıf seyirci kaldı.

Aydın, modernist, burjuva.. yüzyıldır bu devletin sahipleri kimliği toplumsal muhalefete yapışıp kaldı.

Toplumsal muhalefet bu haliyle onlarca yıllık statükodan yılmış geri ve gerici ideolojinin etkisi altındaki kitlenin AKP’nin statükodan kurtarıcı olduğuna dair yanılsamasını güçlendirici oldu.

Gezi Haziranı’yla psikolojik üstünlüğü ele geçiren muhalefet, uluslararası sistemin bütün kaset teşvikine rağmen bu üstünlüğü maddi bir siyasal güç haline çevirme başarısı gösteremedi çünkü liberallerin ve sosyal demokratların statüko siyaseti zaten buna el vermezdi.

Gezi Haziranı’nda açığa çıkan kitle enerjisi statükoya karşı devrimci bir eylem hattına yerleştirilemedi, çünkü buna göre bir öncü tarz hazırlığı kafalarda zaten mevcut değildi

Sol, siyasal ikbalini liberallerin ve sosyal demokrasinin kanatları altında aradığı için Gezi Haziranı’nın psikolojik üstünlüğü yerini kasetlerin mucizesine terk ediverdi.

Sonuçta Gezi Haziranı liberallerin kendilerini var edecekleri bir rönesans esintisi olmaktan öteye geçemedi.

30 Mart seçimleri şimdi bu esintinin gerici iktidarı korkutacak bir fırtınaya dönüşme ihtimalini ortadan kaldırıyor.

Bu durumda, statükonun bütün gücünü zaten elinde tutan RTE, statükoya dokunmamayı kendine temel edinen toplumsal muhalefet karşısında ayakta kalmayı zorlansa da başardı.

30 Mart seçimleri sonrasında artık psikolojik üstünlük de, hamle insiyatifi de RTE’dedir.

Artık kendi karşıtlarının “kaçma”sını teşvik eden tehditler RTE’den gelmektedir.

Ve liberaller ve statükocu muhalefet gerçekten korkmalıdır.

Beyaz türk sözcülerin AKP/RTE’ye karşı söylemlerinde giderek ağırlık kazanan tahammül ve  sabır  ögesi gelecek günlerin siyasetinin gene bu çizgide derinleşeceğini gösteriyor.

Çünkü uluslararası sistem, RTE’ye karşı geliştirdiği muhalefetin, Türkiye siyasal hayatında maddi bir karşılığı olmadığını görünce yeniden hesaplarını modifiye edilmiş bir RTE üzerine kurmaya yönelebilir. Gezi Haziranı’ndan bu yana bir kaç kez ölümü/tasfiye ihtimalini görmüş RTE’nin de sıtmaya razı olması pek mümkündür.

Beyaz Türk sözcülerin AKP/RTE’ye karşı söylemlerinde son günlerde giderek ağırlık kazanan tahammül ve  sabır  ögesi gelecek günlerin siyasetinin bu çizgide derinleşeceğinin işaretleriydi, sanki.

RTE’nin “artık gittiği” üzerine hesaplar gözden geçirilmelidir. Bundan böyle, böyle bir gelişme, olsa olsa hastalığının depreşmesi üzerine inşa edilebilecek komplolar sayesinde olabilir, gibi görünüyor.

Ve elbette bir de kitle eyleminin sokakları tutması..

Ancak gerçek ortada; sol muhalefetin bu gücü, bu iradesi organize bir faktör olarak, ne yazık ki, mevcut değil.

Örgütlü bir kitle zorunun yokluğunda RTE, iç siyasette başkanlık, cumhurbaşkanlığı hedeflerini yenileyebilir ya da başbakanlıkta pozisyonunu koruyabilir. Ve açıktır ki, bütün bu mevzilerini her düzeyden muhalefeti iyice sindirerek güçlendirmeye niyetlidir.

Bunun meşru koşulunu bir dış savaş konjonktüründe bulma ihtimali sızıntılarla meşrulaşmış hali itibariyle bugün dünden daha fazla gözüküyor. Çünkü basında aktarıldığı kadarıyla Suriye’de savaş kışkırtıcı pozisyonlara geçilmesi uluslararası sistemin pek de bilgisi haricinde değildir.

İsrail, Körfez gericiliği ve neo-con muhalefet Filistin görüşmelerini engelleyip İran ve Suriye detantının gelişmesini durdurduktan sonra Ukrayna’da Rusya karşısındaki pozisyon kaybını yeniden bölgesel atmosferi ısıtarak telafi etmekte ciddi hazırlıklar içindeyken RTE’nin “Suriye ile savaş halindeyiz” belirlemesi bir dil sürçmesi olarak değerlendirilemez.

Hele ki, Kürt burjuvazisinin göğsünü kendisi için siper ettiğini gördükten sonra yeniden “tekçi” sömürgeci ve diktatör üslubunu yenilemesi bu perspektifin cuk oturan doğal bir bağlantısı durumundadır.

Urfayı elinde tutup Kobani üzerinden Rojava devrimini tehdit etmeye yöneleceğinin bütün işaretlerini IŞID emrine verdiği tanklar ve dışişlerindeki sızıntı üzerinden somuttur.

Kürt özgürlükçülüğünün ve halk hareketinin yerel seçimlerle artırdığı gücü RTE’ye özerklik ve radikal demokrasiyi  dayatacak düzeydedir, ancak AKP başarısını ve Gezi Haziranı’nın çözülüşünü “kutuplaşma” siyasetinde gören, IŞID tanklarında kestirmeden Esad’ı görmeye yatkın eğilimlerin varlığında radikal demokrasi perspektifinin pratikleşmesinde zorlanmalar yaşanması kaçınılmaz görünüyor.

Ama diğer taraftan, kendi coğrafyasındaki başarısının haklı çoşkusunu doya doyayaşamak dururken, Türkiyeli metropol muhalefeti acilen radikal demokrasi için örgütlenmeye yöneltemediği takdirde Kürt muhalefetinin Rojava’ya dönük olası tehditlerin yığılmasına müsaade etmiş olacağı da açıktır.

Zor bir döneme giriliyor.

30 Mart seçimleri itibariyle Öcalan’ın Kürt mücadelesi için yaptığı belirleme şimdi Kürtlerden çok Türkiye sol muhalefeti için geçerlidir.

Artık ara tarzlarla yol alma umutları geçersizdir.

Ya devrim hattında sıraya girilecektir ya da gevezelikle tükenilecektir.

Ya toplum sosyalizme yönlendirilecektir ya da sömürücü ve sömürgeci barbarlıkta kahrolacaktır.

31 Mart 2014

 

SUNİ DENGENİN KAHREDİCİ AĞIRLIĞI, Ya da DEVRİMİN DAYANILAMAZ HAFİFLİĞİ

Herkes aynı fikirde; Türkiye, siyasal tarihinin en derin krizlerinden birini yaşıyor.

Siyasal kriz kendini “egemen sınıfların eskisi gibi yönetemezlik” hali olarak gösteriyor.

Oysa, en azından Gezi Haziranı’ndan beridir biliyoruz ki, alt-ezilen sınıfların “eskisi gibi yönetilmek istemezlik” hali de bu kriz içinde mevcut.

Ama alt sınıfların bu siyasal eğilimi potansiyel bir konumda bulunuyor,  kendini pratik zeminde açığa vurmuyor.

Bu nedenle yaşanan krizi salt egemenlere ait bir siyasal kriz olarak değil, aslında doğrudan emekçi sınıflara ait bir “devrimci durum” hali üzerinden tartışmak daha yol gösterici olandır.

Yani reel politik olan değil tarihsel olan konuşulmalıdır.

Burası oportünizmle devrim arasındaki ayrımı verir.

Oportunist reel politik olana göre konuşur, devrimci tarihsel olana göre..

  1. Enternasyonal kocakarılarıyla Lenin arasındaki fark buydu.

Türkiye’nin geçmişinde de, bugününde de devrimle oportünizm arasındaki fark budur.

Siyasal faaliyetini seçimlerde kapacağı köşeler üzerine tasarlayan Türkiyeli oportunizm, reel politikada proletarya ve halkın ağırlığının olmayışına yakınıyor, çünkü CHP’nin eski faşistlerden kendine aday çıkartmasını eleştirmekten daha öte bir politik tavır geliştiremiyor. Bu yöneliminde bile ricacı olmaktan, yakarıcı olmaktan öteye gidecek gücü yok.

Durum ortada; Gezi sonrasında oportünist dillere pelesenk olan “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” söylemi, söyleyene değil söyletene bakmayı gerektiriyor. Söyleten sokaktaki yığınlardır ve oportünizmin ağzında bu söylem asla iradi kararlılığa doğru devrimci bir yenilenmenin işareti değildir.

Öyle olmadığı Gezi Haziranı’ndan bu yana geçen zaman içinde açığa çıkmıştır.

Her şey eskisi gibirir; statükoya göre konuşulup, statüko içinde davranılıyor.

Bu itibarla Gezi Haziranı’ndan aylar sonra ve siyasal moment “bir, iki, üç, daha fazla Gezi” yi çağırdığı koşullarda, sokaklarda devrim dolaşmıyorsa eğer, Gezi Haziran’ı üzerine yapılan “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gevelemelerinin sadece ve sadece oportünist tükenmişliğin itirafı olduğu açıktır. 90’dan beri sürdürülen oportünist, yasalcı, statükocu tarzın Türkiye devriminin sorunlarına çare olmaktan uzak olduğunun, yerine devrimci çizgi geçirilemediği müddetçe de bu çaresizliğin süreceğinin ifadesidir.

Oportünizm, proletaryayı iktidar mücadelesinden alı koymak için vardır. Burjuvazi, proletaryanın iktidar mücadelesi ihtimaline karşı oportünizmi öldürmez; onu sendikalarda, gazete köşelerinde, vakıflarda, üniversite kürsülerinde yaşatır ama proletaryanın iktidar mücadelesinin olmadığı yerde oportünizme ihtiyaç duymaz..

Bugün Türkiye’de proletaryanın siyasal varlığı olabilecek en alt düzeydedir.  Türkiye burjuvazisinin de oportünizme ihtiyacı yoktur. O yüzden sosyal demokrasi faşistlerle, sağcılarla açık ittifaklar kurmakta hiçbir sakınca görmezken, oportünistler sadece kendi burjuva kuyrukçuluklarını açığa çıkartacağı için bu durumdan hem şikâyet etmekte hem de kendilerine verilecek birkaç seçimsel ikbal için kuyruğa girmektedirler.

Türkiye oportünizminin bu politik yetersizlik karşısında geliştirdiği yegâne taktik slogan “örgütlenme”dir.  Yasal, yarı yasal bütün oportunist yapılar aynı sloganı öne sürüyorlar.

Bu tam da oportünizme göre bir slogandır. Lenin’den beri biliriz ki örgütlenme, devrimin her günkü işidir ve devrimin her günkü faaliyetini taktik düzeyde ileri sürmek ancak oportünizmin meşrebine göredir.

Devrimcilik, örgütlenmeyi soyut ve genel bir slogan olmanın ötesine taşımaktır. Stratejinin ihtiyaçlarına göre somut mevzilenmektir. Oysa oportünizmin sloganlarında ne devrimin ihtiyaçları ne de devrimci bir stratejinin öncelikli yoğunlaşmaları bulunmaktadır.

Bu nedenle örgütlenme konusu oportünizme iki açmaz getirmektedir.

Birincisi onların dilinde, örgütlenme lafı tümüyle içeriksiz, soyut bir kendiliğinden faaliyetin günlük rutininden başkasını gündemleştirmez. Oportunizme bakacak olsak, Türkiye halkı bugüne kadar sanki örgütlenelim denilmediği için örgütsüz kalmıştır. Oysa, hele ki örgütlenme alışkanlığının en kavruk olduğu bu topraklarda solun günde bin kere tekrar ettiği duadır, örgütlenmek.. Niçin örgütlenilemediğini bilemediğiniz yerde, örgütlenme sloganı, sonu amel’le/eylemle değil amin’le biten bir kadercilik çağrısıdır.

İkincisi, oportünist örgütlenme statükonun örgütlenmesidir. Statüko onlara yer ve alan tanıdığı müddetçe mümkün olan yani devrimin değil statükonun ve burjuvazinin ihtiyaçlarına göre olan bir örgütlenmedir. Devrim proleter kalkışmayı zorlamadıkça oportünizmin örgütlenme alanları kendiliğinden kısıtlıdır.

Siyasi iktidarın iğrençliklerinden, işsizlikten, pahalılıktan, hele ki şimdi giderek derinleşen ekonomik krizden dolayı devrimi örgütlemek daha kolay olandır, iş ki devrimci irade bu zemine yönelebilmeyi başarsın.

Devrim kara yığınların hükümetleri alaşağı edecek haraketliliğidir. Bu nedenle devrimciler örgütlenme konusunu toplumun tarihsel materyalist çözümlemesi üzerine inşa ederler. Türkiyeli devrimin örgütlenme sorunu Türkiyeli halk sınıflarının özgün siyasal davranış yatkınlıklarını ve alışkanlıklarını çözümlemeyi ön gerektirir.

Yaşıyoruz; halk sınıflarının devlete biat geleneği üzerine yükselmiş Türkiye melez kapitalizminde emperyalist savaş konjonktürünün ve ara sınıf iktidarların kışkırttığı düzene karşı nefret ve tiksinti yoğunluğu bile proletaryanın kendiliğinden eylemine yol açacak bir kendiliğinden bilinç düzeyi oluşturamamaktadır. Modern toplumun kolektif aksiyoner dinamikleri, üzerlerine çöken “geçmiş kuşakların geleneklerini” parçalayıp kendilerini realize etmekte yetersiz kalmaktadır. Melez toplumu saran kadim tevekkül duygusu isyan yönelimine ket vuruyor. Tevekkül, çaresizlik ve yetersizlik karşısında dişini sıkarak zamanını bekleme sabrı değildir. Tevekkül, çözümde kendini görmeyen, çözümü kendi dışındakine bırakan, kendi dışındakinden bekleyen toplumsal bir trans halidir. Bu durumda toplumlar kendi içine çökmekte ve devlet eliyle soygunun, hırsızlığın, cinayetlerin meşrulaştığı kendi tarihsel kara deliklerine doğru emilmektedirler.

Türkiye toplumunu devrimsiz ve bir ortaçağ artığı bir ara sınıf iktidarı karşısında bile çaresiz bırakan bu durumun adı suni dengedir. Ve suni denge, bir oportünist önderin belirttiği gibi bir zamanlara ait dönemsel bir tanımlama değil, Türkiye toplumunu devrime açacak tarihsel bir belirlemedir.

Sadece örgütlenme sorunu değil, bir bütün olarak örgütlenme ve mücadele sorunu bu suni dengeyi parçalamayı esas aldığı ölçüde somuttur ve devrime aittir. Suni denge devrimsel bütün nesnellikleri içerir. Bu nesnellikleri devrimci öznellikle tamamlamayı çelişki birikimine, kendiliğindenliğe bırakanlar oportünistlerdir.

Devrimci örgütlenme, topluma çözümü gösteren “dışardaki” olmayı hedeflemektir. Devrimi örgütleme, toplumu bu trans durumundan çıkarmaya yönelmektir.  Aksi oportünizme ve statükoya ait bir tekerlemedir.

Bedri Kadir Ongan

19 Ocak 2014

RTE’nin ÇÖKÜŞÜ ve KÜRESEL/BÖLGESEL POST NEO LİBERAL DÖNEME GEÇİŞ

 

Konunun AKP-Cemaat çatışması olmadığı biliniyor.

Ancak yetmez.

Olan biteni, eskimiş, misyonu bitmiş bir hükümetin yenisiyle değiştirilmesi olarak algılamak da süreci doğru okuyamamaktır.

Yaşananlar 80’le başlayıp, 2000’le yenilenen neo liberal küresel tasarımın ardına geçişe; küresel yeniden yapılandırmada post neo liberal döneme geçiş, post neo liberal bölge ve küresel ilişkilerin kurulmasına dairdir.

Dönemi emperyalizmin birikim süreci analizleri ve yeni sermaye yapılandırmasına göre öne çıkan sınıf ilişkileri üzerinden değerlendirebilmek gereklidir.

Ancak böyle yapılırsa on yılın öfkesiyle haklı olarak arkasından tencere tava çalınarak uğurlanan RTE çetesinin ardından devrim adına mevzilenmenin taktik gerekliliklerini saptamak ve önümüzdeki süreci bunlar üzerinden tartışmak mümkün olabilecektir.

xxx

Devrimci Cephe yazılarında, ABD emperyalizminin Asya-pasifik hattına doğru makas değiştirmesini, bunun bölgede yarattığı boşluğun Almanya ve Rusya tarafından doldurulmakta olduğunu[1] ve içinde bulunduğumuz dönemde yaşanmakta olan bölgesel konferanslar ve şiddet sarmalının bu geçişin semptomları olduğunu belirten[2] politik değerlendirmeler, küresel ve yerel sermaye ilişkilerinin eklemlenme düzlemindeki yapısal uyum sorunları ele alınmıştı.

Bu değerlendirmelerde tarif edilen geniş ve derin tarihsel arka planın görece kısa vade değerlendirmeleri üzerinden artık konjonktürün yeni bir uzun dalga analizini kurmanın mümkün olduğu bir birikime ulaşmış bulunuyoruz.

  1. Neo Liberal Dalga

İkinci paylaşım savaşı sonrasında yeni sömürgecilik ilişkileriyle başlayan emperyalist genişleme, geri ülke halklarının devrimcileşmesi ve sosyalizme doğru bir tür kavimler göçüne yol açması sonrasında emperyalist pazar ve para ilişkilerinde daralmaya yol açtı. 70’lerin hemen başından itibaren emperyalizm yeniden bir bunalım dalgası içine girdi.  Kendini yüksek petrol fiyatları ve borçlanma döngüsü şeklinde gösteren bu emperyalist pazar ilişkilerine uluslararası finans kapital yeni para politikalarıyla müdahale etti.

Yerel sermaye yapıları uluslararası pazara göre uyumlandırmak esas alındı. Bunun için iç pazara göre şekillenmiş sermaye yapıları dağıtılarak yeni sermaye yapılandırmalarına geçildi. Bu dönem genellikle, ödeyemezlik krizlerine karşı para politikalarının esas alınması, uluslararası para ve mal akışının yerel pazar korumalarından arındırılması vb gibi ekonomide devlet varlığının küçültülmesi, yani özelleştirmeler ve elbette emek üzerindeki baskı ve sömürü oranlarının yükseltilmesiyle bilinir oldu. Dönemin siyasal hayata yansıması, başta devrim ve demokrasi güçleri olmak üzere politik olarak muhalefetlerin etkisizleştirilmesi, dönüşümü temel alınan hemen tüm ülkelerde askeri diktatörlüklerin iş başına gelmesine yol açtı. Genel olarak neo liberalizm olarak bilinen bu dönem, dünyada uluslararası finans kapitalizm adına ABD ve İngiltere’nin öncülükleri nedeniyle Reaganomics ve Thatcherism olarak anılırken ülkemizdeki uygulaması ise Özalizm olarak tezahür etti.

Daha çok emperyalizmin genel yönelim alanları olarak pazar ve sermaye yapılandırmalarıyla tartışılan bu dönemin üzerinde en az durulan ve günümüze kadar yansıyan temel yönelimlerinden biri de emperyalist pazara yeni eklemlenme süreçlerinin devreye sokulması idi. Ve bunun için ülkelerin sermaye ve egemenlik bloklarında yeniden yapılandırma zorlamaları devreye sokuldu. Daha önceki dönemde iç pazara uyumlu ve devlet korumasındaki sermaye ve egemenlik yapılarına karşı uluslararası finans kapitalle daha uyum içinde çalışacak yeni sermaye yapıları geliştirilmesi esas alındı. Bunlar bir taraftan yerel finans kapitallere tabi olacağına daha güçlü yabancı finans kapital gruplarıyla çalışmaya dünden razı ticaret sermayesi gruplarıyla, dış pazar ilişkileri üzerinden birikim yaratan sermaye gruplarıydı. Buna göre konjonktürün tipik iki ülkesinden biri olan örneğin Şili’de Piranha’lar adı verilen yeni sermaye grupları ortaya çıkıyorken, Türkiye’de yurt dışı müteahhitlik hizmetleri üzerinden yeni finans kapital grupları ve kentli kodaman tefeci bezirgânlık, uluslararası bağlantıları itibariyle “Doğu Han” sermayesi öne çıkıyordu. Türkiye tarihinde 70’lerde derinleşen sosyo-ekonomik yapı daralmasına 12 Eylül’de müdahale eden devlet sınıfları ilk kez neo liberalizmin bu karakterine tabi olarak kadim ticaret burjuvazisini hedef almıyor ve ticaret burjuvazisi ülke finans kapitaline yedek güç olarak tutulmaktan çıkarak doğrudan iktidar blokunun bir parçası haline getiriliyordu. Kadim sermaye Özal’ın birleşen kollarında formüle edildiği haliyle doğrudan sistemin egemenlik blokuna dahil oluyordu.  ANAP, bu yeni yapılanmanın siyasal çatısı oldu.[3]

Siyasal planda ise, emperyalist çöküş kendi büyük bunalımının dip noktalarına doğru seyrediyorken, özellikle İran devriminin açtığı yarayı tedavi etmekte emperyalizme büyük destek sunan Sovyet revizyonizmi eliyle sistemin kendini yaşatması sağlanıyordu. Neticede herşeye rağmen gidişte nihai ölümünü gören emperyalizm yıldız savaşları tehdidiyle Sovyetik sistemin çözülüşünü sağlayarak kendi sorunlarıyla daha serinkanlı bir şekilde uğraşmaya yöneldi.

Sovyetik sistemin çöküşü neo liberalizmin başlangıç programlarına göre bir esnemeye imkan sağladı. Uluslararası finanskapitalizmin temel iki odağından Amerika, Rusya üzerindeki egemenliğini pekiştirmek için uğraşırken, Almanya kendi ve Avrupa’nın doğusunu ilhak etme derdindeydi. Bu yeni durum, neo liberal uygulamaların ülke bazlarında ortaya çıkardığı gerilimleri de gidermek adına uygun bir imkan sağlıyordu. Neo liberal yeniden birikim sürecine geçiş, ülkelerin geleneksel tekelci sermaye gruplarının ekonomik ve siyasi yapılarını dönüştürmekte zorlanmalarına ve muhalefetlerine neden olmuştu. Özal’la, onun “İstanbul Dükalığı” diye tanımladığı geleneksel finans kapital kesimleri arasındaki gerilim yeniden yapılanma sürecindeki bu tür zorlanmaların bir sonucuydu. Böylece, neo liberalizmin yeni sermaye sınıflarını yaratmak amacıyla geleneksel ülke ekonomi politikalarındaki yaratılmış olan gerilimlerden çıkabilmek için yeniden eski egemenlikleri ama yeni düzeyde, neo liberal dönüşümlere uğratarak kurumlaştırma süreçlerine geçildi.

Bu geçiş sürecini, tıpkı daha sonra doğrudan neocon’lar olarak anılan Cumhuriyetçi Bush politikalarından Obama politikasına geçiş kavşağındaki raporu da hazırlayan[4] James Baker, Hazine Bakanı olarak yönetti. O dönemi değerlendiren Devrimci Cephe birikimi, neoliberal birikimin geleneksel yapıları bozucu dayatmalarının geçtiğini ve yeni aşamanın eski yapılar üzerinden geliştirileceğini saptayarak bütün hikayeyi “kapanan bir dönemin ardından” özetleyerek daha ANAP’ın siyasal vadesi dolmadan SODEP-DYP iktidarının gelişimini görebildi.[5]

Bu kavşak önemlidir, çünkü nasıl 90 Irak krizi, on yıl ardından gelen Irak işgalli BOP konjonktürünün bir ön örneğini, bir tür eskizini bize vermişse[6], neo liberal sürecin özellikle ülkemizdeki temel uygulaması olan 24 Ocak süreci de, neo liberalizmin önümüzdeki dönemdeki emperyal politik tezahürlerini kestirebilmemiz için bir örnek, bir gözlem alanı oluşturmaktadır.

Sovyet dünyasının çöküşü emperyalizmi kendi sorunlarını daha geniş alanlarda çözmeye yöneltirken egemen olduğu pazar ilişkilerine daha kayıtsız yaklaşma imkânı bulmasını sağladı.  Bu durum, neo liberal konjonktürün ülkelerin kendi reel dengelerine göre gelişmesine razı olmak demekti. Türkiye finans kapitalizmi 93 düşük yoğunluklu savaşı içinde devletin çeteleşmesinde umut arar hale geldi. göz yumar hale geldi. Konjonktürel öncelikleri farklı olan uluslararası emperyalizm de bu gidişata göz yummakta beis görmedi.

Ancak konjonktür neo liberalizmden çok  emperyalistler arası bir yeniden paylaşım döneminin karakterine göre şekillenmekteydi ve kalıcı ve düzeltici hamleler yapılamadığı sürece emperyalizm kendi uzun bunalım dalgasının diplerine doğru yönelmekteydi. Devrimci Cephe birikiminin emperyalizmin uzun dalgaları ve buna karşı sosyalizmin çıkış dalgaları üzerine analizi 2000’li yılların hemen başlarında emperyalist bunalımın dip yapacağının varsayıyor ve çıkış mevzilenmesini buna göre geliştirmeyi ön görüyordu.[7] Ve zaten 2008 emperyalist bunalımın resmi dip tarihi oldu, 2006 ise Türkiyeli devrimin mevzilenişinin.

  1. Neo Liberal Saldırı Dalgası

Ve zaten leninizmin, her emperyalist dipten çıkışın bir yeni paylaşım savaşını gerektirdiği tesbiti itibariyle, bu değerlendirmeler yapılırken emperyalizm Ortadoğu’yu ele geçirmeye yönelmişti, bile.

Bu, yakın dönem denemelerinin bu kez geniş ölçekli bir tekrarı idi. 80’li kavşağın neo liberal saldırganlığı doğrudan emperyalizmin yeniden sömürgeci tarzıyla devreye sokuldu. Politik tezahürün bir yeniden paylaşım konjonktürüne tekabül edecek tarzda şiddet sarmalını küresel ve bölgesel bir konjonktüre dönüştürmesi yanında ekonomik planda yürürlüğe sokulan tümüyle 80’lerin neo liberal uygulamalarıydı.

Büyük Ortadoğu projesinin neo-con’lar eliyle hangi geniş açılımlara karşılık geldiğini burada tartışmayacağız. Bu konu zaten hem DC edebiyatında yeterince ele alındı, hem de politik dünya bu konuya yeterince vakıf durumdadır. Burada sürecin neo liberal parametreleri ve keza sürecin politik figürlerinin neo liberal model itibariyle açımlandırılmasıdır, esas olan. Uygulamaların ülkelerin iç dengelerine emanet edilmeksizin, emperyalizmin fiili varlığı koşullarında doğrudan emperyalizm tarafından yönlendirilmesi ve yönetilmesi söz konusudur.

Yukarıda belirttiğimiz gibi neo liberal birikim tarzının temel esaslarından biri yerel sermaye sınıflarını hem rahatlatmak hem de iç pazara yönelik koruma zırhlarından yoksun etmek adına ekonomi üzerindeki devlet varlığının küçültülmesidir. Bu noktada başta Türkiye olmak üzere bütün kilit Ortadoğu ülkelerinde devletin yeniden yapılandırılması önemli bir politik süreç halinde yaşanmıştır.

Bir diğer öge ticaret sınıflarının yerel modern sermaye kesimlerine nazaran öne çıkartılarak emperyalizmin bölgesel yeniden sömürgeci ilişkilerine kolayca eklemlenen bir siyasal ve sosyal taban edinme yönelimidir. Bölge ülkelerinin geri sermaye yapılanmaları içinde öne çıkan ticaret burjuvazileri ve bunların ideolojik çerçevesi olan islamla ilişkilenme bu temelde öne çıktı. Türkiye’de AKP, diğer Ortadoğu ülkelerinde, başta Müslüman Kardeşler olmak üzere,  yüzlerce cemaat ve siyasal örgütleniş altındaki sünni islam, emperyalizmin bölgesel fiili varlığı zemininde öne çıktılar.

Ancak ilk neo liberal saldırının yarattığı sürtünmeli süreçler gibi ikinci neo liberal saldırı da hızla beklenmeyen komplikasyonlar üretmekte gecikmedi.

Bunlardan birincisi doğulu devletin direnişidir.

Türkiye dahil olmak üzere, çekirdek Ortadoğu ülkelerindeki kapitalizm, devlet sınıfları eliyle geliştirilmiştir. Zayıf sınıfların hakimiyet aracı olarak devlet, bu egemenlik ilişkisinde kendini özerkleştirerek yalın bir baskı aracı olmaktan çıkarak doğulu despotizmin kendisi haline gelebilmiştir.

Bu haliyle devlet sınıfları asıl sermaye sahibi sınıflardan özerk bir ideolojik ve siyasal erk durumundadırlar. Emperyalizm, örneğin Türkiye’de bu yapıyı siyasal baskı ve yargı hükmü altına almış olsa bile, tarihsel olarak bu kesimin kentli, modern sermaye sınıfları üzerindeki nüfuzunu ve tarihsel uyumunu harici sınıflar eliyle parçalama imkânı bulamamıştır, çünkü Türkiye, Mısır ve Suriye’de somut olarak görülebileceği gibi, kapitalizm doğrudan bu sınıfların vesayetinde gelişmiştir. Ve asıl önemlisi, önceli olan serbest rekabetçi aşamayı yaşamadan doğrudan tekelci bir yapıda gelişmiştir.

Devletin, kapitalizm ve öncesine ait bir dizi tarihsel sürece ait melez bir toplumsal dokuyu egemen tekelci kapitalizm adına tekçi bir sistem adına temsili bu nedenledir ve bu nedenle derini, paraleli vb gibi uyduruk kategorilerin ötesinde toplumu ve sistemi yukardan bir hegemonya etkisi altında tutar. Amerika’dan tayinle görev başına getirilen Mursi’nin gene Amerikan ve İsrail muhibbi Sisi tarafından alaşağı edilmesine mahkûm kalması doğulu devletin bu tekçi ve tekelci egemen kapitalist moderniteyi temsili nedeniyledir.

Ve ikincisi kadim sermayenin tarihsel olarak modern sermayeyi hükmü altına alma imkânsızlığıdır.

Kapitalizm, 7bin yıllık bezirgân ekonomi topraklarında, devrimci bir tarzda, yani kendinden önceki toplum ve sermaye biçimlerini tasfiye ederek oluşamadığı için toplum ve pazar üzerindeki egemenliğini ancak kendinden önceki sermaye ve sınıf kesimleriyle ittifak halinde yükseltebilmiştir.

Ticaret sermayesinin özelliği üretim sermayesi olmayıp üretimin dolaşım sürecinde kendine yer bulmasıdır. Üretici sermaye kendi karını mal-para-mal zincirinde kurarken, ticaret sermayesi, üreticinin dolaşım sürecine yerleşerek onun karından çeken bir şekilde karını para-mal-para zincirinde kurar. Bu haliyle toplumsal artı değerin büyümesine hiçbir katkı yapmadan bu artı değerden üretici olmayan bir sermaye birikimi yaratır. Böylece hem doğrudan yatırıma gidecek sermaye değerinde küçülmeye yol açar, hem de emeğin geçim araçlarının maliyetini artırır. Sonuç ekonomide küçülmedir.

Modern ve kadim sermayenin bu düşman yapılarına karşı yan yana var olabilmelerinin cılız modern sermaye açısından gereği, onun pazar ve toplum üzerindeki egemenlik avadanlığına ihtiyaç duyması ve ekonomi dışı bir güç olarak devlet sınıflarının yukarıda bahsedilen hükümranlık alanına tabiiyetlerinde kendi egemenlik güvencesini görmesi itibariyledir. Kadim sermaye açısından ise, o kendini aşan bir tarihsel kesitte, o kesitin asli ögelerine tabi olmaktan başka elinden ne gelebilirdi ki?.

Emperyalizm bu dışardan hükümranlığı, kendi emperyal hedeflerine hızla varacağı varsayımı üzerinden yeniden sömürgecilik ilişkileri üzerinden yeniden kurmaya çalıştı. Ama Washington’daki hesap Ortadoğu pazarına uymadı. Doğulu toplumsal formasyonların sermaye ve toplum ilişkilerinin kendi tarihsel iç içeliğinde kurduğu denge, emperyalist askeri müdahalenin zorladığı hızlı dönüşüm süreçlerine ayak uydurmada sürtünme yarattı ve emperyalizm bölgesel ilişkilerini gözden geçirmek zorunda kaldı. Büyük bir heyecanla yeni bir Ortadoğu yapılandıracağını ilan eden Hilary Clinton bile bölgesel ilişkilerdeki dengesiz ittifaklardan bizar ederek Asya-Pasifik hattına açılmanın deklerasyonunu yayınlamak zorunda kaldı. Ve gerisini biliyoruz; artık Mursi’lerden, Erdoğan’lardan vazgeçen emperyalizm, şimdilerde İran’la, Suriye’yle ara bulma derdindedir. Emperyalizm, 70-80’lerde başına geleni yeniden yaşamaktadır. Yeni sınıflar yaratmaya dayalı yeni dengeler kurmaktansa yeniden eski yapıları yeni dengelere göre revize etmeye yönelmeyi esas almak zorunda kalmıştır.

Tarihin Deterministik Şaşmazlığı

Peki bunlar öngörülemez süreçler miydi? Tarihin bizzat bir üretici güç olduğunu bilebilen bir metodoloji içinde gelişmenin bu yönünü daha başlangıç momentlerinde işaretlemek mümkündü. İşaretlenmiştir. Irak işgalinin başlamasından hemen önce Mart 2003’te denilmiştir ki, “burada sorun..geri üretim ilişkilerine sahip toplumsal yapıların modern toplumsal süreçlere nasıl entegre edileceğidir. Bu konuda modern toplumların temsilcileri olarak hem kapitalist hem de sosyalist toplumların denemeleri oldu. Ancak geri toplumlar sahip oldukları üretici güçler dinamiği itibariyle çözümlenemediklerinden dolayı, modern toplumsal süreçlere entegrasyonlarında dönüştürme değil, emperyalizm açısından zor, sosyalizm açısından pragmatizm siyasal uygulama biçimi oldu. Karşıtını üretti, modernleşmeye karşı iç dirençler oluştu.”[8]

Aranan, II. neo liberal saldırı konjonktürünün gelecekte yol açacağı yeni iç dirençlerdeki “devrimin yeni imkânları” idi. Bulunanlar şöyle formüle edilmişti: ”Genel olarak üretici güçlerin sosyalist tasarımı ile geri toplum üretici güçlerinin tarihsel bağlamlarının uyumlandırılabileceği zaten Marks’ın son dönem belirlemelerinde mevcuttur. Bölgemizdeki geri toplumsal formasyonlara sosyalizm önermesiyle yönelebilmek için önce bu konuda bir bilinç açıklığının şart olduğu ortadadır. İşte dönemin leninci marksizme sağladığı teorik imkan budur. Bu imkân aynı zamanda marksizmin içinde bulunduğu bayağılaşmadan kurtulmasının ve yeni çağda kendini yeniden üretmesinin de imkânıdır.”

Diğer bir taraftan, (“Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin” çağrısı kapsamında) “emperyalizme karşı önerilen Leninist taktiğin doğru mekanları tarihsel ve modern toplum biçimlerinin iç içe yaşandığı melez toplum yapılarıdır. Buralardaki proleter örgütlenme sadece doğrudan proleterlerin değil, ama onların da örgütlenebilmesi için ülke içindeki tarihsel kolektif aksiyon dinamiklerinin de devrimci proletaryanın toplumsal projesinin özneleri haline getirilmesi demek olacaktır. Emperyalizme karşı önerilen proletarya ve ezilen halklar ittifakı önerildiği koşullardaki gibi salt devrimi korumanın ve geliştirmenin gerektirdiği bir dış ittifak sorunu olarak değil, aynı zamanda devrimin özellikle gereksindiği bir iç olgu olarak bölge ülkelerinde realize olma koşullarına sahiptir. Bu da bölge devrimselliğinin pratik imkânıdır.

Bu tarih bakışı, daha Kasım 2002’de, nev zuhur AKP’yi güncel politika içindeki yerini tam kavrayamamanın yanlışları içindeyken bile onun bugün ortaya çıkan tarihsel sınırlarını belirlemekte sorun yaşamıyordu: “AKP’yi bir geçiş partisi olmaktan çıkaracak yegane orjinallik, modern batı toplumlarıyla geleneksel doğu toplumlarının emperyalist-kapitalist zeminde entegrasyonuna bir model oluşturmasıyla mümkündür… AKP, geri doğu kapitalizmlerini ileri batı finans kapitalizmine entegre etmede çıkan sorunları ortadan kaldırmada bir işlev görebilecek midir?..” sorgulaması sermaye ve toplum yapıları zemini, devletleşme tipleri, din ve bölgesel çeşitlemeleri üzerine yapılan bir dizi değerlendirmelerin sonucunda duru bir tarihsel mantık içinde şu sonuçla ifade ediliyordu: “AKP’nin emperyalist batıyla, doğulu bir kapitalizmin entegrasyonunda barışçıl bir model oluşturmasının tarihsel ve yapısal bir olabilirliği yoktur. Bu yokluk AKP deneyinin Türkiye finans kapitalizmi açısından kalıcılığının ideolojik faktörünü de devre dışı bırakmaktadır.”[9] Gerçekten de bugün görüldüğü gibi, bölgesel savaşın giderek ötelenmesi, İran ve Suriye zeminlerindeki uzlaşma ihtimalleri artık AKP ve RTE’nin altlarındaki halının çekilme vaktini getirmiş durumdadır.

Bütün bunlar niçin yeniden aktarılıyor? Bütün bu aktarımlar bir “biz demiştik” çiğliği midir? Eğer bu yaklaşımların siyasal hakkı verilmemiş olsaydı, bu tür bir küçümsemenin karşısında durmakta zorlanabilirdik. Ancak, Devrimci Cephe birikimi bu yaklaşımlarının bütün gereklerini siyaseten yerine getirme çabasından zerre kadar geri durmadı.

Diğer taraftan ise, evet, öncülük, her şeyden önce ön görmeyi gerektirir. Devrimci Cephe, Türkiye ve bölge gerçeğini bir gelecek vizyonu dahilinde tarif edebilme başarısını gösterebilmiştir. Bu onun teorik referanslarının sağlamlığının kanıtı durumundadır. Bu aynı zamanda, oportünizmin, doğru devrimci bakışa sahip olamamaktan kaynaklı olarak devrimci pratiği güçlendirme ediminde olmayışının ve daha ötesi doğru devrimci bakışın kendini yansıttığı devrimci pratiğe karşı, düşmanla koşut politik tutum ve tavır geliştirmiş olduklarının da kanıtıdır.

Doğru devrimci çizginin ön gördüğü bu devrimsel imkânları yeterince maddeleştirememesi, kendi eksiklikleri yanı sıra, sadece düşmanın değil, düşmanın da raporlara geçtiği haliyle oportünist Türkiye solunun katkılarıyla olmuştur.  Mursi ve AKP çöküşlerinde görüldüğü gibi emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin iflas ettiği momentleri devrime çevirememenin hesabı elbette ideolojik ve siyasal olarak oportünizme fatura edilecektir.  Açıktır ki, bu momentleri, emperyalizm ve egemenler tarafından devrimlerin çalınması’yla tanımlayanlar aslında kendi devrim kaçkınlıklarını itiraf edenlerdir.

Post neo liberal düzenleme

Verili gelişmeler itibariyle, emperyalizmin artık bölgesel eklemlenme açısından yeni bir aşamayı devreye sokmakta olduğunu söylemek mümkündür.

Tıpkı birinci neo liberal saldırının arkasından olduğu gibi ikinci  neo liberal saldırının da arkasından emperyalizmin, coğrafyanın asli egemenlik ilişkilerini esas alan politik ve ekonomik programlar geliştirmekte olduğu kolayca gözlemlenmektedir.

Mısır’da Sisi’nin hemen bütün kentli sınıf muhalefetini arkasına taktığını yerinde gözlem yapan analizciler belirtiyor.[10]

Keza, Türkiye’de de Gezi’nin netçe açığa çıkarttığı haliyle ve yükselen “beyaz türk” muhalefetten görülebildiği gibi AKP’nin gidişi, emperyalizmin başını ağrıttığından daha çok, tıpkı Mursi gibi, bölgesel emperyal planları üzerine inşa edecek bir doku uyumsuzluğu itibariyledir.

Zorlamayla tutmayan modelin kusurları yeni modelin önceliklerini vermektedir.

Devlet sınıflarını önemseyen ve asıl olarak Türkiye’nin geleneksel finans kapitalizmini esas alan bir iktisadi ve siyasal yapı formatlamasına gidilecektir. Belirtileri itibariyle genel kabul görebilecek bu tarif asıl içerdiği egemen blok kodlamasıyla oldukça önemlidir.

Bunun için önce gelecek günlerin CHP’si üzerine bir algı düzeltmesine ihtiyaç vardır. CHP, kimi analizlerde görebildiğimiz haliyle bir ANAP olmayacaktır. ANAP, kadim sermayeyi iktidar bloku içine yerleştiren –tabiri caizse- klasik neo liberal projenin siyasal ögesiydi. Ve konjonktürün sınıfsal yeniden yapılandırılması tutmadığı için eridi.

Keza hatırlanacaktır, ANAP’ın siyasal karşıtlığını devlet partisi CHP ve tefeci bezirganlığı finans kapitale göre bir alt ve tabi kategori olarak örgütleyen eski AP hattının birlikteliği oluşturmuştu. Şimdi CHP bir taraftan temsilini kendinde barındırdığı devlet sınıfları ve modern sermaye kesimlerini bünyesinde taşırken, en ileri öge olarak, diyelim Sinan Aygün gibi merkezi tekelci kapitalizme bağlılığı konusunda sınavlarını doğru veren eski AP çizgisinin temsilcilerini taşıyıcı olacaktır. Yani yeni CHP, en azından bir süreliğine 90’ların SODEP+DYP ittifakının partisi olacaktır.

AKP, daha doğrudan emperyalist denetim ve fiili müdahale koşularına göre şekillendirildiğinden yeniden sınıfsal yapılandırma projesinde ANAP’ın daha fırlak bir türü olarak şekillendi, ancak aynı tarihsel açmazlar nedeniyle gene zaman içinde erimeye mahkûm durumdadır. Zaman içinde AKP’nin de tıpkı ANAP gibi erimesi, AP gibi geleneksel finans kapital ile bezirgan sermaye arasındaki ilişkileri Türkiye kapitalizminin kuruluş dengelerine daha uyumlu şekilde temsil edecek siyasal yapıları öne çıkarabilecektir.

Kuruluş dengelerine uyum konusu önemli bir içeriktir ve yeni siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenlenmenin, yani post neo liberal alan düzenlemesinin temel karakterini oluşturacaktır. Yani;  bugün gündemdeki siyasal egemenlik hangi biçim altında şekillenirse şekillensin bezirgan sermayeyi artık egemen blokun eşitlerinden biri olarak taşımayacak, onu tabi konumuna yeniden oturtacak bir siyasal ve iktisadi yeni denge kurulacaktır.

Bu ‘80 öncesi siyasal dengelere dönüş demek değildir.

Bu şu demektir: Türkiye kapitalizminin kendi gelişim tarihi içinde devlet sınıflarının zoru ile baskı altında tutulan ve emperyalizmin neo liberal politikaları itibariyle kafesinden salınan tefeci bezirgânlık bir kez daha ama bu kez Türkiye kapitalizminin devlet sınıfları gibi tarihsel güçlerince değil doğrudan asıl egemen sınıf olarak Türkiye finanas kapitalizminin doğrudan siyasal gücü üzerinden ve manifestolarını her gün E. Özkök’ün yazılarında okuduğumuz modern beyaz Türk programlı toplum muhalefeti tarafından eski kafesine tıkılacaktır. Cumhuriyet kapitalizmi tarihince içinde devindiği kafesini bir kez daha açacak bir Gargamel bulamadığı müddetçe yerel finans kapitalizmin emrinden dışarı çıkamayacaktır.

Bu Türkiye kapitalizminin önemli bir yükseliş konağına tekabül edecek burjuva demokratik yeni bir aşama oluşturacaktır.

Bölgesel savaşların tehdit ediciliğinden az çok sıyrılan; Kürt özgürlükçülüğünün kendini tümüyle emperyalizmin bölgesel tasarruflarına emanet etmeyi tercih etmekte olduğu ve açık ki emperyalizmin de bu beklentiyi pek de karşılıksız bırakmaya niyeti olmadığı bir konjonktürde, ideolojik, kültürel ve moral modernleşmelerin kentli orta sınıflar başta olmak üzere bütün toplum kesimlerinde önemli bir rahatlamaya yol açacağı ortadadır.

Elbette suyu, havayı paraya tahvil eden emperyalizmin böylesi bir burjuva demokratik ferahlamayı kimseye gözünün yaşı ve vicdanı hakkına vermeyecektir. ABD’nin, AKP iktidarına tahammülünün belli oranda petrol şeyhliklerinin paralarını, özellikle dolar krizine destek anlamında sistem içine çekmesinden kaynaklandığını biliyoruz. Bunun karşılığı Türkiye ekonomisine taşınamaz büyüklükte bir cari açık olarak yansıdığını da.. Ancak emperyalistlerin aşırı birikim krizi içinde kasalarının oldukça dolu olduğunu da keza biliyoruz. Sisi’yle birlikte Mısır’a yağmakta olan petro dolarları okuyoruz.

Emperyalizmin AKP’yi deliğe süpürdüğünde ortaya çıkacak boşluğu doldurmasının yegâne yöntemi, emek sömürüsünü artırmaktır. Bunun için önce ülkede yeni siyasal dengeler ve kentli sınıfların huzuru üzerinden sağlayacağı yatırım iklimini tesis edecek, birikim fazlası krizine ülke ve model oluşturarak bölge düzeyinde çözüm alanları yaratacak ve ardından öncelikle Türkiye’yi bölgenin Çin’i haline getirmeye yönelecektir. Savaş konjonktürünün bölgede ve ülkede yol açtığı sermaye değersizleşmesinin açtığı uygun ve geniş yatırım alanları, muhtemelen AKP’nin yerel seçimlerin hemen ertesindeki bir erken seçime kadar ayakta tutulmasıyla üstüne yüklenecek yüksek bir devalüasyonla iyice pekiştirilecektir. Elbette emek örgütlenmesinde hiçbir gelişim sağlamayarak, elbette emek sömürüsünde verili düzeyleri katlayarak.. Yoksullaşan orta sınıfları gericilik mi gelsin korkusu altında sindirerek.. Elbette orduyu ve polisi orta sınıfların meşruiyet atmosferine yeniden dahil ederek..

Bu suni dengenin yeni bir halidir.

Bu suni denge hali, Gezi’yi oluşturan kentli küçük burjuvaziyi kendiliğinden eylemlerde meydanlarda bulmanın koşullarını rendeler.

AKP’nin modern, laik, eğitimli, kentli kesimleri ajite eden gerici kimliğinin yarattığı devrimsel kurgulama Gezi’de orta sınıfların fiili katılımını ve desteğini sağlayan, uluslararası ve geleneksel tekelci burjuvazide meşruiyetini bulan bir zemini oluşturmuştu. Yeni aşamada yeni iktidar modeliyle hem bu kurgunun kendiliğinden dinamiği ortadan kalkacaktır, hem de Gezi’den esintili muhalefet zorlamaları üstündeki toplumsal-siyasal meşruiyet atmosferi dağılacaktır.

Haziran kalkışması sürecinde, Türkiye solunun üçüncü dönem oportünizminin İstanbul, Ankara gibi büyük kent merkezlerinde aydın küçük burjuva yaşam kuşaklarına yerleşmiş varlığının, Gezi gibi modern, kentli orta sınıf karakterli patlamalarda bir avantaj sağladığını gördük.

AKP iktidarında, bu zeminde ön görülebilir devrimsel gerilimin Türkiye solu tarafından devrimci bir zorlamayla yeterince istismar edilmemesine karşın statükocu siyaset tarzının getirdiği orta sınıf muhalefete yakın ve yatkın konumun avantajları yeni aşamada oldukça desteksiz kalacaktır.

Keza, suni dengenin yeni kapsamının, yeni iktidar yapılanmasıyla Kürt ve Alevi toplum muhalefetinin sisteme yönelmesinin de önüne geçebilecek bir toklukta olabileceğini söylemek mümkündür.

Ayrıca ve kapsamlı bir şekilde ele alınması gereken bu konular üzerine bu yazının genel bağlamına iliştirilmesi gereken çerçeveler şöyle özetlenebilir.

Birinci olarak, Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği, CHP’nin devlet partisi olarak ve devlet partisi olmasına rağmen  alevi toplumunun temsilini taşıyor olması yeni Türk burjuvazisinin sünni kimliğinin Türkiye Aleviliğinde yarattığı devrimsel gerilimin geri çekilmesini getirecektir.

İkinci olarak, yani Kürt sorununda; AKP’nin temsil ettiği İslamcı Yeni Türk burjuvazisinin sömürgeciliğinin aşılıp CHP ve diğerleriyle geleneksel finans kapitalizminin yeni sömürgeciliğiyle yönelmenin getireceği kısmi iyileştirmeler Kürt özgürlükçülüğünün barış sürecinden bu yana sürdürdüğü tutumun kurumlaşmasını bile getirebilir.

Bu konuda, bir yandan CHP’deki ulusalcı eğilimin kemalist politikalarının yeni siyasal rüzgarı arkasına almış bir Kılıçdaroğlu tarafından bile aşılabilecek zayıflıkta olduğunu gelişmeler  şimdiden göstermeye başlamışken, diğer yandan Kürt özgürlük hareketi, Apocu siyaset tarzının açmazlarında oldukça yalpalayan bir siyaset tarzı yürütmesine karşın yeni yıl mesajında yeni iktidar yapılanmalarına şans tanımaya meyyal olduğunu “devlet krizinden hayır bekleme” yaklaşımıyla şimdiden deklere etmiş durumdadır. Cenevre ve Rojava süreçleriyle, Türkiye’nin iç dengesizlikleri itibariyle bu oldukça makul bir politik tutumdur. Ama bu, Kürt özgürlükçülüğünün barış sürecinin başlangıcından beri  sürdürdüğü Türkiye’li bir devrimsel zorlamadan uzak tutumunun devamı demektir.

AKP gericiliği koşullarında yeterince değerlendirilemeyen bu iki devrimsel gerilimdeki daralma ihtimaline karşın yeni dönemde Türkiye devrimin iki asal devrim gerçeği daha da öne çıkacaktır.

Bunlardan birincisi, Gezi’de esas olarak bulunmayan, sadece kısmi olarak alevi mahallelerinde oturan ve alevi olmaktan motive olan kara proletarya doğru çalışma tarzlarıyla yönelindiği takdirde yeni dönemin pratik devrimci gücü haline gelebilecektir. Post neo liberal dönem sömürüsünün neo liberal  emek süreçlerinin daha da derinleşmesinden başka bir şey olmayacağı bilinir bir gerçektir, çünkü emperyalizmin emek sömürüsünde aradığı kapitalizmin merkantilist dönemdeki vahşiliğidir. Bunun ne mene bir şey olduğunu bugün Çin’deki emek süreçlerine ait gözlemlerimizle bilebilmekteyiz.

Ancak emek sömürünün nesnel koşullarında yoğunlaşmanın doğrudan proleter kalkışmanın öznelliğine tekabül etmediğini de biliyoruz. Proleter yanın siyasal varlığını devrimci bir düzeye çıkartacak olan devrimin ona yönelme tarzıdır.

Bugün, kendiliğinden karakterine yaslanarak Gezi’den çıkarılan en büyük ve en tehlikeli oportünist demagoji işçi sınıfı siyasetinin gene yığın muhalefetinin kendiliğinden açığa çıkmasının beklenmesinin devrimci bir çalışma tarzı olarak propaganda edilmesidir. Her şeyin nedeni ekonomiktir diyen kolaycı marksistlerin açıkladığı gibi Gezi neo liberal iktisadi süreçlere bir tepki olarak izah edilemez. Eğer öyle olsa bile, bu tez sahiplerinden ülkede 80’den beri yürürlükte olan neo liberal sömürüye otuz beş yıl sonra anca tepki verilmesinin de özel bir açıklaması beklenir. Ve bu açıklama gene de 35 yıllık neo liberal sömürü süreçlerinden niçin kara proletaryanın da yeterince etkilenip meydanlara inmediği gerçeğini kapsayamaz. Bunun için ayrı bir kapsamın ileri sürülmesi gerekir, vb..

Oportunist demagojilerin kendi iç tutarsızlıklarını bir kenara bırakıp konunun esasına yönelirsek,  Gezi, kuşkusuz, sömürücü ve sömürgeci sistem çelişkilerinin birikimlerinin üzerine yükselen ama esas olarak kadim orta Anadolu bezirgan sermayesinin ideolojik, kültürel, yaşamsal gericiliğine karşı kentli modernitenin burjuva demokratik bir başkaldırısıdır. Bu başkaldırı dinamiğinden proleter kitlelerin kendiliğinden ayaklanmasına uzanımlar üretmeye çalışmak ancak oportünist gayretkeşlerin işi olabilir. Burada her zamanki temel soru gene gündemimizdedir. Devrim kara yığınları ayaklandırmanın özgün tarzlarını bulmak zorundadır.

Bu konuda gene Gezi’yle hatırladığımız bir tarihsel devrim potansiyelimiz önemli bir yönelim alanı oluşturmaktadır.  Söz konusu olan,  ister beyaz yakalı işçi kimliğiyle, ister “Y kuşağı” kimliğiyle, isterse öğrenci kimliğiyle olsun, Gezi’nin temel gücü olarak öne çıkan aydın gençlik devrimciliği Türkiye’nin pratik bir devrim orijinalliğidir. Türkiyeli devrimin bu tarihsel potansiyelinin, 90’ların başından bu yana siyasal aktivitede göreceli bir düşük profil göstermesinin ardından, Gezi rönesansıyla kendi ideolojik ve pratik özgün alanlarını yeniden dolduracak şekilde genleşmekte olduğunu gözleyebiliyoruz.

Özetle, Türkiye’nin melez kapitalizmine karşı özgün devrim dizilişinin proletarya + proletarya aydınları denklemi yeni aşamada yeniden kurulabilmesinin imkânları ortaya çıkmaktadır.

Bu denklemin bütün değişkenlerine rağmen devrimci bir kalkışma için kurulabilmesi için –yeni döneme geçişte burjuva ideolojik hegemonyanın getireceği taktik bütün esneklikleri içerdiği ve devrimin birikim aşamasında bir yenilenme dönemine tabi haliyle- devrimci savaşın bir sabit olarak mücadele hattına yerleştirilmesi gereklidir.

Devrimci savaş, geleneksel aydın gençlik muhalefetini proletarya aydınlığına, proletarya aydınları kara proletaryayı meydanlara taşıyacaktır. Gezi Haziran’ı ile 70 Haziran’ı arasındaki tarihsel, örgütsel ve stratejik bağ budur.

01 Ocak 2014

Tahsin Yılmaz

[1] Emperyalizm, Türkiye, Devrim; 12 Ocak 2012, A. Efe, DC

[2] Bölgede Konferanslar ve Şiddet Sarmalı Üzerinden Önümüzdeki Yıllara Bir Bakış; 25 Ağustos 2013, T. Yılmaz, DC

 

[3] Kapanan bir Konjonktürün Ardından:24 Ocak, Şubat-Mart 1991, S. Kaya, DC

[4] Raporlar Savaşı, 20 Ocak 2007, E. A. Demirci, DC

[5] Keza..

[6] Örneğin, bu dönemi iyi gözlemeyi başaran Devrimci Cephe birikimi, 90 Irak işgali üzerinden emperyalizmin bugün artık iyice açığa çıkan ve uluslararası literatürde de yaygın kullanılan “yeniden sömürgeci” yöntemini öngörebildi ve öylece adlandırdı. (bkz, “Yeni Dünya Düzensizliği: Yeni Sömürgecilikten Yeniden Sömürgecilik’e”, Haziran dergisi, s7, Mart 1993)

[7] Çıkış Hattı, Haziran 2005, SKaya, DC

[8] Savaş ve Devrim, T. Doğan, Haziran kitap, Mart 2003

[9] Seçimler Üzerine, 10 Kasım 2002, keza

[10] „Firavun’a bir kurban lazım!“ 30 Aralık 2013 fehim.tastekin@radikal.com.tr

TAYYİPGİLLERİN MEDENİYETİ VE BİZİM BARBARLIĞIMIZ

 

Geçtiğimiz günlerde, Ankara Belediyesi’nin ODTÜ ormanını yok ederek içinden yol geçirme planına karşı, başta öğrenci gençlik olmak üzere bütün toplum direniş ve muhalefet sergiledi. Çatışmalar ve muhalefet karşısında RTE’nin tavrı “yol medeniyettir” veczinde somutlandı.

Kafası burjuva tarihi ile doldurulmuş,  köşe sahibi kimi yazarlarımız RTE’nin sözleri üzerinden kendi muhalefetlerinin zımni bir şekilde barbarlıkla eşitlenmesinden alındılar. RTE’ye karşı muhalefetlerini, barbar olmadıklarını, medeni olduklarını kanıtlamaya çalışan bir söylemle keskinleştirmeye çalıştılar. Bu yaklaşım sol basınımızdan da olur aldı.

Oysa RTE’nin sözü tarihsel olarak doğru olandı ve aslında aktüel pratik olarak kendi konumunu ele veriyordu. Bir miktar tarih bilgisiyle RTE’nin sözlerine karşı savunu değil, kendi kimliğinin  itirafı içeriğiyle onun tarihen mahkumiyetini sergilemek mümkündü.

Tarihsel olarak “medeniyet”, Türk burjuvazisinin uyduruk aydınlanmacılığının “uygarlık”ıyla karşılanamayacak kadar içerikli bir ifadedir. Medine’den, yani anlamı itibariyle şehir, polis, kent dediğimiz tarihsel oluşumdan bu içeriğini alır. Örneğin Kürtçe’de de medeniyetin karşılığı şehristan’dır.

İnsanlık tarihinin para, yazı, devlet sacayağı üzerine oturan ilk sınıflı toplum şekillenmesidir ve ilk hücresi kent, şehirdir. Ticaret ve bina yoğunluğudur.

Medeniyet öncesinde ilkel komünal toplum şekillenmesi mevcuttur. Bu ilkel sosyalist yaşamın bilimsel adı barbarlıktır. Yalan bilmez, kandaş, eşitlikçi topluluklardır. Barbar’ın kelime karşılığı kent dışından gelendir.  Osmanlıdaki ecnebi anlamındadır. Ama tanıma amaçsız şiddet yükü medeninin yakıştırmasıdır.

Yukarıda belirttik. Medeniyetin temel özelliklerinden biri, ticaretin geliştirdiği sahtekârlığın insan sözünü değersizleştirmesi karşısında ortaya çıkan yazıdır. Barbar kitapsızdır. Barbarı yazan medenidir.

Barbarı salt yıkıcı, zalim gösteren medeni olanın bakışıdır. Burjuvanın proletaryaya, devrime, devrimciye bakışıdır.

Kapitalizme kadar tarih, hele ki Ortadoğu tarihi batan çıkan medeniyetler silsilesidir. Tarihte medeniyetler kendiliklerinden ölmezler, kendi içlerine çöküp yok olup gitmezler. Medeniyetlerin artık tarihe bir katkıları kalmadığı zaman, çürüme içine girip zenginliğin üretilip dağılımını engelledikleri, yani bildik ifadeyle üretici güçlerin gelişimini engelledikleri zaman onların mezar kazıcılığını barbarlar yapar. Öyle böyle değil, tarihsel anlatıların “tufan” dediği “kıyamet” dediği şekilde yıkar. Çürümüş, kanserleşmiş hücrenin tarih-toplum dokusundan sökülüp atılmasıdır, yaptığı. Ve yeni temiz bir medeniyetin doğuşudur. Barbar bir kavmin, medeniyete geçişidir. Bir tarih sentezidir. Bu sentez, Arap kavimlerin Pers imparatorluğunu yıkarak bedevi dinamizmli islam medeniyetini yaygınlaştırmalarıdır ya da hun-Germen akınlarının, çökkün Roma medeniyetini yıkarak modern Avrupa uluslarına yataklık edecek bir coğrafyadaki insan topluluklarına “dirimsel nefes” aldırmasıdır.

Ve görülür ki bu yaman yok edicilik aslında medeniyetin egemen sınıfı bezirganın ticaretine anti tezdir. “Bu kıyasıya “Öldürüm Endüstrisi” gelişigüzel yerde, maksatsız işlemez. Bu keskin silâhla gene açıkça ve doğrudan doğruya medeniyetin yarattığı, sonradan körlettiği ticaret münasebetleri ve yolları açılacaktır” (Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm)

Çökkün Grek medeniyetlerini temizleyip ticareti Hindistan’a kadar açan İskender’in Orta Yolu da, Atilla’nın “Çin’den Fransa’ya dek uzanmış, vahşet çağının Neandertaller yolu: Kuzey Yolu” da, Arap barbarların, islam adına Umman denizi  bağlamında açık ve işlek kıldıkları Güney Yolu’da bu tarihsel diyalektik üzerinden barbarların köhnemiş medeniyetler üzerindeki yıkıcılıklarına ama yeni ve taze medeniyetlerin yükselişlerine yol açan, Kıvılcımlı’nın kuramlaştırdığı şekliyle insanlık tarihinin tarihsel devrimler yoluyla tekamülünün güzergahları olurlar. Medeniyet bir anlamda bezirgan ticaretiyse, tarihsel olarak kendisine yol açması için barbarın yıkıcılığını yıkıcılığa çağıran gene medeniyettir. Özetle medeniyet ticaret yolları üzerinden gelişir ve yayılır. Yani tarihsel olarak yol, medeniyettir.

Medeniyetin yani kadim ticaret erbabının, yani bezirgânın yola ihtiyacı ticaret nedeniyledir.

Bizim yeni Türk burjuvazisi diye adlandırdığımız ve 7 bin yıllık kadim bezirganlığın günümüz uzantısı bir sınıfsal yapının organik bir üyesi ve siyasal temsilcisi olarak RTE’nin ODTÜ gerilimi ekseninde yolu savunması bu sınıfın kadim ideojisinin, kadim kültürünün kadim politikasının yani toplamda kadim ticaret güdüleri nedeniyledir.

RTE için medeniyet ticarettir. ODTÜ yolunun bir ucuna bir AVM, diğerine başka bir AVM dikecekleri artık biliniyor.

Bu yüzden tarih cahili liberal küçük burjuvaların, medeniyetten insanlık refahını anlayıp RTE’nin sözlerine alınganlık göstermelerine hiç mi hiç gerek yoktur. Aksine kendi tarihsel kimliğini ele veren bu şifreler üzerinden onun ve ona karşı kendi duruşlarının sorgulamasını yapmaları gereklidir. Tabi bunun için ön koşul batı prizmalı tarih-toplum bakışını terk etmeleri, yaşadıkları coğrafyaya ait geçerli paradigmalar edinmeleridir.

Bu paradigmalar eşliğinde bizim tarihsel şifremiz, tarihsel devrimlerle çökkün, yozlaşmış bu ticaret topluluğunu, bezirganlar saltanatını yıkmak için tarih sahnesinde yer alan barbarların yerini almaktır., Kadim tarihte barbarların temsil ettiği eşitlikçi, komünal, yalansız ve toplumsal yabancılaşmayı tanımayan bir savaşçılık düzeyini günümüz toplumuna taşımaktır, yani RTE iktidarına, devrim ve sosyalizm için saldırmaktır.

Barbarlıktan alınmak değil, tıpkı Kavafis’nin şiirinde söylediği gibi toplumun barbarları beklediğini bilerek mücadele etmektir.

02 Kasım 2013

 

 

ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇTE EMPERYALİZM, TÜRKİYE ve DEVRİM

 

Sürecin uzak öncelerinde şeylerin uçuş yönlerine ilişkin az çok kesin tespitler yapmak mümkün oluyordu. Ama artık, belirsizlik, sürecin egemen niteliği olmaya başladı. Küresel/bölgesel gerilimlerin bütünüyle sürecin nihai aşamasına yığıldığı bu evrede çoklu öznelerin manevralarındaki yanlışların tölere edilebileceği alanlar iyice daraldı.

Emperyalizm bölgenin yeniden paylaşımını “satranç”a göre planladı, ama artık doğulu kurgularla, “go” öne çıkıyor. Kuşatan kuşatılıyor. Güçlerin hiyerarşisi belirleyici değil; en büyük en küçüğün tehditi altında kalıyor. Gerçek konumlanma gerçek güç yaratıyor.

Bölgede artık bir kez yapıldı mı sonuna kadar gitmeyi gerektiren hamleler sürecinin başlangıcına gelindi. Buna rağmen, bataklıklar üzerinde yükselen tarihinin  çokça çiğneyip çokça iz açtığı ortadoğu topraklarında suyun akışının henüz oluşmuş belirgin bir yolu gözükmüyor. Bundan sonra durgunluk, kazanması mutlak olmayan hamlelerin ertelenmesinin görüntüsüdür, gerilim kurgusunun kırılmalı sonunun öngünüdür.

Olaylar içindeki belirleyici olaycığı yakalamak için çözümlemelerin merkezine Türkiye’yi koymak  uygundur. O ülkeye ait olmamızdan değil, batının doğuya sarkmasının yarattığı tarihsel gerilimlerin bütün konjonktürel tezahürleriyle bu ülkede devinimli olmasının verdiği gözlem kolaylığı açısından …

Devrimin, emperyalizm karşısında doğru mevzilenebilmesi için doğru gözlem; sahadaki güçlerin görünen değerlerinin üzerinde ya da görünmeyen potansiyel üstünlükleriyle  değerlendirilebilme imkanını sağlayan bir gözlem gücü  ön koşuldur.

 

SURİYE’DE KALMIŞTIK, HALA ORADAYIZ!

Erdoğan hamlelerini hep, küresel sürecin kendi pazarlık gücünü öne çıkartmasına imkan tanıyan  boşluklarında yaptı. Libya’yı biliyoruz.. Suriye’yi de.. Suriye sürecinde tampon bölge fikri üzerinden büyük ve bölgesel bir savaşın aktörü olmaya niyetlendi. Kürdistan’daki sömürgeciliğini genişletip yeniden yapılandırabilmek için Saddamvari bir yaklaşımla Halepçe-Roboski’leri  örtüleyen bir büyük savaş ortamına dahil olmayı tarihin kendisine sunduğu bir şans olarak telakki ediyordu ki, artık savaşın an meselesi olduğu düşünülen bir anda emperyalizm Suriye hamlesini rölantiye aldı. Daha önce cektiği elçilerini geri gönderdi, ülkeye askeri müdahalenin tellallığını yapan  Arap Birliği şimdi yerinden gözlemle yüreklere su serpmenin derdine düştü.

Emperyalizmin bu hamlesi karşısında Erdoğan öylesine ortada kaldı ki bölgesel hayallerinin daralması karşısında evdeki bulgurdan olmamak adına bir taraftan Anadolu Kürdistanı’ndaki şidetini gerillaya ve halka karşı soykırım düzeyine yükseltirken diğer taraftan Kabalak’ı Esat’a göndererek siyaseten kendisinin ama daha fazla iktisaden temsil ettikleri ortak sosyal tabanın zararını önlemenin yollarını arıyor. Keza, bu girişimin altında, emperyalizmin daha çok kendi krizine yoğunlaşacağı kestirilebilen önümüzdeki sürecin getirebileceği yeni dengeler itibariyle AKP’nin İran ve Suriye’ye doğru yeniden pozisyon kaydırma arayışı olduğunu da düşünebiliriz. Ticaret burjuvazisi kaypaklıkta kardan başka bir sınır tanımaz.

Erdoğan’ı açmaza alan emperyalizmin Suriye konusundaki  manevra kaymasıdır. Elçiliklerin basıldığı, elçilerin geri çekildiği, Türkiye ve Lübnan üzerinden kontra grup sızmalarının ve provokasyonlarının arttığı bir atmosferde artık anın işi gibi bakılan Suriye müdahalesi, start için sanki Erdoğan’ın Hatay’daki mülteci kampına gidip oradan yapacağı bir açıklamayı bekliyordu. Bir tür Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması için dönemin Kara Kuvvetleri Komutanının yaptığı konuşma mizanseni.. Tüccarlığın yaratıcılık yoksunluğu.. Fakat gene sanki ilahi güçler Erdoğan’ın Hatay ziyaretine bir türlü imkan vermedi; önce annesi öldü, ardından kendisi ameliyat oldu.. Bu arada tampon politikasından vazgeçildiği açıklandı, elçiler geri gönderildi, Esat, Arap Birliği gözlemcilerini kabul etti, vb.. Suriye konusunda savaşın değil diplomasinin üslubu öne çıkmaya başladı.

BELGRAT’TAN TARTUS’A RUSLARIN KO SAVAŞI

Yelkenleri ters çeviren kuzeyden esen rüzgar oldu. Ruslar artık oyuna doğrudan dahil olmuşlardı. ugünlerde Suriye limanlarına yanaşması gereken Amiral Kuznetsov uçak gemisi de dahil olmak üzere bir filoyu Akdeniz’de Suriye’yle ortak bir tatbikat için yola çıkardılar. Buna rağmen Suriye’nin düşürülme sürecini hala zorlamayı düşünenlerin son direncini de dışişleri bakanı Lavrov’un açıklamaları yıktı. Batılı ülkelerin Suriyeye silah ambargosu getirme tekliflerinin geçersizliğini yüzlerine vurduktan sonra, anlaşmasını 2007 yılında yaptıkları en gelişkin gemisavar füzeleri olduğu söylenilen “P-800 süpersonik Yakhont” füzelerinin Suriye’ye verileceğini açıkladı. Bir tatbikat sürecinde askeri bir tampon oluşturabilmenin doğrudan Rusya’yla çatışmak demek olacağını bilen ve hele ki en yüksek teknolojili gemisavar füzeler karşısında ne Kürecik’teki radar istasyonunun ne de TSK gücünün Ortadoğulu savaşı kazanmasına yetmeyeceğini düşünen emperyalistler Suriye meselesinin Rusya ve hatta İran ile zaman yayılmış bir şekilde çözülmesi konusunda geri adım atmak zorunda kaldılar. Süreç kilitlendi. Elçiler geri yollandı. Şimdi Suriye süreci Arap Birliği’nin de gözetimi altında rutine bağlanmış görünmektedir.

Yeniden başlayan diplomatik sürecin iki temel işareti var. Birincisi, Amerikan elçisi Robert Ford’un Ortadoğu ve Orta Amerika provakasyonları konusunda deneyimli kimliği; Bu, Suriye’nin provokasyonlarla tehdit altında tutularak kendi derdine yoğunlaşmasının zorlanacağını ve böylece Amerika-İsrail karşıtı bölgesel ittifak gücü içinde etkin rol almasının önüne geçilmeye çalışılacağını gösteriyor. Buna karşın, bir diğeri işaret ise Suriye Dışişleri bakanı Velid Muallim, Arap Birliği ile anlaşmayı Rusya’nın tavsiyesi üzerine imzaladığını açıklamasıdır, yani sürecin Suriye tarafında vesayet artık Rusya’nın eline geçmiş durumdadır. Bundan böyle,  Suriye’ye yönelik emperyalist girdileri Rusya’nın doğrudan kendi üzerine alma ihtimali doğmuş durumdadır.

Emperyalistlerin geri adım atmasında, TC’nin tampon sürecinde çatışma boyutunu azaltacak tarzda Kürt sorununda herhangi bir yumuşatıcı hamle yapamamasının yanısıra emperalist merkezlerdeki krizin ana gündem oluşturması gibi başka faktörlerden de söz etmek mümkün olsa da momentcil olan odur ki,  Rusya’nın bölgede ABD emperyalizmine tanıdığı “handikap” hakkı, sıcak denizlerdeki tek üslenmesi olan Tartus limanındaki konumlanmasının tehlikeye girmesi üzerine tamamlanmış ve sonuçta Amerika, Şii hilalini kopartarak İran’ı kuşatma altına almak amacıyla Suriye hamlesine yönelirken ve Rusya’nın kendi taşını Suriye köşesine koymasıyla süreç bir anda  Amerikan güçlerinin kuşatılmasına doğru çevrilmiştir. Bu hamlenin ardından Suriye’de süreç savaştan diplomasiye doğru kaydı, İran sürece müdahil oldu; Haşimi kaçtı.

Şimdi bölgede kendi aralarında henüz organize bir blok oluşturmuş olmasalarda Filistin, Kürt ve Şii yerel direnişçi örgütlerin ve İran ve Rusya gibi doğulu bölge devletlerinin ağırlığı oluşmaktadır.

Bu gelişme, dünyanın batılı ve doğulu modernite süreçlerinin Ortadoğu melezliğinde ortak çözüm zemini bulabilme ihtimallerinin sorgulanması itibariyle de okunabilir, ama bundan daha öncelikli ve daha özellikli olarak 2000 yılındaki Balkan savaşı üzerinden değerlendirdiğimiz yeniden paylaşım sürecinin kimi karakteristiklerinin Ortadoğulu versiyonu üzerinden gözlenmesi açısından kesinlikle dikkate alınmalıdır.

Hatırlanacağı ve zamanında Devrimci Cephe edebiyatı içinde ayrıntısıyla analiz ettiğimiz üzere, Lenin’in, taşıdığı özellikler itibariyle İngiliz-Boer savaşını gelmekte olan emperyalist savaşın prototipi olarak tanımladığı gibi, biz de Balkan savaşını,  gündemdeki Ortadoğu merkezli yeniden paylaşım savaşına prototip olarak nitelendirmiştik.

Bu değerlendirmemizde; Amerika’nın, şimdi güneyden, Ortadoğu üzerinden denediği Hazar ve ötesini denetimine alma hedefinin Rusya’daki çözülme sürecinin getirdiği kolaylıklar itibariyle, o zaman, kuzeyden, Kafkaslar üzerinden denenmesinin başlangıç aşaması olarak gündeme gelen ve Amerikan tarzı yayılmacılığın siyaseti savaşa değil savaşı siyasete öncelleyen karakteristiğiyle başlayan Balkan savaşının, gene uzun süre gelişmelere seyirci kalan Rusya’nın, geleneksel olarak kendi vesayeti altında gördüğü Sırbistan’ın emperyalizm tarafından tasfiye tehditi altına alınması üzerine ani ve sıcak bir müdahale ile, bir gecede Belgrat havaalanını işgal ederek Amerikan yönetimli çok uluslu askeri gücü durdurmasıyla bir  kırılma yaşadığını  ve Amerikan emperyalizminin, duvarın yıkılmasının ardından doğu Avrupa’yı kıta Avrupa finans kapitalizmine alternatif olarak kendine entegre etme çabaları bu gerilimle akamete uğrayınca bu ülkelerin sisteme entegrasyonunun tümüyle Alman finans kapitalizminin insiyatifine geçtiğini belirlemiştik.

AB sürecinde Almanya’nın başına bela edilmeye çalışılan “genç Avrupa”, şimdi belki siyaseten hala bir Amerikan ağırlığı olsa da mali krizi aşma noktasında Almanya’nın emirlerine sorunsuz itaat etmelerinden anlaşılmaktadır ki, geçen yılların ardından artık  merkez Avrupa’nın yeni sömürgesi haline getirilmiş durumdadır. Sonuç olarak Balkan Savaşı denen süreç Amerika tarafından başlatılıp finalini Almanya’nın kotardığı bir yeniden paylaşım süreci olmuş durumdadır.

Şimdi, Balkan sürecinin askeri gidişine ilişkin benzerlikleri Suriye üzerinden izlememiz mümkün olmaktadır. Peki bu, bu benzerliklerin Ortadoğu’lu yeniden paylaşım sürecinin yapısal tekamülü açısından da karşılıkları olabileceği anlamına gelmekte midir? Yani Suriye cephesindeki gelişmelerin sadece Amerika’nın bölgede ve kısmi olarak paralize edilmesi olarak değerlendirilmesi acaba verili yeniden paylaşım sürecinin henüz örtük, gizil  diğer özelliklerini görmemize engel mi olacaktır? Ya da Balkan savaşı bize bu örtük gelişmelerin öngörümü açısından bir mercek olabilecek midir?

Bu soruların yanıtlarını bulmamız için yeniden paylaşım süreçlerine kendi tarihselliği içinden bakmamız yararlı olacaktır.

YENİ YENİDEN PAYLAŞIM SÜRECİNDE EMPERYALİZMLER

Emperyalist yeniden paylaşımın bölgeyi sürüklediği yeni siyasal şekillenmeler ve güç dengelerini az çok kestirebilmek için bölgede çıkar ve paylaşım çelişkilerini doğrudan ya da dolaylı bir şekilde birbirine yansıtan emperyalist güçlerin belli bir dökümü artık gerekmektedir, çünkü artık sadece genel olarak batı ve bölge halkları arasındaki çelişki olmaktan çıkacak kadar bütün güçlerin bölgeye yığıldığı bir zaman geçmiş ve bu zaman zarfında erken çıkış hakkını kullanan büyük emperyalist ülkeler karşıt güçlerin direnişleri karşısında başka güçlerin bölge üzerindeki etkinliklerini bloke edebilecek şekilde kendilerini avantajlı pozisyonlara taşıyamamışlardır. Özellikle Amerika açısından konuştuğumuzda, aksine, pozisyon kaybına uğradığı bile söylenebilir. Bu durumda gelinen aşama açısından bölgede karşılıklı mevzilenme içinde olup kendi konumlanmalarını güçlendirme hiç değilse karşıtına etkinlik kazandırmama konusunda rekabete giren devletleri ve onların emperyalist yayılmacılık tarzları üzerine biraz tartışmak gereklidir. Bilindiği gibi emperyalizm alt yapısı finans kapital, üst yapısı finans oligarşisi olan bir sistemdir. Saldırganlık bu sistemin kendi yapısal gelişimini sürdürmesi için sermaye ihraç etme zorunluğundan kaynaklıdır. Tarihsel olarak böyle bir sermaye yapısının çeşitlilikler taşıyabileceğine bağlı olarak kendini geliştirmesinin de farklı biçimleri olabileceği bilinir bir durumdur. Bu nedenle Lenin, emperyalizm etüdünü yaparken  yeniden paylaşım sürecine yönelmekte olan üç tür emperyalizmden ve onların somut devletlerinden bahseder.

Birincisi sömürgeci İngiliz, ikincisi tefeci Fransız ve üçüncüsü ise sömürgecilikte geç kalmış, sermaye ihracını gelişkin kapitalist ülkelere yapan Almanya.  Görüldüğü gibi gelişiminin geç ve geçiş süreçlerini yaşayan toplumları, farklı ögeleri de beraberlerinde taşıdıkları için, tam tekamül etmiş, kendi kategorisinde ileri örnekleri oluşturan toplumlar gibi saf, tekil bir iki nitelemeyle tanımlamak mümkün olamıyor. Bunu okuru,  şimdiden hazırlamak için söylüyoruz, çünkü , kaba bir gözlem üzerinden bile, dünyada bugün geçerlikte olan emperyalist politikalarda ilk dönem emperyalizminin günceldeki iz sürümlerini görmek mümkündür; hatta o iz sürümler üzerinden bazı analizlere varmak gereklidir de.

Emperyalizmin erken dönemlerinde sermaye ihracının güvence altına alınmasının koşulu olarak, Lenin’in söylediği gibi, sömürgecilik esas politika olmuştur. Bundan önceki evrensel yeniden paylaşım savaşlarının her ikisini de geç kapitalizmi gereği sömürgecilikte yol katedememiş Almanya’nın kendine sermaye ihraç alanları bulmak açısından diğer emperyalist anavatanlara ve sömürgelerine saldırmaları üzerinden yaşanmıştır. Yani esas olarak yakın kaynak ve pazar alanlarının ele geçirilmesi ve karşıt askeri gücün tüketilmesi açısından kapitalizmin anakıtası yeniden paylaşımın konusu, alanı olmuştur.  Birinci emperyalist savaş İngiliz sömürgeciliğinin ve onun parası sterlin’in dünya parası olmasıyla sonuçlanmıştır. Güney Amerika’daki yayılma alanları sayesinde bu süreçte çok sorun yaşamayan Amerika savaş sonrasında emperyal rakiplerinin güçten düşmesiyle devreye girmiş ve küresel pazarların şekillenmesinde yer almaya başlamıştır. Bu zeminde en önemli girdisi ise  birinci savaşta güçten düşen Almanya’yı canlandırarak hem kendi sermayesine önemli bir ihraç alanı bulmak, hem de İngiltere gibi aynı kumaştan rakibi karşısına bir alternatif gücün gelişmesine yol vermek olmuştur. Neticede ikinci büyük savaş keza Almanya’nın sömürge darboğazı nedeniyle patladığında da Amerika gene sürecin sonlarında devreye girerek en taze ve en güçlü birikim itibariyle dünya para sistemini dolar üzerine çekecek bir emperyalist egemenlik kurmuştur.

Bundan sonraki dönemde, hem iki savaşın emperyalist anayurtlardaki yıkıcılığı, hem pazar genişlemesi sonucunda sermaye ihracının sermayenin değersizleşmesi işlevini de görmesi,  hem de sosyalizmin bir dünya sistemi olarak varlığı emperyalist sermaye birikimi için doğrudan sömürge alanlarının bulunmasından ziyade yeni sömürgecilik  ilişkileri içinde siyasal nüfuz alanları oluşturulmasını öne çıkarmıştır. Yeni sömürgecilik olarak tanımlanan bu  dönemde, Almanya gene kendi sermaye ihracını gelişmiş ülkelere yöneltirken Amerika özellikle dolar hakimiyetinin temelini oluşturan petrol kaynakları üzerinde siyasal egemenlik konusuna ağırlık vermiş, böylece uzak doğu ilişkilerinde ve Amerikan iradesine yakınlığı ile henüz gölgede kalmayı sürdüren Japonya’yı bir kenara bırakırsak Almanya ve Amerika uluslararası finanskapitalin iki önemli odağı, iki farklı birikim tarzı sürdüren ülkesi durumunda öne çıkmışlardır.

Geçen yüzyılın sonunda sosyalist sistemin çökmesi bu sistemin doğrudan ya da dolaylı etkisiyle kendini koruyabilmiş ülkeleri, emperyalist saldırganlığın kendini daha çekincesiz bir şekilde açığa vurabilmesi nedeniyle doğrudan yeniden paylaşımın konusu haline getirmiştir. Sonuçta, bugün itibariyle özellikle doğunun üretici güçlerine egemenlik üzerinden gelişen yeniden paylaşım sürecinde şimdi yeniden üç tür emperyalizm görülmektedir. Bunlardan birincisi klasik tarzda jeostratejik bölge ve hammadde kaynaklarına askeri egemenlik üzerinden yürütülen ve bizim, Mahir Çayan’ın doğrudan işgali sömürgecilik biçimleri arasında belirleyici espiri olarak görmesinden hareketle “yeniden sömürgecilik” olarak tanımladığımız Amerikan-İngiliz yönelimidir. İkincisi ise doğrudan reel söktör yatırımları üzerinden sermaye ihracını geliştiren Almanya’dır, ki Almanya bu açıdan birikim süreçlerini, kaynaklardan ziyade eski tarzda daha gelişkin pazarlara sermaye ihracı ve buna bağlı mal ihracıyla sömürü ilişkileri üzerinden yürütmeyi tercih etmektedir. Ve üçüncü olarak, bölgede konumlu ve emperyalizmin doğuya gelişimine karşı modern (proletarya) ve kadim (şiilik) kolektif aksiyon güçleri üzerinden yükseltilen iki halk muhalefetinin tarihsel adresleri olarak Rusya’nın ve İran’ın devlet kapitalizmleri bulunmaktadır. Yeni paylaşım alanı içinde bulunmaktan kaynaklı  mukayeseli üstünlüğüyle bölgedeki payını geliştirmek isteyen Türkiye emperyalizmini ise, işbirlikçi niteliğiyle tekil bir konumda değil, özellikle yeniden sömürgeci ABD emperyalizmine ait parantez içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Bugün, bu üç tür emperyalizmden “yeniden sömürgeci” Amerika, askeri/siyasal egemenliğini dayatarak genel emperyalist konjonktürün belirleyicisi olmaya çalışmakta, diğer emperyalizmler karşısında kendini bu tarzla koruyarak geliştirebileceğini düşünmektedir. “Yeni Amerikan Yüzyılı”, “BOP”, vb.. projeleri bu tarzın ifade edilmesi olmaktadır. Zaten, bilinir ki, klasik olarak Amerikan kapitalizmi, Avrupa’da Rotschild tefeciliğinin birikimini petrol üzerinden Rockefeller sermayesine dönüştürerek, bütünleştirerek emperyalist dünyanın egemen gücü olmaya yönelmiştir. Dolayısıyla, Lenin’in analizlerinde saptanan bu karakteri bugün de geçerliğini korumakta, tarz olarak petrol ve gaz yataklarına hakimiyeti esas almaktadır.

Almanya ise, uluslararası dengeler içinde siyasal hegemonya dayatmadan, daha da öte, iki savaşın getirdiği yıpratıcılık nedeniyle artık doğrudan kendisi olarak görünmekten özel olarak sakınan bir yayılmacılık tarzı sürdürmektedir. AB, Avrupa Ordusu gibi projeler Almanya’nın bu temelli politikalarının eseridir. Bu nedenle biz, , Kıvılcımlı’nın genel bağlamda kullandığı bir tanımlamayı Alman finans kapitalizmi için özelleştirerek; “emperyalizmin loş gücü” olarak nitelemeyi tecih ediyoruz.  Kendini çok parlatmadan, sistemin gölgelerinde yavaş ama kalıcı adımlarla ilerleyen bir emperyalizm tarzı.. sermaye birikimini spekülatif oyunlarla değil, reel üretim zemininde  gerçekleştirmeyi tercih eden bir tarz.. siyasal nüfuzunu şimdilik askeri olmayan tarzlarla kurumlaştırmaya çalışan bir tarz.. Ama elbetteki kendini yeterli gördüğünde tarihsel reflekslerine tehlikeli bir şekilde dönebileceğinin işaretlerini bugünden vermeye başlayan bir emperyalizm..

Üçüncü tür emperyalist yönelimler kendileri de aynı zamanda yeniden paylaşımın nesnesi olmalarından  dolayı daha ziyade kendini koruma temelinde gelişirken ikinci tür emperyalizm, Almanya egemenlikli AB bütünü, özellikle Almanya-Fransa, yani “yaşlı Avrupa” kendine karşı gelişecek bir egemenlik sürecinin karşısına dolaylı yollarla çıkmaktadır.

Sosyalist sistemin çöküşünden sonra emperyalist sistemin kendi iç çelişkilerinde örtük ya da açık ortaya çıkan gerilimler Amerika ve Almanya’nın birikim politikaları üzerinden olmuştur, denebilir. Amerika’nın doğrudan işgal yöntemiyle petrol ve gaz alanları üzerinde hakimiyet kurma çabalarına karşı, Almanya, bir taraftan bu politikaların kendisine uzayacak sonuçlarından kendini korumaya dikkat eder ve bunun için özellikle uluslararası düzeyde sürtünmeler yaratırken diğer taraftan sovyetik çöküşün boşalttığı gelişkin üretici güç alanlarını kendine eklemlemeye uğraşmaktadır.. Ve elbette esas olarak, her yeniden paylaşım sürecinin nihai amacı olarak uluslararası eşdeğer üzerindeki hakimiyetin yeniden yapılandırılmasını zorluyor. Yani birinci savaş sonrası kurulan sterlin dünyasının ikinci savaş sonrasında Bretton Woods anlaşmasıyla dolar dünyasına evrilmesinin adından bu anlaşmanın Vietnam savaşıyla Amerika tarafından tek taraflı feshinin Amerika’ya verdiği hovardalık hakkını ortadan kaldırılarak doların dünya finans sistemine getirdiği spekülatif yükü, bu yükün altında kalanların başlıcalarından biri olduğu için ortadan kaldırmak istiyor

Özetle, 70’lerden beri gelen uluslararası finans kapital krizinin “borç tuzağı” ve “petrol bombası” olarak anılan kriz döngülerine bu yeniden paylaşım sürecinde kendi pozisyonunu güçlendirerek çözüm bulmak uluslararası emperyalizmin ana akımını oluşturmaktadır. Büyük küçük bütün emperyalistler bu ana akım süreçten, kendilerine avantaj getirecek bağlaşıklık zeminlerini adını koymadan oluşturmaya başladılar, bile.

Amerika klasik çizgisini derinleştirmeyi; petrol üzerindeki egemenliğini güçlü alternatiflere karşı korumak ve geliştirmek istiyor. Böylece bir taşla iki kuş vurmayı; hem petrol üzerindeki egemenliğiyle petrol fakiri rakiplerinin gelişimini kontrol altında tutup kendine mahkum edebilmeyi hem doların egemenliğini sürdürmeyi hesaplıyor.

Almanya ise, sermaye ihracının kolaylaşacağı, bunun için eşitsiz gelişimin sonuçlarının az çok törpülendiği, geri kapitalizmlerinde modern sermaye ve emek süreçleri gelişen ve bu temelde istikrarlı bir siyasal egemenlik yerleşmiş bir doğu pazarı oluşturmanın yanısıra doların kontrolsuzluğunun önüne geçerek  uluslararası eş değer olarak euro’yu egemen kılmak istiyor. Euro’nun uluslararası eşdeğer haline gelebilmesi için gerçekten petrol parası haline getirilmesi gerektiği bilinciyle İran, Rusya ve Venezüella’yla ilişkilerini Amerika’yla belli bir denge çerçevesinde yürütüyor.

EMPERYALİST HEGEMONYADA YENİ EKSEN Mİ?

Uluslararası emperyalizmin para oyunları boğa ve ayı eğilimleri üzerinden sembolleştirilir. Boğalar gözü kara, fırsatları enerjik bir şekilde değerlendiren  hamle ve aktörlerin temsilidir ama hangi cazip kırmızının arkasında nasıl ölümcül bir kılıcın gizli olabileceğini bazen gözden kaçırırlar. Ayı ise, riskten kaçınan, bu yüzden ağır davranan  ama yöneldiğinde bir balığı yakalayabilecek kadar keskin refleksleri olan ve darbesi güçlü bir hayvandır.

Berlin ve Moskova’nın şehir amblemleri ayıdır.

 

Henüz somut bir bloklaşma olmamakla birlikte,  en azından görünür bir gelecekte, aralarında antogonizma yaratacak çelişmeler yokluğunun tasarımda ve gelişimin rasyonalitesi bağlamında mümkün kıldığı  bir Alman-Rus yakınlaşmasının potansiyel değerlerinin,  etkileri açısından  bölgel/küresel yeniden paylaşımın gidişatında yol açabileceği değişiklikler itibariyle şimdiden önem kazandığı söylenebilir. Bu zeminde yakın geleceğin gözlemi açısından dikkate alınması gereken  kimi veriler de oluşmaktadır.

 

Amerikan bölge politikaları neoconlar üzerinden finans kaptalin boğa eğilimleriyle Ortadoğu’da koşuştururken Almanya sürekli tedbirli kalmış özellikle Rusya ile olan dengelerini korumakta hassas davranmıştır. Bu potansiyel eksen,  Almanya üzerinden uluslararası mali süreçlerin başat oyuncusu olabiliyorken keza Rusya üzerinden hem petrol gücü hem de askeri güç üzerinden cari politikanın da ağırlıklı ögesi olma imkanındadır. Ve giderek kendilerini gün ışığına çıkaran hamlelerle sahada yer almaya başladıkça bölgesel yeniden paylaşımın seyri üzerinde de başkalıklar en azından ihtimalleriyle  yavaş yavaş kendini göstermeye başlamış durumdadır.

 

Her şeyden önce Amerikan saldırgan politikalarının Ortadoğu bataklıklarında absorbe edilerek etkisizleştirilmesi göstermiştir ki, yavaş toplumlarla dinamik devindiriciler arasındaki ilişki, eklemlenmenin organik düzeyler oluşturamaması  gibi teorik bir mülahazayı bile gerektirebilecek bir uyumsuzluk üretebilmektedir. Bunu şimdilik, modernitenin antikite üzerindeki dönüştürücü etkisinin kurulması bağlamında daha sonra tartışmak üzere bir kenara bırakalım. Ama hatırlayalım ki, daha önceki gözlemlerimizde, geleneksel pragmatizminin ve politik eklektisizminin, Amerika’nın, kadim Ortadoğu gibi kaypak ve kaygan bir sahada, politik bir öge olarak tutunmasına oldukça yardımcı olduğunu saptamıştık. Amerika aynı anda hem laiklerle hem dinci kesimlerle, hem şiilerle hem sünnilerle, hem kürtlerle hem sömürgeci ulus devletlerle, hem yahudilerle hem müslümanlarla  politika yürütebiliyor ve kendi güç ekseninde bu farklılıkları kendi çıkarlarına göre istihdam edebiliyordu. Ancak artık final kapışmaya doğru gidilirken görülmektedir ki, Amerika bu politikalarıyla kendini bölgeye ait politik bir güç haline getirebilmiştir ama bölgesel dengeleri kendi ihtiyacına sürükleyebilecek önder bir güç olmaktan çıkmaya başlamıştır. Amerika artık Ortadoğulu statükonun bir parçası durumundadır. Ortdoğu tarihselliğinin gerektirdiği “dışardan zorlayıcı” konumundan çıkmıştır. Irak onu emmiştir. Burada siyasal ve tarihsel düzeylerin bir karmaşasından söz ediyoruz. Askerlerini çekip gitmesi itibariyle Amerika’nın bölgeden püskürtüldüğü edimsel olarak daha doğru bir ifadedir  ama bu siyasala içkindir. Bir de tarihsel bağlamda üretici güçlerin eklemlenmesi düzeyinde olaya bakıldığında klasik ya da yeniden sömürgeci yaklaşımın geri toplumlarda kalıcı düzeyler oluşturmasının ve haliyle siyasal kalıcılıklara ulaşmasının pek de koşulu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Kendi gelişiminin anglosakson sömürgecilik karakterine bağlı olduğunu unutan Amerika’nın, petrol egemenliği peşinde, altın ve gümüş dağlarını eriten latin sömürgecilerin durumuna düşmesi tarihin bir istihzası olabilir mi? Ya da  sadece petrol parasına dayanan ve bunu asla reel üretime dönüştürme gücü olmayan Ortadoğulu bezirgan saltanatların salt siyasal desteğinin  emperyalist yeniden birikimi güçlendirmekteki yetersizliğinin oluşturduğu tarihsel eşik  buraların eşitsiz gelişim sorunlarını gidermeye uygun sermaye yapılandırılması için Alman burjuvazisinin geç  ve ağır tarzına bir çekim gücü mü oluşturmaktadır?

 

Bunlar yakın geleceğin sorularıdır, ama pratikte boğa’nın güçten düştüğü bu süreçte sanki artık ayılar devreye girmeye başlamış gibidir; Rusya’nın Suriye hamlesi ve İran’a karşı bir türlü kurumlaştırılamayan yaptırımlar bunun ön işaretleridir. Ve bunlar aynı zamanda, sürecin  bundan sonra asli güçlerin birbirleriyle daha doğrudan kapışmaları olmaksızın verili dengeler üzerindeki iyileşmeler ötesinde ilerlemeyeciğinin işareti de olmaktadır. Yani gelişmelerin geldiği yer, İran’ın ya da Rusya’nın ama özellikle İran’ın ABD emperyalizminin doğrudan hedefi olmasını gerektiriyor. Bunun zorlukları ve kolay göze alınamaz korkunç sonuçları ortadadır. Devrimci Cephe analizlerinde bu noktanın askeri muhasebeler üzerinden değil tarihsel zorunluluklar üzerinden kaçınılmaz bir kavşak olduğunu hep yineledik. ABD emperyalizmi de bu kapıyı sürekli zorladı ama bir dönem Hizbullah direnişiyle sektirilen ve daha sonra 2008 krizine dolanan moment gecikmesi bu kez de esas olarak Washington işgalcilerine takılmış durumdadır. Yüksek düzeyde yabancılaşmış toplumsal yapısıyla küresel çatışmalara  açılmazdan önce icabında kanıtlanmış Honkin Körfezi ve speküle edilen Pearl Harbour ve İkiz kuleler gibi provokasyonlar üzerinden iç birliği sağlayacak motivasyonlara ihtiyac duyan Amerika’nın Washington işgalcileriyle sorunlarını asgari ölçüde de olsa çözmeden Ortadoğu’da Irak gibi başka büyük bir savaşı göze alması pek düşünülemez. Bu durumda  Amerikan emperyalizmi açısından bu müdahale momenti  de kaçırılacak olursa, ki hiç değilse içinde bulunduğumuz yıl itibariyle sanki öyle gözükmektedir, Ortadoğu’lu süreç tıpkı Balkanlar’da olduğu gibi Amerika’nın başlattığı ama gene Rus ve Alman hamlesiyle pekiştirilerek reel sermaye düzeyinde bir genişlemenin söz konusu olacağı bir tarihsel zemine doğru yol alabilecektir. Bölgede, yerel halkların yeniden sömürgeciliğe karşı ulusal temeldeki direnişlerini, reel ekonomik büyüme getirecek  yeni sömürgecilik ilişkilerinin de karşısına dikecek sınıf ve bilinç önderlikleri mevcut değildir.

 

Almanya’nın, hem kendi iktisadi sürecini kontrol altında tutmasına yardımcı olacak, hem de petrol vb gibi sıkıntılarla kendi küçükburjuvazisinin korkularının siyasal bir kize yol açmasını engelleyecek uluslararası politik girdileri Rus hamlelerinin dolayımında bulmasının yeniden paylaşım sürecinin  rasyonalitelerine uygunluğu koşullarında, verili emperyalist konjonktür açısından Brüksel’den Tahran’a doğu çekilen “yeniden sömürgeci” yeniden paylaşım ekseninin üzerine sanki yavaş yavaş bir “ayılar ekseni” gölgesinin düşmekte olduğunu da söylemek mümkün gözüküyor.

 

BOP, AF-PAK BLOKAJLARINA ASYA-PASİFİK AÇILIMI

Zaten Amerika‘da sürecin bu yönlü tıkanıklıklarını fark etmiş gibidir. İlgilenenler okumuş olmalıdır; Clinton’ın  Asya- Pasifik hattına açılmayı önümüzdeki on yılın vizyonu olarak sergilediği bir sunuş, bir taraftan BOP sürecindeki bir geri çekilmeyi gelecekteki sıçramanın hazırlığı haline çevirmek isteyen bir yaklaşım içermekte, diğer taraftan da  bu çekilmeyi zorunlu kılan başarısızlığın örtük nedenlerini satır aralarında tartışmaktadır. Brzezinski’nin BOP için, emperyalist ilginin gerekçelerini sıralarken yaptığı bölgesel tarifin bir benzerini, Clinton,  iki okyanusu tutması, dünya nüfusunun yarısını barındırması ve içinde dünya ticaretinin yarısının aktığı ulaşım hatlarının mevcudiyetiyle, Asya-Pasifik alanı için aktarırken, yeni bir Dimyat sürecine girmemenin önlemleri olarak sıraladığı merkez güçlere yakınlık ve  ittifak güçleri arasında uyumluluk gibi konulara  yönelttiği özel dikkat vurgularıyla, aynı zamanda sanki Ortadoğu’daki yanlış ve zaaflara da işaret ediyor gibidir.

 

Amerikan Dışişleri Bakanı, yeni paylaşım alanlarına ilişkin gelecek vizyonunu sunduğu   bu değerlendirmesinde keza, Irak ve Afganistan’dan sıfır toplamlı bir çekilmeye razı olmayacaklarını eklemeyi unutmuyor olmasına karşın, bütün bu iştah açıcı açılım ve manevra hesaplarının, Amerika’nın Irak ve Afganistan’daki çözülmelerini gizleyecek yeterlikte olmadığı kesindir. Irak’taki süreç esas olarak İran’a yakın bir konumlanma tutmak üzerinden planlandığı için çekilme sonrasında oradaki güçlerin bir kısmının değişik kılıflarla hala Irak’ta tutulması ya da açık bir şekilde güney Kürdistan’a ve Ürdün’e mevzilendirilmesi, bu taktik programın geçerliğinin henüz korunmakta olduğuna dair argümanlar oluştursa da, Afganistan çıkarması sadece oraya askeri güç yığmak için değil, esas olarak Hazar ötesi doğal gaz kaynaklarını kontrol altına almak için yapıldığından Af-Pak sürecindeki son gelişmeler Amerika’nın bu zeminde Irak’takinden daha stratejik kayıplara uğramakta olduğunu göstermektedir.

 

Daha önceki bölümlerde Rusya’nın  Ortadoğu’ya inişinin Amerika’yı üst tutan dengelerde kayma yarattığını tartışmıştık. Şimdilerde benzeri bir kaymanın bir başka gözlem alanını ise keza Rusya ve İran’ın müdahaleleriyle  yeni Af-Pak süreci oluşturmaktadır.

 

Yeniden paylaşımın sıcak sürecinin Amerika’nın önce Balkanlar- Karadeniz hattı üzerinden Hazar’a inmek çabasıyla başladığını ama Rusya’nın buradaki direnciyle doğrultunun güney yolu üzerine çekildiğini biliyoruz. Ancak burada da İran direnci bölgenin yeniden paylaşımında sorun çıkartınca, Amerika, bizim daha önceki değerlendirmelerimizde General Patton’a refere ettiğimiz hareketli taktik gereği, engelin etrafından dolaşarak Hazar ötesi kaynaklara ve alanda pozisyon üstünlüğü tutmaya yöneldi. Afganistan ve Pakistan’da egemenlik ilişkileri buralardaki petrol ve doğalgaz hatlarının ve sevkiyatının kontrolü üzerinden şekillendirilmeye çalışıldı. Ama Amerikan girişimleri hiç bir zaman karşılıksız kalmadı. Petrol bağlantısı nedeniyle Avrupa’yı, Amerika’ya gereken ittifak desteğini vermekten uzak tutacak tarzda Rusya’nın zorlamalarından kurtarmak üzere gündeme getirilen Nabucco projesi, Türkmenistan doğalgazını Rus Gazprom’un tümüyle kendine angaje etmesiyle çökertildi. Türkmenistan doğalgazını doğuya sevk ederek Rusya’nın kontrolü dışına çıkartmak isteyen TAPI(Türkmenistan-Afganistan-Pakistan-Hindistan petrol boru hattı) projesi ise, Pakistan’ın  Amerika’yla artan gerilimlerinin yarattığı boşluğu İran’ın doldurması ve IPI (İran-Pakistan- Hindistan boru hattı)’nı TAPI’ye alternatif olarak ve pratik imkan dahilinde ortya çıkarmasıyla işlevsizleşti. Bu arada Pakistan ve Amerika ilişkileri öyle bir raddeye geldi ki, Pakistan’ın nakliye imkanlarını kapatması sonucunda Afganistan’daki Amerikan güçlerinin lojistiği artık tümüyle Rusya’nın insafına kalmış durumdadır. Ve ötesi; Escobar’ın yazdığına göre Rusya, Türkmen doğalgazını doğrudan Çin’e götürecek yeni bir hattın düzenlemesine girmiş durumdadır. Bu hamle hem petrol rekabetinde İran’a atılan bir çalım, hem de Amerika’nın gelecek on yıl vizyonu olarak gördüğü Asya-Pasifik alanının en önde gelen güçlerinden Çin’in de doğrudan Rus petrol ve doğalgaz kaynaklarına bağımlı kılınması demektir. Yani BOP sürecinde Avrupa’yı Amerika’ya yar etmeyen Rus petrolü, Asya-Pasifik açılımında da, başka şeylerin yanı sıra, bu kez Çin’i Amerika’ya yar etmemenin önemli araçlarından biri haline gelmeyi şimdiden başarmış gibidir .

 

Görünen o dur ki, Amerika, hem kaynakların kontrolü açısından hem de siyasal pozisyonu itibariyle Af-Pak hattında da stratejik bir kayıp sürecindedir.  Öyle ya da böyle Irak’tan törenle çekilmeyi başaran Amerika, Af-Pak alanından Clinton’un korktuğu gibi sıfır toplamla çıkacak olursa bunun yeni bir Vietnam sendromu oluşturacağını şimdiden değerlendirenler olmaktadır. Ve bu yıl Amerika’da seçim yılıdır. Amerika’yı, Irak ve Afganistan belasına soktukları için Cumhuriyetçilerin dezavantajlı hali, eğer ki Afganistan’dan, tıpkı Irak’taki gibi görüntüde de olsa, başarı diye pazarlanabilecek bir geri çekilme sağlanamazsa Obama’ya ve Demokratlara da avantaj yazmayacaktır. Bu nedenle Obama yönetimi Afganistan sürecinden hamamın namusunun kurtararak çekilebilmek için hem İran’a hem de Rusya’ya muhtaç hale gelmiş durumdadır. Doğu’nun ironisi..

 

Kaybetmekte olduğu gidişi tersine çevirebilmek için daha saldırgan politikalara yönelmesi beklenen Amerika’nın, yeni bölgesel senaryoların artık daha çok sabır ve itidal üzerinden tasarlanmasının da gösterdiği gibi,  giderek süngüsünün düştüğünü, bundan bir süre öncesine kadar ikinci kez seçilmesi düşünülemeyen Obama’nın yavaş yavaş yeniden  potaya girmekte olmasından da çıkarmak mümkündür. Bunun anlamı, Amerika’nın,“Amerikan Yüzyılı” hayallerinin solmasının ardından, uluslararası emperyalist dengelerde Obama’yla korumaya çalıştığı “egemen değil önder” statüsü de eskiyerek, özellikle Almanya ve AB’nin öne çıkacağı yeni bir para dengesi oluşturmaya zorlanması, küresel krizin bu yıl içinde görülecek ağır etkilerinin de yardımıyla daha fazla imkan dahiline girmektedir.

 

Bölgesel emperyalizmlerin ataklarının sonuç alıcı olmakta olduğunu gözlemleyen Almanya,  olasıdır ki en birincil rakibini aşağı çeken bu gelişmeleri izler ve risk almadan sürecin kendisini öne çıkartacak sonucuna doğru ilerlemesini sabırla beklerken kendi konumunu sağlama alacak hamleleri yürürlüğe koymakta en küçük bir esneme göstermemektedir.

 

Ne petrol fiyatlarının uçtuğu uzun süreli bir bölgesel savaş haline, ne böyle bir savaşın çıkması koşullarında kendini sıkıntıya sokacak tarzda İran ve Rusya’ya karşı gerilimlere, ne de Euro’yu dünya parası olmaktan çıkaracak sarsıntılara müsaade etmeyen bir temkin içinde konumunu korumayı esas alan, hareketliliği değil sükuneti merkezine alan bir istikrara yoğunlaşmış durumdadır. Tek gündemi Euro krizinin aşılmasıdır, ama bu gündem bir sorun değil tarihsel bir sorunsal kapsamındadır çünkü hem emperyalistler arası yeniden paylaşım krizinin final süreci bu mevzide yapılacak bir süngü savaşıyla  belirlenecektir, hem de küresel sınıf mücadelesinin geleceği büyük çapta uluslararası proletaryayla uluslararası burjuvazinin Avrupa cephesindeki savaşıyla belirlenecektir.

 

AVRUPA’DA BUNALIM VE YENİ 48

Euro krizini iktisat teorisi üzerinden değerlendirmenin pek bir gereği yoktur, çünkü zaten olayın emperyalist yeniden birikim ve yeniden paylaşım süreçlerinin somut gerçeklerinin üzerini örtmek üzere piyasaya sürülmüş bir çok iktisadi anlatımı vardır.  Esas olan bu krizin emperyalist sistem içindeki tarihsel ve siyasal gelişmelerde neye tekabül etmekte olduğunu kavramaktır.

 

Bilindiği gibi Euro sistemi dolara karşı güçlü alternatif yaratmanın girişimi olmanın yanısıra özelikle geri Avrupa ekonomilerinin Alman finanskapitaline sömürgeleştirilmesinin adıdır. Sosyalizmin yıkılmasından sonra yaklaşık bir trilyon marka, Demokratik Almanya’yı ilhak eden Federal Almanya, bu sürecin sonrasında, özellikle Amerikan emperyalizminin “genç Avrupa” tehditlerini de göğüsleyebilmek için doğu Avrupa’nın geri ekonomilerini ama aynı zamanda sanayi toplumları olmalarından kaynaklı gelişkin üretici güçlerini kendi sistemine entegre etme sürecine hız verdi. Bu ülkeler önce  esas dayanağını Alman sermayesinin oluşturduğu Avrupa Merkez Bankası’nın ve diğer özel Avrupa bankalarının kredileri üzerinden borçlandırıldılar. Ancak sanayi yapıları henüz yeterince küresel pazara göre dönüştürülmemiş bu ülkeler ithalat ve kamu harcamaları üzerinden canlandırılan ekonomileri sonrasında küresel krizin durgunluk, istikrarsızlık vb gibi özellikleriyle de güçlendirilen yapısal sorunlar itibariyle ödeyemezlik durumuna düştüler, düşürüldüler. 70’lerde uluslararası emperyalizmin yaşadığı ve hala sonuçlarıyla uğraştığı borç krizi euro bölgesinde yenilenmiş oldu.

 

Soruna küresel ekonomiye getirdiği yük açısından yaklaşanlar, Euro’nun dolar karşısında zayıflatılarak geri Avrupa ekonomilerinin ihraç kapasitelerinin artırımıyla borç ödemelerinin kolaylaştırılmasını önerirken, Almanya dolarla hesaplaşmanın nihai aşaması açısından bunu kesinlikle reddetti. Zaten Almanya’nın bu kizden beklediği sonuç geri euro ülkelerinin iktisaden kurtarılması değil tümüyle kendi sistemine entegre halde yeniden yapılandırılmasıdır. 70 küresel krizinde çözümünün özellikle çevre ekonomilerin askeri faşist diktatörlükler üzerinden küresel sermaye merkezlerine bağlanmasında bulunduğu gibi, Euro krizinde de  çözüm, Troyka denilen Avrupa Merkez Bankası, Avrupa komisyonu ve IMF  yönetiminde ilan edilmiş bir sıkıyönetimle bulundu. Merkel, “ikinci savaştan bu yana yaşanan en büyük kriz” olarak tanımladığı sürecin yönetimi için hazırlanan “Mali Sözleşme”yi Euro bölgesindeki 17 ülke ye imzalatmayı başardı.  Merkel, gelişmeyi   “Avrupa için büyük bir adım” olarak tanımladı. Bugün bütün Avrupa’nın merkezi ya da yerel kurumları Merkel-Sarkozy ve bir grup çok üst düzey teknokratın yönetimindedir. Doğu Avrupa’nın geri ekonomilerinin yanısıra Portekiz, Yunanistan, İrlanda gibi  orta gelişkinlikteki Avrupa ekonomileri de tam bir yeni sömürge statüsüne oturtulurken, İspanya ve özelikle İtalya gibi gelişkin Avrupa ekonomileri Alman emperyalizminin periferisi olarak yapılandırılmaktadırlar. “Genç Avrupa”nın itirazından çekinmeksizin onları en sert iktisadi önlemlere mahkum etmek yakın gelecekte bu ülkelerin Avurapa emperyalizmine siyaseten de bağlanacağının işaretidir, çünkü Anglo-Amerikan emperyalizminin AB’deki Truva atı İngiltere’nin AB’den kopuş yönlü itirazlarına karşın bu yaptırımları kabul etmiş durumdadırlar. Muhtemelen Rusya’nın olası diplomatik desteklerinin de payıyla kıtasal efendinin kim olduğu konusunda bir miktar daha netleşmiş gözükmektedirler. Bu önlemler itibariyle Avrupa’nın bir kaç kategoriye bölünmesi Avrupa birliğinin bölünmesi anlamına değil, Alman emperyalizminin egemenliğinde sömürgeleştirilmesi anlamına gelmektedir. Alman finanskapitalinin, mevcut krizin sadece mali politikalar üzerinden değil esas olarak ekonomik büyüme yani reel üretim temelinde  aşılmasına öncelik verilmesi gereğini teorik iktisat yönlendirmeleriyle değil doğrudan kendi sermaye yapılanması itibariyle göz önünde tutmak zorunda olduğunu yukarıda tartışmıştık…

 

İktisatçılar, alınan önlemlere karşın Yunanistan ve hele İtalya’daki başarısızlık halinde Euro bölgesinin dağılacağını, Euro’nun çökeceğini söylemektedirler. Gerçekten de, özellikle, bütün Euro alanının gayri safi hasılasının yarısını üreten Almanya ve Fransa’nın yıllık 1 trilyon euro’luk hasıla değerine karşılık, borçlarının 2 trilyon euro olduğu bilinen İtalya’daki başarısızlığın sadece Euro’nun çöküşü ve AB’nin dağılmasıyla sınırlı kalmayıp kıtasal ve küresel büyük bir kaosun tetikleyicisi olacağı ortadadır. Ancak zaten tehlikenin bu büyüklüğündendir ki, İtalya’nın ayakta tutulması sadece Almanya’ya ait değil tüm küresel finans kapitalizme ait bir yükümlülük olmuş durumdadır. İtalya’nın başına getirilen Mario Monti, Bilderberg daimi üyeliğinden, Rockefeller vakfı yöneticiliğine kadar küresel sermaye organizasyonları içindeki yeri ve işlevi itibariyle edindiği “süper” kimliğiyle İtalya’nın başına getirilmiş durumdadır. Borçlarının %50 indirimi karşılığında mal varlığını Avrupa bankalarına satan Yunanistan’ın ise bu ülkeyle güçlü bağları olan İngiltere’nin katkılarıyla Euro’yu ve Almanya’yı frenlemek açısından rekabete konu olacağı  düşünülebilir.

 

Bunalım, belirli bir önlemler paketi ve örgütlenmesiyle iç dengelerine oturtulduktan sonra artık sadece emperyalizmlerin birbirlerine egemenliğinin nasıl şekilleneceği değil, daha ötesi, tarihin nasıl akacağı önemli miktarda Avrupa proletaryası ve küçükburjuvazisinin tavrınca belirlenecektir, çünkü hepimizin bildiği gibi, krizin aşılmasında temel çark, kriz yükünün emekçilere bindirilmesidir. Borcun ödenebilirliğinin temel koşulu emek sömürüsünün artırılmasıdır. Emeğin iktisadi ve sosyal maliyeti düşürüldükçe emperyalist kapitalizmin finans çarklarının dönmesinde sürtünme azalacaktır. Sermaye sınıfının iç dengelerindeki oynamalar ancak bu yükün artık taşınabilir olmasının güvencesinde söz konusu olabilecektir. Böyle bir güvence için emekçi sınıfların bu ağır sömürü ve sosyal çöküntü koşullarını kabullenmesi gereklidir. Alman/Avrupa finans kapitalizminin başarısızlığını esas olarak, Avrupa ülkelerindeki ileri proletaryanın emperyalist krizin yükünü taşımamaktaki kararlılığı belirleyecektir. Yunanistan, İspanya, vb ülkelerde gelişen büyük çaplı kitle eylemleri,  kendiliğinden sınıf bilinci gelişkin Avrupa proletaryasının ve hızla mülksüzlerin saflarına itilmekte olan Avrupa küçükburjuvazisinin bu sürece geri ülkelerin halkları gibi kolayca razı olmayacaklarını göstermektedir. Avrupa finanskapitalizmi yeni bir 48 dalgasının tehditi altındadır.

 

Bu dalganın oluşum ve gelişim seyri üzerine mevcut veriler üzerinden kimi çıkarsamalar yapmaya kalktığımızda, örneğin, merkez Avrupa’daki  sınıf hareketinin sendika bürokrasisinin kontrolünde ve statükonun bir ögesi durumundaki sol önderliklere sahip olması ve keza doğu avrupa proletaryasının onca yıllık devlet sosyalizmi sonrasında kendilerini ifade yollarını henüz oluşturmamış olması gibi öznel göstergeler çok umut uyandırıcı olmasa da, tarihi, uluslararası sınıflar mücadelesinin en gelişkin örnekleriyle oluşan Avrupa proletaryasının  tarihsel bilincinin kendiliğinden bilincine ne kadar içkin olabileceğine dair bir veriyi ancak proletarya sokakları doldurup, barikatlarını kurduğunda  ya da kuramadığında görebileceğiz. Ancak sonucu ne olursa olsun bu devrim dalgasının, uluslararası sosyalizmin bayağılaşma ve çöküşünün, , bütün revizyonist  girdilerin ve oportunist ihanetlerin uluslararası devrimci proleter harekette yol açtığı zaaf ve hastalıkları gidererek bir yenilenmeye yol açacağı şimdiden görülmelidir.

 

SOĞUK SAVAŞ MI SAVAŞTA SOĞUTMA MI

Avrupa’da küresel bir sınıflar arası savaşa doğru seyretmekte olan yeniden paylaşım süreci Ortadoğu’da yeniden sömürgeciliğin toprak ve kaynak hakimiyetini esas alan politikaları nedeniyle  kendini değişik düzeylerdeki tezahürleriyle emperyalizmler arası sıcak savaş hazırlıkları üzerinden göstermektedir.İran ve Amerika’nın Hürmüz manevraları, keza Amerika’nın İsrail’le, Rusya’nın Suriye’yle planladığı Akdeniz tatbikatları doğrudan bir savaşın startını oluşturacak gerilim momentleri olarak gündemdedir. Buna bağlı olarak Amerika’nın Ürdün’deki güçlerini artırması, Rusya’nın Ermenistan’a asker yığması, vb.. sözkonusudur. Ve karşılıklı caydırıcılıkta yukarıda işlediğimiz gibi Af-Pak gelişmelerine karşıt olarak Amerika’nın Gürcistan ve Azerbeycan’ı hareketlendirmesi, Rus seçimlerine ve muhtemeldir ki İran seçimlerine müdahalesi ve Suriye’ye ilişkin Türkiye’nin provokasyonları..

 

Bununla birlikte, bölgede yükselen gerilimin doğrudan sıcak bir çatışmaya atlamasının potansiyel momentini oluşturan Suriye’de sürecin şimdilik dondurulduğunu ve nasıl dondurulduğunu yukarıdaki satırlarda tartıştık. Bizim sıcak savaş gongunun neredeyse çalmak üzere olduğuna dair önceki tespitlerimiz de Suriye’deki durumun kararsız bir hal almasıyla  bir miktar boşa düşmüş olmaktadır. Bir taraftan emperyalist güçlerin dikkatlerini artık sokakları hareketlendiren kriz yönetimine vermek zorunda olmaları, diğer taraftan İran, Rusya, Amerika, Fransa gibi temel güçlerin seçim yılı olması itibariyle önce kendi evlerini toparlamak gibi bir gündemi öne çıkartması, eğer  bölgedeki politik atakları sınırlandırırsa, bölgesel savaşın en reaksiyoner istasyonlarından biri olan Suriye’de, sürecin hiç değilse bir süreliğine soğutmaya alınması mümkün olacaktır. Bu durumda Suriye’deki sıcak bir savaşla girilecek bölgesel sıcak ortam, keza Suriye’deki soğutma süreci itibariyle hiç değilse bir süreliğine Davutoğlu’nun söylediği gibi bölgesel bir “soğuk savaş” periyoduna da girebilecektir.. Böyle bir soğuk savaş periyodu 2012 hesaplaşmalarının 2013’e doğru ötelenmesini ve kısa bir süre için yeniden paylaşım gerilimlerinin masa altı tekmeleşmeleri/masa üstü diplomasileri şeklinde tezahür etmesini mümkün kılabilecektir.

 

İzlenebildiği gibi, bölgedeki sürecin iyice daralması şimdiye kadar blok halinde seyreden emperyalist çıkarlarda da ara çizgilerin giderek belirmesine yol açmaktadır. Obama’yla sağlanan Transatlantik ittifakında yeniden açılmalar söz konusu olmaya başlamıştır. Bölgesel gerilimde İran ve ABD arasında sıkışan Almanya ve Rusya’nın kendilerine ait bir eksen oluşturmaya başlamaları dar alandaki çatışkılarda da artık kendini açığa vurmaya başlamıştır. Bugüne kadar bu karşıtlıkların en örtük görüldüğü alanlardan biri olarak Türkiye’nin bile, artık sadece emperyalizm ve bölgesel haklar arasındaki çelişkilerin yansımalarının bir alanı olmaktan çıkarak emperyalizmin iç gerilimlerinin de açık çatışma alanı olmaya başlamış olması bölgesel suların ne kadar kaynamakta olduğunun bir göstergesi durumundadır. Bu çatışmanın işaretlerini önce, “Denz Feneri” davasından, sonra Erdoğan’ın Alman vakıflarına açtığı savaşla aldık. Ardından Egemen Bağış’ın, bizim AB’ye değil AB’nin bize ihtiyacı var, söylemine Amerikan basınından gelen destekle gördük.

Türkiye, daha “Enver’s Land” zamanlarından beri Alman sermayesinin doğrudan yatırımlarla şekillendirdiği bir ülke durumundadır. Almanya’nın, Türkiye’deki sermaye haklarının ve siyasal avantajlarının ABD-AKP işbirliğiyle aşındırılmasına, kendi doğu politikasında zaaflara yol açması nedeniyle seyirci kalacağı düşünülemez, hele ki cari açığı gün güne kendini katlayarak büyüyen Türkiye’nin kırılganlığı koşullarında.. Almanya, küresel soğuk savaş yıllarında gölgede kalarak sürdürdüğü pozisyonunu bölgesel soğuk savaş’ta daha doğrudan tavırlarla açığa vuracak olmasının işaretlerini sanki “dönerci cinayetleri”ne yönelik tavrıyla göstermiş olmaktadır. Anayasayı Koruma Örgütü’ndeki ırkçılığa kısmi de olsa yapılan müdahalenin  Alman Ostpolitik’inin Türkleri de içerecek tarzda yeniden tanzim edilmekte olduğuna delalet edip etmediğini yakın zaman gösterecektir.

Yeni Türk burjuvazisi, Avrupa finans kapitalinin yön verdiği Türkiye’nin egemenlik ilişkilerindeki ikiyüzyıllık ikincil konumuna Amerikan işbirlikçiliğiyle birdenbire kategori atlatınca Avrupa’ya karşı mevzilenmesinde düşmanlık birikimlerini açığa vurmazlık edemez oldu. Bunun özellikle Türkiyeli sosyal demokrasinin ve paralel siyasallıklarının AB desteğiyle toparlanması gibi doğrudan etkilerini gelecek süreçlerde görmek mümkün olacaktır. Az çok durgunluğa giren bölgesel gerilim dinamiklerinin gelecekteki yansımalarının daha kolay tartışılabilmesi için,  bunların, bugün itibariyle  ortaya çıkan tezahürlerine bir göz atmakta yarar vardır.

EMPERYALİST SÜREÇ VE AKP’nin SINIRLARI

Önceki bölümlerde tartıştığımız gerekçelerle, emperyalizm Suriye hamlesini askıya alınca, bölgesel hayalleri daralan yeni Türk burjuvazisinin evdeki bulgurdan olmamak adına Anadolu Kürdistanı’nda şiddetin egemenliğine yöneldiğini, gerillaya ve Kürt halkına yönelik saldırılarını soykırım düzeyine kadar yükselttiğini biliyoruz. Ancak, tampon sürecindeki tıkanmanın siyaseten Erdoğan’ı ve iktisaden yeni Türk burjuvazisini ağır kayıplara uğratmasının yanı sıra bu kez İran’ın girdileriyle Irak’ta Türkiye’nin müdahil olmakta zaman kaybetmediği yeni bir gerilim sürecinin açıldığını da görüyoruz. Erdoğan ve AKP kurmaylarının  “ bir kapıyı kapatırken  bir diğerini açan” emperyalist savaş tanrısına şükran duyguları içinde dua ettikleri tahmin edilebilir.

Bu zemindeki bölgesel gelişmeler önemlidir. Amerika kapıdan çıkarken Haşimi’yi bacadan kaçmak zorunda  bırakan Şii yönetimin sünnileri tasfiye hamlesi, güney Kürtlerinde, bayraklarına yasak girişimi ve Exxon’la yaptıkları anlaşmanın geçersizliği üzerine merkezi hükümetle aralarında çıkan gerilimlerin de çarpan etkisiyle,  Araplara karşı haklarınn güvencelenmesi kaygısını iyice yükseltmiş durumdadır. Bu durumda bölgesel Kürt yönetimini ve Amerika’nın Irak’taki kazanımlarını korumak TC’ye ait bir görev olarak öne çıkınca Suriye’deki hamlesi boşa düşen Türkiye’nin askeri varlığı bu kez Irak üzerinden konuşulur olmaya başlandı. Tam bu eşikte Roboski katlimı yaşandı. Katilam, bölgesel ve küresel güçlerin kendisine mahkumiyetinin kendisine verdiği davranış alanının ve keyfiyet sınırlarının AKP tarafından algı ve ilanı açısından oldukça ciddi bir gösterge oldu. Her ne kadar AKP, satrançın kalkıp gonun kurulmakta olduğu sahada zar tutup hile yapma imkanına sahip olduğu için tavla oynamak derdindeyse de, keyfiyet ve şansın kullanım değerinin giderek tükendiği bir alan haline gelen Ortadoğu’da, AKP’ye kendi oyununu dayatma gücünün kısıtlarını ve aksine efendilerinin kendisine çizdikleri alan içinde oynamak zorunda olduğunu , Barzani, Roboski köyünü ziyaret eden temsilcisi vasıtasıyla hem olayı katliam olarak nitelemesiyle hem de oradaki Kürtleri de kendi vatandaşı gören bir devlet hukuku içinde onlara “tazminat” ödemesiyle hatırlattı.

 

Hatırlanacağı gibi, Maliki hükümeti Amerika ve Türkiye’nin bütün çabalarına karşın Kürtlerin İyad Allavi hükümetine destek vermemesi üzerine kurulmuştu. Kürtlerle Şiiler arasındaki gerilimin bir kez daha hükümet krizi doğurarak bölgesel aktörler içinde Şiilerin pozisyonunu zayıflatabileceği düşünülürken, Türkiye’nin Roboski üzerinden kendi sömürgeci egemenliğini deklere etmesi karşısında, şimdi,  Barzani’nin her şeye karşın makul bir siyasal dengeyi Şiilerle korumakta daha ısrarlı olabileceği düşünülmelidir. Kaldı ki, güneyli Kürt’ler Şii yönetimle bu gerilimleri yaşarken Türklerle de sorunsuz bir süreç yaşamamaktadırlar. Erdoğan,  Barzani’ye “Sayın Başkan” diye hitap etmesinin güney Kürtlerini PKK’yle çatışmaya sokacak reel politik bir değere tekabül etmediğini görmenin öfkesi içindedir. Roboski’nin hemen arifesinde Zaho’da Yekgırtu İslami partisinin yol açtığı provokasyonların arkasında TC’nin olması bu öfkenin bir yansımasıdır. Önceki süreçlerde KDP ve YNK’nın bir kaç kez şiddetle üzerine yöneldikleri Yekgırtu’nun çıkardığı olaylar sonrasında Barzani’nin “Zaho’da ruhunun incindiği”ni söylemesinin asıl olarak AKP’ye yönelik bir mesaj olduğu açıktır, çünkü Katar yönetimli Yekgırtu İslami partisinin AKP ile yakın ilişkileri olduğu ve bu partinin bir çok kadrosunun AKP tarafından Türkiye’de eğitildiği bilinmektedir. Ayrıca, Güney Kürtlerinin  kendi egemenliği altındaki Kürtlere zulmü esas alan TC’nin kendilerine olan yaklaşımının olumlu olabileceğine dair kuşkuları zaten oldukça derindir. Barzani’nin Allavi yerine Maliki’ye taraf olmasının arkasındaki önemli gerekçelerden biri  TC sömürgeciliğine karşı duyulan güvensizlikti ve  İmralı’daki “Görüşme”lerin başlaması da , Türk hükümetinin, Irak hükümet krizinin Amerikan-TC tercihi olan Allawi lehine çözülebilmesi için  Kürtler üzerine girdiği yoğun diplomasi sürecine denk gelmişti.

Güney Kürtleriyle TC arasındaki gerilimin kendini gösterdiği sorunlardan başlıcası Kerkük konusudur. Türkiye hala “kadim Türk kenti” olarak nitelediği Kerkük ‘teki egemenlik haklarını zaman zaman askeri sonuçlar doğuracak bir Osmanlı kültü üzerinden ihsaz ettirmekte ısrarlıdır. Diğer taraftan, özellikle Maliki hükümetinin arkasındaki temel güçlerden biri olan Mukteda Sadr, Kerkük’teki Kürt haklarının lehine açıklamalar yapmaktan çekinmemektedir. En son aşamada Barzani’nin Kerkük sorununda 2007’den beri yapılması öngörülen  bir referandum’un sonuçlarını kabul edeceğine dair açıklaması merkezi hükümetle aralarındaki en startejik konuda sorunların aşılabilir düzeyine işaret etmektedir. Bu, Kerkük’ün gölgesinde kalan diğer sorunların da aşılabileceğinin işaretidir. Özetle Barzani yönetiminin gündemdeki gerilimler açısından TC’yle gireceği bir macera yerine az çok oturmuş ilişkiler üzerinden Irak’taki konumunu sürdürmeyi sonuna kadar zorlamayı tercih edeceği daha kalıcı bir politik veri durumundadır. Kuşkusuz ki bu gelişme Amerika’nın bölgedeki siyasal etkinliğinde de bir aşınmaya tekabül edecektir.

 

Bugünkü haliyle AKP, radar istasyonlarına yer vermek gibi stratejik bir görev karşılığında  kendini bölgesel paylaşımda pay sahibi ve kalıcı kılmak isteğini bütün gelişmeler üzerinden ifade etmektedir. Ve bu ifade gücü küresel güçler nezdinde kerhen karşılıklar bulsa da yerel reel politikte henüz hiç bir ilerlemeye karşılık olamamaktadır. Erdoğan’ın Arap sokağına ilişkin şişirilen imajının siyasal değeri Suriye’ye giden gözlemci heyete Mısır’ın girdisiyle sokulmamasından bellidir. Ve gene buradan bellidir ki, sürecin bundan sonraki akışı açısından küresel güçlerin hareketliğine bakmak ve AKP’nin politik hattının küresel bölgesel gelişmelerde ne kadar karşılık bulacabileceğini bir de bu çerçeveden değerlendirmek yararlı olacaktır.

Gelinen aşamada, AKP iktidarı  askeri ve siyasi operasyonlarını soykırım düzeyine yükseltirken Kürt özgürlükçülüğünün siyasal söylemini kopuş zeminine oturtmaya başladığı izlenmektedir. Kuşkusuz ki bölgeye hala BOP sürecini dayatan ve sürecin yönetimini  elinde bulunduran Amerika, kendi bölgesel mevzilenişini zora sokacak olmasından dolayı  böyle bir kopuşmayı engelleyici bir tutum alacaktır. ABD, AKP politikalarına ilişkin bu tutumunu, bir taraftan, yakın zamanda Biden ve Abromowitz gibi üst düzey yetkililer tarafından doğrudan ve Amerikan basını tarafından dolaylı yapılmış eleştirilerle üslubunca dile getirirken, diğer taraftan da Erdoğan’ın kopuş zorlayıcılığına karşı PKK’yi Barzani’yle dengelemeye yönelmektedir.

 

PKK’nin, AKP’nin düzeyini sürekli artırdığı sömürgeci saldırılar karşısındaki kopuş yönelimli tepkisi, Irak’ta ortaya çıkan bölünme ve iç savaş ihtimallerinin güçlendirdiği Kürt ulusal birliğini yaratma eğilimine verdiği önem üzerinden  sınırlanmaktadır, çünkü bölgesel kaostan güçlü çıkışın garantisini her zamandan daha çok ulusal birlik zemininde gören Barzani, Irak’ta çıkacak olası bir iç savaşta, TC’nin lojistik ve fiili destek ihtimalini tüketmek istememektedir. O halde bu politikalarla gidebileceği en ileri sınırlarına dayanan AKP’nin, Amerika’nın dayatmalarıyla,kısmi geri adımları ve KÖH’ün politikalarında bögesel Ulusal Koneferansı güvenceleyecek kısmi yumuşamalar üzerinden Türkiye’nin Kürt sorunu sürecinde dönemin küresel ruhuna uygun bir uzlaşma zemininin oluşabileceği  öngörülebilinir.

 

KÜRT DEVRİMİNDE YÖNELİMLER

Yapılan merkezi değerlendirmelerde, Kürt özgürlükçülüğünün mücadele spektrumu artık Türkiye zemininde iç dengelerle birlikte bölgesel güçlerin yeni bölgesel tasarımında, nasıl durulursa doğru ve kazançlı çıkılacağı üzerine de şekillenmeye başlamıştır. Bu haliyle Kürt özgürlükçülüğü, bölgesel politikalarını, bölgesel bloklara doğrudan dahil olmayı olabildiğince ertelemekle birlikte kazanacak olan taraf üzerinden güçlendirmeyi de planlamaktadır. Bölgedeki çatışmayı “kapitalist modernite” ve “ulus devletler”  arasında gören bir çözümleme, ister istemez, “ulus devlet” kategorisi altında değerlendirdiği verili Ortadoğulu devlet yapılarının tasfiyesini bölgesel sömürgecilik ilişkilerinin tasfiyesinin ön gereği olarak saptamakta ve böyle bir sürece kendini daha yakın hissetmektedir. Bölgesel karşıtlık ampirik olarak İran sömürgeciliği ve batı emperyalizmi somutunda görüldüğünde yerel sömürgeci güçlere karşı, hem ulusal birliği esas alan hem de ulusal birliğin gerçekleşmesine imkan sağlayacak şekilde Batı emperyalizmiyle yakın duruş ya da en azından karşıt, çatışmalı pozisyonda bulunmama özellikle gözetilen bir politik çizgi halindedir. Ve yeniden paylaşımın diğer öznelerinin bu tercihi değiştirecek bölgesel bir ağırlıkları henüz görünmemektedir.

 

Dolayısıyla İran ve Suriye’deki egemenlik ilişkilerinde Kürtlere haklar tanıyan yeni düzenlemeler itibariyle Kürt özgürlükçülüğünün bu alanlarda alacağı tavrın yönü şimdiden az çok belli olmuştur, denebilir. En azından, örneğin Suriye sürecinde, batılı girişimlere seyirci kalarak bu sürecin bir tarafı olacaklarını gösterebilme imkanları vardır, tıpkı Barzani’nin ABD işgaline öncelikle eylemsiz destek gösterdiği gibi..

 

Bununla birlikte;

Örneğin Alman emperyalizminin, kıta Avrupa’yı sömürgeleştirmeyi yeniden paylaşım sonrasındaki genişleme sürecinin ön garantisi için yeterli bulmayarak, bugüne kadar bölgesel varlığının araçları olarak kullandığı diplomatik ve iktisadi mekanizmalarıyla ABD’ye çok yol vermeyen, onu İran ve Rusya ile dengelemeye çalışan tarzını biraz daha keskinleştirmesi koşullarında,

Örneğin, detantçı Sovyet revizyonizminin Baasçılıktan pragmatik yararlanmanın dışına çıkamayan dar politikalarının sonucunu gören Rus burjuvazisinin, örneğin Lübnan Hizbullahı’yla doğrudan ve açık görüşmeler yapacak kadar bölgeye ısınmasının gösterebileceği tarzda  Suriye’de kendi çıkarlarını korumakta kararlı bir tutum alması koşullarında,

Örneğin İran’ın askeri potansiyeline AB, Rusya ve Latin ülkeleriyle girdiği ilişkiler üzerinden diplomatik bir değer de kazandırmasıyla edineceği caydırıcılık koşullarında,

Amerika’nın bölgede kıstırılarak yeni bir uluslararası dengeye razı edilmesinin imkanı yeniden paylaşım denen tarihsel süreçlerin karakteri itibariyle gözden uzak tutulmaması gereken bir durumdur. Bölgesel/küresel yeniden paylaşımın bu mesafeli bir salınımda pratikleşme halinin, ki mümkündür, geçelim Kürt devrimini, Türkiye devrimci hareketi açısından bile yol açabileceği olasılıkları, şimdiden konuşmanın imkanı yoktur.

 

Diğer taraftan Kürt sorununda uzlaşmalı bir çözümü KÖH’ün kabulleri arasına çekebilecek olası siyasal gelişmeler, AKP sömürgeciliğinin kendi zorunluluklarının bölgesel emperyalist politikaların rasyonalitesi içine çekilebilmesine de bağlıdır. Başka çalışmalarımızda daha ayrıntılı işlediğimiz üzere, AKP, Anadolu Kürdistanı’ndaki mutlak egmenliğini yeniden paylaşım dönemi sonrasındaki küresel ve bölgesel kalıcılığı açısından sürdürmek zorunda olduğunun bilincindedir. Emperyalizmle birlikte bölgeye inen modernleşme sürecinin bölgenin kadim ve melez üretim ilişkilerini tasfiyeye yönelişinin aynı zamanda doğrudan kendi varoluş nesnelliğini de tüketen bir süreç olarak işleyeceğinin farkında olarak, tarihin onu öne çıkartan bu özel dönemini gene tarihsel açıdan kalıcılaştırmanın, bu yüzden de  yeni türk sömürgeciliğini yeniden yapılandırmanın derdindedir. Anadolu Kürdistanı’nda kendi dışında başka bir siyasal öğenin egemenlik haklarını tanımaya yanaşmamaktadır. Öyle ki, Kürt özgürlükçülüğünün, askeri ve siyasi operasyonların durdurulması, İmralı düzeninin iyileştirilmesi, anadilde eğitim hakkı gibi en asgariye çekilmiş taleplerinin üzerine bile bir Dehak zalimliğiyle yürümekten bir an bile geri durmamaktadır.

 

Oysa Anadolu Kürdistanı, Kürt özgürlükçülüğünün esas örgütlenme ve siyasal odaklanma alanı ve varlığının temel dayanağıdır.

 

Bu durumda emperyalizm Kürt devriminin kopuşunu engellemek için ya onu askeri ve siyasi olarak bastırmak ya da AKP’yi gemlemek tercihiyle karşı karşıyadır. Emperyalizm ekseninde Kürt-Türk ittifakını gerçekleştirme sürecinin Türkiyeli komplikasyonlarını giderme işi her ne kadar ABD’nin politik maharetine kalmışsa da, Kürt özgürlükçülüğünün yüksek düzeyli bir varoluş ve özgürleşme savaşıyla karşılaşmaktansa AKP’ye yönelmesi rasyonel olandır, çünkü AKP dayatmalarının tam bir itaate dönüşmesi sadece sürecin üst belirleyeni olan ABD’ye bağımlılığının gereği olarak değil, aynı zamanda önümüzdeki yıla damgasını vuracak ekonomik krizi kendi başına göğüsleme gücünde olmamasından dolayı çok da ustalık gerektirmeyen bir gelişme olacaktır.

 

Kent yoksullarının krize tepkisi ve bu tepkinin cesaretlendireceği modernist ve laisist kentli orta sınıfların katılımıyla metropollerde yükselecek bir tür Arap baharı esintisinin keza batının demokratik koruması altında AKP iktidarını tehdit etmesinin önüne geçecek hamle, böyle giderse özellikle önümüzdeki baharla birlikte önünde durulamaz bir fırtınaya dönüşmesi kesin olan Kürt öfkesini dindirerek toplumsal muhalefetin arkasından çekecek ve sistemde iyileşmeler yapıldığını propaganda edebilecek bir politik süreçle mümkündür. Kürt halk ayaklanmasının, bu ayaklanmanın motivasyonuyla bir kez açığa çıktı mı neyi ne kadar kasıp kavuracağı belli olmayan proleter başkaldırıyla rezonansı emperyalizmin bir kez daha bölgesel hesaplarını ve hamlelerinin zamanlamasını gözden geçirmesini gerektiren ve kimbilir belki başka tarihsel süreçleri ihtimal dahiline sokan bir kaos olacağı ortadadır. Bunu ne uluslararası emperyalizm ne de bütün eğilimleriyle Türkiyeli oligarşi göze alabilir.

 

Devrimciler açısından emperyalist savaşın analizinin  önemi egemenler arası dengelerin yeniden nasıl  oluşturulacağı  değil emekçi sınıfların  geleceği itibariyledir. Bu nedenle, gelinen aşamada sömürgeciliğe karşı tutumunu aynı zamanda sömürü ilişkilerine de olan yönelimiyle bütünleştirmeyen, böylece toplumsal devrim programında eşitsizlikler barındıran Kürt devriminin emperyalizmin bölgesel yeni tasarımının kurgularını parçalayarak kendi tam iradesini onlara dayatan devrimci bir hat tutturma olasılığını ne yazık ki bütün bu gelişmeler içinde tartışamıyoruz. Komplo süreci sonrasında yeni paradigmalar üzerinden şekillenen yeni ideolojik ve siyasal çerçeve bölgesel devrimin doğrudan lokomotifi olma imkanından Kürt devrimini uzak tutmaktadır. Kürt özgürlükçülüğünün ulusal kurtuluşu toplumsal kurtuluşla bütünleştirmeyen siyasal ve ideolojik yapılanması, özellikle sömürgeci kuşatmanın yoğunlaşma koşullarında öne çıkmakta olan ulusal birlik gündemini bağımsız devrimci çizgisine engel haline getirmektedir. 30 yıllık bir savaşın halk ve kadrolarda yarattığı yorgunluk hali de, bu ideolojik ve siyasal tutuma yatkınlığı güçlendirmektedir. Gelişmelerin izin verdiği kadarıyla görünen o dur ki, Kürt devrimi yeniden paylaşımın sonuçları üzerinden açılacak bir alana bir ulusal birlik projesiyle ulaşmayı stratejik bir karar haline getirmiş durumdadır. Kürt özgürlükçülüğünün yeniden bir devrim odağı olarak yapılanması için belki yeniden paylaşımın bölgesel tektonik hareketliliğinin belli bir durulmaya geçmesini beklemek gerekecektir.

 

İpliklerin uçuş yönü böyle göstermekle birlikte, açıktır ki Kürt özgürlükçülüğünün, devrimci sosyalist mayalanması, asıl devindirici gücünü gerilla, kadın, gençlik gibi mülkiyet dışı sosyallikler üzerinden buluyor olması bugünkü zeminden daha öteye gitmesinin ön verilerini yapılanmasında saklı tutmasını  sağlamaktadır. Emperyalizmin AKP sömürgeciliğini gemleyememe ihtimali ya da yeniden paylaşımın farklı öznelerinin bölgede yaratabileceği kimi boşluklar bu saklı potansiyellerin daha özgür akışına imkan tanıyabilir. Kürt özgürlükçülüğü de bu emperyal hesaplaşmalar ortamında kendini güçlendirebilmek için bölgesel demokrasi güçleriyle bir dönemlerin BDGP’si gibi iktifaklar arayacağı  süreçlere yönelebilir. Kürt özgürlükçülüğünün üçüncü stratejik döneminin barış ve demokrasi karakterine göre Türkiye soluyla omluşturduğu Kongre Hareketi yapılanmasının dördüncü stratejik dönemin devrimci halk savaşına uygun muadili olarak çatılan devrimci savaş cephesi..

 

SONUÇ: TÜRKİYE DEVRİMİNİN DEVRİM ARAYIŞI

Oportunist Türkiye solu, Kürt devriminin devrimde tutunmasını kolaylaştırıcı siper yoldaşlığı yerine onu uluslararası dengelerde arayışlara mecbur eden uzak duruşuyla, bölgesel politik salınımlar içinde nasıl emperyalizme hizmet eden bir ihanete çızgisine oturduğunu artık daha iyi görebilmelidir. Bütün çabasına karşın, ne yazık ki, Türkiye devrimci hareketi de, bu dönemden  devrim çıkarmaya uygun mevzilenişleri sosyalist ortama egemen kılmakta başarılı olamamıştır. Oportunizmin koyuluğunu yırtamamamıştır. Ancak gelişmeler Türkiye’de devrime ve devrimciliğe karşı örgütlenen yasalcı oportunizmin aslında bir karşı devrim çizgisi olduğunu giderek artan bir düzeyde açığa çıkarmış durumdadır. Aydın Engin gibi sosyalist eskilerinin, liberallerin demokrasi programlarını devrimcilerin devrim programlarına karşı savunmak zorunda kalmaları ve kimi yasalcı sosyalistlerin dillerindeki devrimcileşme bunun göstergeleri olarak değerlendirilebilir.

 

Zaman devrimcileşiyor. Türkiye devrimci hareketinin bütün bu bölgesel kaos içinde henüz politik bir değeri olmaması doğru mevzilenme ve doğru taktikle kısa sürede bu düzeyleri yakalayamayacağı anlamına gelmez. Türkiye devrimci hareketinin birikimi kaybettiği bütün zamanı kısa sürede yakalayabileceği kadar zengindir ve tarihin rüzgarı devrimin yelkenlerini şişirmeye çok istekli esmektedir.

 

Bu kadar da değil, uluslararası proletaryanın potansiyel devrimselliği sanki tarihin elimize tutuşturduğu bir zaman bonusu gibidir; Emperyalizm, rölantiye alınmış gibi görünen önümüzdeki dönemi mali istihkamlarını sağlamlamak ve gelecek sıcak evrenin ön hazırlıklarını; Suriye, Filistin, Çaldİran(bölgesel Türk-Kürt ittifakı) hazırlıklarını tamamlamakla geçirmek zorundayken devrimin de kendi hazırlıklarını Devrimci Cephe’nin “Fırtına Konjonktürü” belirlemelerine göre ısrarla tamamlamaya yönelmesi kaçınılmaz bir devrimci görev  olarak ortaya çıkmaktadır, çünkü bütün aksi esinti olasılıklarına karşın uluslararası proletaryanın estireceği devrimci rüzgarın ülkede mutlaka karşılığı olunmalıdır.

Ali Efe

16 Ocak 2012

Behdinan

ROBOSKİ VE AKP SÖMÜRGECİLİĞİNİN NİTELİĞİ ÜZERİNE

Şöyle başlayalım;

AKP’nin Necdet Özel’i ordunun başına getirmesi deterministiktir.

Erdoğan- Özel partnerliği, Osmanlı köylüsünün iliğini kurutan mültezim hukukunun sömürgeci tekerrürüdür.

Mültezim, Osmanlı derebeyi hukukunda toprak işletme hakkını devlet adına geçici olarak üstlenmiş yerel derebeyin kendi zor gücüyle toprak üreticisini ve toprağı o gel geç zamanda soyabileceği kadar soyma rejimidir. Gel geç olmanın telaşını, korkusunu ve  saldırganlığını sarmalayan bir ahlaksızlık, toplum düşmanlığı rejimidir.

Erdoğan, yeni Türk burjuvazisinin tefeci bezirgan geçmişli kesimlerinin kurmayı ise, TC’nin kırda ve Kürdistan’daki terörünün kurmayı olan Özel,  Anadolu köylüsüne, bir sepet yumurta da olsa haracını  almadan huzur vermeyen jandarma’dır.

Değişik asker sınıfları arasında da kabul gördüğü üzere köylünün jandarmayı ünlendirişi “yumurtacı”dır.

Askeri değeri “yumurtacı” olanın savaş ahlakı “kimyasalcı”lık olur, sivil halkı bombalayacak kahpelik olur.

 

xxx

 

Buna rağmen, Erdoğan’ın saldırganlığındaki her yeni ivme küçükburjuva liberalleri korku dolu bir şaşkınlığa uğratıyor.

Şaşkınlıklarına şaşırmamak gerekiyor çünkü bugünün Türkiyesinde liberal, çaresiz ve sefil kimliğiyle nefes alabileceği boşlukları sadece Erdoğan’ın iyice daralmış merhamet aralıklarında bulabileceğini sanandır.

Kendileri açısından trajik ve travmatik sonuçları olan bir sanrı.

Oysa Erdoğan’ın saldırganlığı daha o saldırgan olmadan ve saldırgan olmayacağına dair yeminler ederken tarihsel determinizmin ışığında çırılçıplak görülebilir bir gerçekti.

 

Yeri geldikçe hep açıklamaya çalıştık. Bir kez daha söyleyelim:

Erdoğan’ın saldırganlığı onun temsilcisi olduğu sermaye sınıfının politik gereğidir.

AKP, bugüne kadar Türkiye’nin geleneksel finans kapitalizmine yedeklenmiş Anadolu tefeci-bezirganlığının, neo liberal konjonktürün bölgesel saldırganlığına uygun sınıfsal karakteri itibariyle uluslararası emperyalizm tarafından  öne çıkartılarak yeniden şekillendirilmiş haliyle, yeni Türk burjuvazisinin temsilcisidir.

Devletçi cumhuriyet kapitalizminin baskın ilişkileri altındaki yüzyıllık yaşamından  emperyalist merkezlerin, yürü ya kulum, demesiyle en beklenmedik şekilde çıkıp bütün iktidar güçlerini bir anda elinde bulan yeni Türk burjuvazisi şimdi bu egemenliğin eline geldiği gibi bir anda elinden gitmesinin korkusuyla 7bin yıllık bezirgan tecrübesinin yol göstericiliğinde kendini küresel sistem içinde kalıcı kılacak politikaların arayışındadır. Efendisine stratejik itaatinin altında kendi varlığını güvenceleyecek göreli özerklik alanları inşa etmek, olanı genişletmek gayretindedir.

 

Yeni Türk burjuvazisi için, 2002’de uluslararası emperyalizmin verdiği egemenlik yetkisini kalıcılaştırma stratejisinin temel hamlesi 2010 referandumu olmuştur.

 

Yeni Türk burjuvazisi, emperyalizmin kurtlar sofrasında kendi iktisadi ve siyasi varlığına  güvenceyi bölgesel güç statüsü elde etmekte gördü. Uluslararası sermayeye, küresel konjonktürün bölgeye yığılmasının yol açtığı uygun koşullarda, kendi göreli özerklik alanlarını dayatarak elde edilebilecek böyle bir statünün ön koşulu Türkiye içindeki egemenliğin sağlama alınmasıydı.

Referandum, yeni Türk burjuvazisine, oligarşi içi dengelerden sıyrılmanın ve  mutlak egemenliğinin kapılarını açtı. Bütün “demokratik” görünümüyle referandum, aslında tefeci bezirganlığın, ortaçağ düzeyindeki bir bilinçle oy deposu halinde taşlaştırıp bugüne kadar finans kapitalizme destek kıldığı orta Anadolu merkezli küçük mülkiyet gericiliğini artık kendi iktidarı için istihdam etmesine imkan veriyordu.

Devrimci Cephe’de bu hamlenin stratejik değeri, hem gelişimin sömürge faşizmine uygun niteliği itibariyle  Türkiyeli 12 Eylül darbesi, hem de geçiş toplumlarında ara sınıfların siyasal egemenliklerinin yarattığı çaprazlıkların kadim tezahürlerinden biri olarak değerlendirilmesi üzerinden  Bonapart’ın 18. Brumeri gibi tarihsel momentlere atıfla konu, “Erdoğan’ın 12 Eylül’ü” adıyla işlenmişti. Bizim konuya bindirdiğimiz bu tarihsel anlam yükünü en iyi cemaat sözcüsü Gülerce’nin satırlarından okumak mümkündür.

Yıl sonu değerlendirmesinde, 2011’in en önemli olayını “12 Eylül 2010’daki referandumun rüzgarı” olarak gören ve orada da kalmayarak “bunun 2012’ye de damgasını vuracak bir hamle” olduğunu söyleyen Gülerce’nin satırları (3012/Zaman) Referandum hamlesinin yeni Türk burjuvazisi için ne denli kritik bir “ölüm parandesi” olduğunu bize göstermektedir.

Üzerinden geçen zaman içinde yeni Türk burjuvazisinin Referandum’da elde ettiği yetkiyi yargı, ordu, medya vb.. üzerindeki hakimiyetlere dönüştürmesi referandum’un önemini herkesin artık kolayca görebildiği bir seçikliğe kavuşturmasına karşın bizim bu konu üzerindeki ısrarlı duruşumuz, referandum sürecinin tarihsel manasını kavrayamayanların politik eksikliklerinin bugün daha somut görülebilmesi gibi tali sonuçlarından ziyade Türkiyeli siyasetin sınıf temelini anlamaktaki kabızlığın giderek daha tehlikeli siyasal sonuçlara yol açmaya devam ediyor olmasından  kaynaklıdır.

AKP iktidarını ve Erdoğan yönetimini Türkiye kapitalizminin gelişmesinin kendi iç dinamikleri itibariyle yerli yerine oturtamayanlar, sınıf körlükleri nedeniyle hem sürecin içermediği beklentileri propaganda ederek  yığınların direniş güçlerinde çözülmelere yol açmaktadırlar hem de bu yolla düşmana karşı oluşturulan mevzilenmelerin güçlendirilmesinin önüne geçerek düşman saldırıları karşısında zaaf yaratıcı olmaktadırlar. Daha 70’lerin başlarında, Viranşehirli kaçakçıların jandarma tarafından kurşuna dizilmesine İstanbul’da yüzbinlik çatışmalı protestolarla cevap verebilen Türkiye solunun Roboski karşısında “diplomatik” düzeyi geçemeyen tepkisi kahredici olmalıdır.

Verili durum itibariyle,  Kürt ve Türk liberalleriyle Türkiye solcularının Haziran seçimleriyle yoğunlaşan demokrasi ve çözüm beklentileri AKP saldırganlığıyla cevaplanınca bu kesimlerde korku ve telaş dolu bir çaresizlik hali iyice yükselmiş durumdadır.

Kimilerinin “devrimci parlamentarizm” (V.Sarısözen/110411) diye tanımladığı  süreç asıl karakterini ağır bombardımanlara ve büyük çaplı gerilla savaşlarıyla kırlarda, küçük çaplı devrimci eylemlerle ve geniş kapsamlı tutuklamalarla  kentlerde gösterince, beklentilerindeki bu ters tecellinin nedenlerini  anlamak için  kimileri de sınıf pusulasını değil ampirizmin kestirmeci usturasını (F.Koç/221011,sendika.org) kullanmayı önerir hale düştü. Bütün bunlar göstermektedir ki, önümüzdeki süreç liberallerin ve oportunistlerin etkilerinden güçlü bir şekilde yalıtılmalıdır, çünkü artık yukarıda da söylediğimiz gibi yanlış hamlelerin tölere edilemeyeceği bir döneme girilmektedir.

Bu nedenle gündemin gerektirdiği her fırsatta açıkladığımız AKP’nin sömürgeci saldırganlığının sınıfsal zorunluluklarını burada bir kez daha yinelemek tekrardan sayılmamalıdır.

 

Geleneksel finans kapitalin örgütü olarak TÜSİAD ile yeni Türk burjuvazisinin örgütü olarak MÜSİAD’ın Kürt sorunun çözümüne ilişkin yaklaşım farklılıkları Türk sermaye sınıflarının yapısal farklılıklarının bölgesel ve küresel gerilimlere dolayımıdır.

Geleneksel finans kapitalizm  sermaye ve pazar yapılanması itibariyle Kürdistan’da artık yeni sömürgeci bir düzene geçebilecek birikime sahipliği üzerinden  Kürt özgürlükçülüğünün ulusal taleplerine belirli bir uyumla yaklaşırken bütün iktisadi ve siyasal varlığını islam coğrafyasına açılarak orada kendi yeniden birikim koşullarını bulabileceği düşünen yeni Türk burjuvazisi  Kürdistan’ı kendine sömürge tutmak zorunda olduğunu biliyor.

Mart 2009 yerel seçimleri, Eylül 2010 referandumu ve Haziran 2011 genel seçimleri kesinlikle göstermiştir ki, ilk demokratik gelişmenin hemen ertesinde Anadolu Kürdistan’ının pazar hakimiyeti Kürt özgürlükçülüğü ile birlikte akan Kürt burjuvazisinin eline geçecektir.

AKP’nin sömürgeci saldırganlığındaki kaçınılmazlık kendini en çok Suriye politikasının son dalgalanmalarında açığa vurdu. “Kardeşim” edebiyatından sonra geçilen savaş pozisyonundan değil, sonrasında emperyalistlerin çektikleri elçilerini geri göndermesine karşın Türkiye’nin kendi savaş pozisyonundan hala çıkamamasından bahsediyoruz. AKP’nin Suriye savaşına angaje olmasının en önemli nedeni emperyalizmin desteğinde bölgesel sömürgeci amaçlarını içine gizleyebileceği bir büyük savaş ortamı yaratacak olmasından dolayı idi. Ama en azından şimdilik kaydıyla Suriye savaşındaki ertelemeye karşın Erdoğan’ın savaş pozisyonundan çıkamaması esas olarak Anadolu Kürdistanı’ndaki Kürt ulusal burjuvazisinin ideolojik ve siyasal hakimiyetini tasfiye programı nedeniyledir.

 

Buradan Roboski katliamının siyasal anlamına ulaşmak artık kolaydır.

Roboski katliamı tam da KCK’nin saptadığı gibi AKP’nin kasıtlı, amaçlı bir eylemidir. TC’nin, bölgesel zorbalığını her şeyin üzerinde meşrulaştırmasının bir hamlesidir.

AKP, bir taraftan  yeniden çözüm zemininin ısıtılmaya çalışıldığı bir dönemde gerçekleştirdiği Roboski katliamıyla, hem TC’nin bu alandaki sömürgeci egemenliğine hayasız bir vurgu yaparak kendi pozisyonunu deklere etmiş, hem de   Barzani’ye Arap’tan kaçmanın bedeli olarak bu egemenliğin ön kabulünü dayatmış olmaktadır.

 

Bölgesel gündemin yoğunluğundan sanki pek fark edilmedi ama geçtiğimiz aylarda AKP’nin bölgesel denklemde Kürt meselesinde ideolojik ve siyasal olarak yaklaşımını tarif etmesi açısından Erdoğan önemli bir konuşma yaptı. Konuşma AKP Bitlis İl Gençlik Kolları Kongresi’nde yapıldı. Bu toplantının , bir gençlik kongresi olmaktan öte Erdoğan’ın sunuşu için özellikle organize edildiğini yaş ortalaması 40 civarında olan katılımcılarından kolaylıkla anlamak mümkündü. Sarkozy’yle Kanuni üzerinden tartışmanın gösterdiği gibi yeni Osmanlıcı ideolojinin bir vurgusu olarak herhangi bir konudaki konum ve tutumunu Osmanlı tarihinden referanslarla güçlendirmeye özen gösteren  Erdoğan’ın  konuşması için özellikle bu toplantıyı seçmesindeki esas nedenin Bitlis kimliğinin Kürt-Türk ittifakında taşıdığı özel anlam gereği olduğu açıktır.

Bitlis referansı üzerinden tarihsel bir tekrar olarak, Erdoğan, Kürt sorunun siyasal çözüm zeminini ideolojik çerçevesiyle buluşturarak bütünlüklü bir tarif altında topladı; Kürt  ve Türk’lerin birliği islam ideolojisi altında ve AKP siyasallığı altında gerçekleştirilmektedir. Bunun dışında birlik ve çözüm zeminlerinin aranmasına gerek yoktur. Bu yaklaşımın bölgedeki Amerikancı çözümün sözcülerinden biri olarak Çandar’ın TESEV raporunda belirttiği Kürt sorunu tanımına ve çözüm yöntemine bir cevap olduğu açıktır. Bilindiği gibi Çandar, en son olarak TESEV raporunda , Kürt sorununu, Kürt halkının ulusal haklarının temsilinde öncü öge olması itibariyle  PKK sorunu olması ve bu nedenle çözümün –hangi düzeyde olursa olsun- mutlaka PKK ile birlikte oluşturulması gerektiği çerçevesinde projelendirmişti.

Çözüm, kimin ne alıp verdiğine bakmaksızın hangi düzeyde olursa olsundur, çünkü küresel bölgesel gerilimin stratejik kavşağı açısından belirleyici olan Amerika’nın İran’a karşı mevzilenmesi açısından gereken Çaldİran hattının sorunsuz ve istikrarlı dizilişidir. Yeni Türk burjuvazisinin, arka planında varoluşunun gelecek güvencelerini arayan bölgesel tezi ise özellikle Kürt özgürlükçülüğü ideolojik ve siyasal olarak tasfiye edildiği oranda bölgeyi kendi islamcı ideolojisi altında ve siyasal egemenliği koşullarında aynı amaçla düzenlemenin mümkün olduğu üzerinedir. Bu dönemdeki temel çabası bu imkanı,  Kürt özgürlükçülüğünün egemenliğinde kurumlaşmış siyasal düzlemi askeri ve sivil operasyonlarla reset ederek emperyalist güçlere göstermek, kabul ettirmek ve hatta politik olarak Roboski türü katliamlarla dayatmaktır.

 

Liberaller ve küçükburjuva solu artık görmelidirki, AKP’nin geleneksel TC yapılanması ile çatışmasının sınıfsal gerekleri Kürt halkının ulusal ve toplumsal beklentilerine doğrudan ve esas olarak uzanım verecek nitelikte değildir, ve dahi Türkiye emekçi sınıflarının.. çünkü, AKP, neo liberal konjonktürün bir gereği olarak bölgenin siyasal yeni yapılanmasında emperyalizme yatakçılık yaparken aynı zamanda kendisinin de modern tarihin bölgede parçalamakta olduğu kadim tarihe bir öge olduğu bilinciyle bu tarihsel süreçten tasfiye olmadan çıkabilmek için ara düzeylerde varolmanın koşullarını aramaktadır.  Nihai olarak bezirgan sermayenin modern sermayeye dönüşmesinin tarihsel koşullarının yokluğunu bilmesi için kasaba eşrafının Marx’ı okumasına ihtiyacı yoktur. Hoş, bizde okumuş solcular da bunu pek bilmezler ya, geçelim.. Eşitsiz gelişim içinde ve bu eşitsizliğin sermayenin küreselleşmesinde artık sorun yaratmakta olan kimi sonuçlarının aşılması için antikitenin moderniteye taşınması, eklemlenme süreçlerinin zor diyalektiği üzerinden inşasını gerektirir. Uluslararası modern sermayenin ulaştığı teknoloji, pazar ve rekabet gelişkinliği içinde ,hadi otomobil yapalım, hadi uçak yapalım’la kadim sermayenin modern sermaye düzenine geçmesi mümkün değildir. Yani AKP, kendisinin de bir aktörü olduğu bu tarihsel sürecin aynı zamanda kendi varlık koşullarını da aşındıran karakterinin farkında olarak, üzerinde durduğu oynak siyasal zeminin salınım ve esnemelerinde ayakta kalmasını sağlayacak payandaları devlet, toplum ve coğrafya üzerinde inşa etmenin sürecini zorlamaktadır.

Haziran seçimleri sonrasındaki şiddet eskalasyonunun da, bunun bu aşamada vardığı yer olarak Roboski katliamının da nedeni  gerici ve sömürgeci yeni Türk burjuvazisinin kendi varlığını güvencelemek için yöneldiği tarihsel zorunluluklarıdır. Keyfi ya da olmasa da olurdu, denebilecek öznellikteki yönelimler değildir. Görüşmelerin kesilmesi, protokollerin inkarı, Van’ın insansızlaştırılması ve “kökünü kurutma” söylemleriyle kendini iyice tasarlanmış bir yaklaşımın istikrarlı bir uygulaması olarak gösteren sömürgeci politikanın Roboski katliamına ulaşması şaşırtıcı değildir.  KCK operasyonlarıyla hedeflenen “siyasal soykırım”ın etkisiz kaldığı yerde etnik kırıma sıçramasının önünde engel yoktu.  Bütün bunlara karşın, AKP saldırganlığı karşısında hala “neden” diye sormak, hala “neden Temmuz’dan sonra süreç sertleşti?”,  “neden Roboski oldu” diye sormak sadece sürece cevap olacak tutumlardan kaçmanın, bu saldırganlık içinde uzlaşacak bir şeyler aramanın ifadesi olmaktır, başka bir anlamı yoktur.

Roboski sonrasında, bu politik dönemin geçiciliği üzerinden biraz daha sabır ve diş sıkmayı vazeden liberal ve oportunist söylemler artık hiçbir masumiyet taşımaksızın sadece  AKP iktidarını ve siyasal varoluşunu güçlendiren işbirlikçi ihanet çizgileri olarak anılacaklardır. AKP insiyatifindeki bir yakın gelecek, Kayseri usulü hazırlanmış demokrasi paketlerine karşın en iyi ihtimalle sömürge faşizminin sömürge demokrasisi yüzüyle daha katı kurumlaşmalarından başka bir şey getirmeyecektir.  Elbette ceteris paribus..

 

Çünkü;

AKP’nin ve onunla aynı soydan bölgesel gericiliklerin kendilerini korumak adına yarattıkları boşluklar bütün ezici görünümüne karşın emperyalist kürenin kırılganlığını da artırıcı olmaktadır. Oportunizmin ve liberallerin geri kaçmayı ve teslimiyeti öğütleyen bütün sinik duruşlarına karşın devrim ülkede AKP’yi, bölgede işbirlikçi islamı emperyalizmin aşili olarak değerlendirmeyi bilenlerin işi olacaktır.

Ali Efe

6 Ocak 2012

Behdinan

 

 

ERDOĞAN’ın 12 EYLÜL’ü

 

 

Bazı ülkelerin tarihsel ve sosyal arkaplanı, oralarda sınıf mücadelelerinin sınıflara ait netlikler ve doğrudan uzanımlar doğrultusunda geçmesine elvermez. Bugünün sınıf ilişkilerini algılayabilmek için eksikli de olsa da şöyle bir tarihsel sıfır noktası oluşturmak algıyı kolaylaştırabilir: Burjuvazinin kendi iktidarını devrimci yollardan oluşturamadığı ülkelerde modern sınıfların mücadelelerine ait görüntüler tamamlanamamış tarihsel arkaplanların gölgesinde öyle flulaşır, sınıflar öyle sadece kendine ait olamayan zeminlerde hareket eder ve öyle düz olmayan çizgiler izlerler ki, klasik tarzda kapitalizme geçen ülkelerde sadece ara dönem olarak yaşanabilen tarihsel grilikler, devrimci tarzda kapitalizme geçememiş ülkelerde uzun süreçlere tekabül eder. Böyle ülkelerde sınıfların çıkarlarıyla sınıf tutumları arasındaki açı, çıkarların genel ifadesiyle bunların politik doğrudanlıkları arasındaki düzey farklılıkları, aralarındaki organik uzanımları neredeyse görünmez kılacak büyüklüktedir. Sınıf ve zümrelerin momentteki davranışlarının bağlamlarını doğru kurabilmek için onları uzun tarihsel evrelerde izlemek ve momentleri kendi tarihsellikleri içinde kavrayabilmek gereklidir. Böylesi kül rengi tarihsel dönemlerde bizi gerçeğe ulaştıracak görüş gücü, Engels’in belirttiği gibi, marksist tarih bilgisi ve bilincinden gelecektir.

 

Türkiye burjuvazisinin Osmanlı derebeyliğinden çıkışı, zayıf ve gelişmemişliğinden ötürü ancak başta seyfiye (kılıçlılar-ordu) olmak üzere devlet sınıflarının devleti kurtarma devrimciliğiyle gerçekleşebilmiş ve bu kavruk burjuvazi sosyo-politik zemindeki egemenliğini gene ancak kadim tefeci bezirgânlıkla ittifakı sayesinde kalıcılaştırabilmiştir. Bu, klasik ya da devrimci tarzda olmayan bir kapitalistleşme tarihidir.

Bu gelişim, bir yandan, egemen blok içinde organikleşen yapısal ve gelenekcil öğeler itibariyle, hegemonya mücadelesinde net görüntüler almamızı ve olanı biteni duruca kavramamızı zorlaştıran daimi bir efekt etkisi gösterirken, diğer yandan, keza kadim tarihten miras alınan devlete biatçı kültür ve geri kapitalizmin yol verdiği bezirgan ve küçük mülkiyetçi ilişkilerin kuşattığı kolektif aksiyon güçleri itibariyle, halk sınıflarının sisteme muhalefetlerindeki düşük profile ve bu bağlamı bir türlü bilince çıkartmamızın sonucu olarak da büyük çabalara karşın devrimi bir türlü örgütleyememize yol açar.

Türkiye bir süredir referandum süreci yaşıyor. Toplumun bütün sınıflarının, hem de iç kümeleriyle birlikte hareketlendiği bu süreçte, devrim, hiç değilse kendi sıkıntılarını anlamasına, daha doğru pozisyonlar almasına imkân sağlayacak sonuçlar çıkarabilme yeteneğini gösterebilmelidir.

Belki bu beceri sayesinde, Castro’nun, artık iyice yaklaşmakta olduğunu olanca gücüyle uyardığı batı-İran savaşını neredeyse kaderci bir kayıtsızlıkla bekleyen, metafizik bir bilinç krampıyla üzerine tartışmaya bile gelmeyen devrimci hareketin, her şeye rağmen krizden bir devrim çıkaracak gücü olabileceğine dair umutlarımızı korumamız mümkün olabilecektir.

xxx

Yaşadıkları sefalet ve sistem tıkanıklıkları üzerinden geleneksel burjuva partilerinin denenmişliklerinin halkı yeni arayışlara yöneltmesiyle Amerika’nın bölgeyi yeniden yapılandırma niyetinin üst üste gelmesi AKP’yi, daha milletvekili olmadan Oval Ofis’te kabulü de Erdoğan’ı Büyük Ortadoğu projesinin bölgesel öğeleri olarak öne çıkardı. AKP’nin 2006’ya kadar süren ilk döneminde, Amerika’nın ihtiyacı olan yeni İslamcı ittifak merkezi bağlamında “model ortaklık” biçimlendirmeleri ve içerde, Özal’ın ANAP’ı gibi, sürpriz bir çıkış yapan yeni siyasal yapılanmanın “muhafazakâr demokratlık” tanımlı merkez parti olarak kendini sisteme benimsetme süreci yaşandı. Uluslararası emperyalizm Obama’nın seçilmesiyle BOP sürecinin yönetimini ABD hegemonyasından transatlantik ittifaka geçirip neo-conları geriletince, AKP’nin önü iyice açıldı. Emperyalizmin bölgesel yeniden yapılanmanın bir gereği olarak gördüğü şekliyle TC’yi ılımlı islam ve devletçi Kürtle yeniden yapılandırmasına direnç gösteren geleneksel devletçi eğilimler Ergenekon davaları ile bastırılınca, AKP’yi ülke içinde dengeleyebilecek siyasal bir güç kalmadı. Bu dönem, emperyalizmin tarihinin en önemli krizlerinden birini yaşamasına denk geldi ve uluslararası sistem genişleme ve yeniden paylaşım projelerinden ziyade dikkatini krizi aşmaya ve yeni finans dengelerini oluşturmaya yoğunlaştırdı. Bölgesel kontrolün az çok gevşemesi AKP’ye, o ana kadar edindiği bütün avantajlarla kendine ait bir egemenlik alanı ve statüsü oluşturma imkânı verdi.

Üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra oluşmasına karşın AKP’nin şekillenme sürecinin 12 Eylül’le başladığını söylemek yanlış olmaz. Sermaye ihracını güvenceleyecek şekilde geri ülke sermayelerinin uluslararası pazara göre yeniden düzenlemesini dayatan emperyalist yeni birikim modelinin bir gereği olarak 12 Eylül, kendinden önceki diğer darbe süreçlerinden farklı olarak, geleneksel finans kapitalin krizini düşman kardeşi tefeci bezirgânlığın birikimini doğrudan ona aktararak değil, yeni birikim modeline uygun yeni finans kapital + kodaman tefeci bezirgânlık ittifakını kurarak şekillendirdi. Osmanlının devletleşme geleneklerinin cumhuriyet kapitalizmine taşınmasının yol açtığı devlet sınıfları-tefeci bezirgânlık çelişkisi, emperyalizmin kontrolünde ilk kez tefeci bezirgânlığın doğrudan egemen blok içine çekilmesi sürecini başlattı. Bu sürecin siyasal şekillenmesi ANAP oldu. Ardından, tıpkı bugünkü uluslararası süreç gibi, Amerika tarafından zorlanan hegemonik süreçlerden daha yumuşak denge arayışlarına geçiş ANAP’ın çözülmesine, geleneksel partilerin yeniden iktidar olmalarına yol açtı. Ama artık hiçbir siyasal süreç tefeci bezirgânlığın egemen bloktan dışlanmasını gündeme getiremiyordu. Ne zaman ki uluslararası islam sermayesini ülke pazarlarına akıtan tefeci bezirgânlık oldukça semirip kendi içinden finans kapitale rekabet edecek kodaman merkezileşmeler yarattı, bu sermayenin birikim kanallarını tıkamak ve siyasal ağırlığını bastırmak üzere Türkiye’nin geleneksel çarkları işledi ve 28 Şubat oldu.

Bundan sonrası, esas olarak yeni bir yeniden paylaşım sürecini Balkanlardan başlayarak şekillendiren emperyalizmin ayaklarını bölge sularına bu kez yeniden sömürgeci bir tarzda değdirmesiyle belirlendi. İran’ın hemen yanı başında konumlu, aynı zamanda yeni ve hırpalanmamış bir işbirlikçi İslami kimliğiyle emperyalizmin bölgesel politikaları açısından biçilmiş kaftan olan AKP, 12 Eylül’le birlikte sermaye yapılanmasını egemen sisteme organikleştiren tefeci bezirgânlığın bundan böyle doğrudan siyasal hegemonyayı zorlayacağı yeni sürecin siyasal aygıtı olarak ortaya çıktı. Emperyalizmin bölgesel hovardalıklarına bir yosma gönüllülüğü içinde kapaklandığı için, karşıtlarının Anayasa Mahkemesi üzerinden kapatma kararları, 27 Nisan ve cumhuriyet mitingleri gibi hamlelerine karşın her çatışmadan üstün çıkmayı başardı ama efendisini zora düşürdüğü 1 Mart tezkeresinin sicil bozukluğunu asla düzeltemedi.

Aşağı yukarı, W. Bush’un ikinci döneminin ikinci yarısından itibaren emperyalist sistemin bir yandan mortgage sarsıntılarıyla kendini iyiden iyiye duyurmaya başlayan krize tedbir alabilmek, diğer yandan da Irak’taki başarısızlıkları aşmak açısından siyasal bağlaşıklıklar üzerinde yeni planlamalar yapmak zorunda kalışıyla birlikte Ortadoğu’da başlayan kontrol gevşekliği, o ana kadar arkasına aldığı konjonktür rüzgârlarıyla kendine güvenini pekiştiren AKP’ye daha doğrudan ve kendine ait programlar peşinde koşma cesareti kazandırdı. Ama gözlemin burasında, AKP’nin kendi hegemonyasını oluşturma hamlesini salt uluslararası ve yerel sınıf mücadeleleri düzleminin özel bir kesiti olarak ele almak, bu gelişmede özel olarak Erdoğan faktörünü atlamak konuyu biraz eksik kavramak olacaktır. Marksizmin saptaması açıktır: Tarihteki kişi rolü, ancak kendilerine verili olan koşullar çerçevesindedir. Bu saptama itibariyle, olayları kavramada daha ziyade verili koşulları anlama çabamız bu koşulları işleyip ilerletecek kişi kalitesini, potansiyel nesnelliğin realizasyonunda öznelliğin katkısını görmemizi engellememelidir. AKP’nin bu kadar atak olmasında ve karşısına çıkan engellerin üzerine öncellerinden daha kararlıca yürümesinde Erdoğan’ın lümpen kültürü ve tarzının da ağırlıklı bir etkisi vardır. Kadim ticaret yollarının barbar kılıcı ile açıldığını bilen 7 bin yıllık kültürün, bezirgânlığın kendi iç yapısına ve gündelik hayatına Fethullah Gülen’in Eşrefpaşa deneyimiyle taşındığını biliyoruz. Eşrefpaşa deneyimi, sinik bir toplumda göreli bir diklenmeyi, dayatıcı bir tarzı taşıyan “bitirim” kimliğinin, sonrasında çıkar ağlarına dahil edilmesine karşın öncesinde ideolojik temelde örgütlenmesidir. Pratik çatışmaların en yoğun olduğu bir kentte pişen Kasımpaşa’lı Erdoğan, belki de Eşrefpaşa deneyiminin en başarılı sonucu olmuştur.

Konjonktür esintileri böyle bir lümpen önderlikle birleşince, iktidar nimetleriyle iyice palazlanıp artık “Anadolu sermayesi” haline dönüşmüş kodaman tefeci bezirgânlığın 700 yıldır bastırılan gerici öfkesi, bütün tarihsel birikimiyle kendini açığa vurmaya başladı. İçerde, o güne kadar finans kapitalin hizmetine sunduğu hacıağa-eşraf örgütlenmesini tümüyle doğrudan kendi iktidarı için seferber edince, yıllarca Türkiye’yi yönetmiş geleneksel finans kapitalin bütün partileri çöktü, bir tek devlet partisi CHP az çok ayakta kalmayı başardı. Dışarıda, bölgesel yeniden paylaşımda kendisini temel öğelerden biri addetmenin gereği olarak, 7 bin yıllık geçmişinin izleri üzerinden kendine göre bir egemenlik modeli oluşturmaya yöneldi. Onlar bunu el altından “yeni Osmanlılık” olarak adlandırdılar ve başlangıçta emperyalizmin az çok icazetini aldılar. Ama özellikle ikinci iktidar dönemlerinde işler biraz ters gitmeye başladı: İçerde, Ergenekon iddiaları üzerinden karşıtlarını sindirmede en ölçüsüzce kullandığı bezirgan yöntemlerdeki tıkanmalar, toplumun etnik, etik, dinsel bütün ihtiyaçlarını pazarlayan “açılım” tüccarlığında yaşanan iflaslar, en şişkin ve sisteme en entegre haliyle de olsa tefeci bezirgânlığın Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal şekillenmesindeki sınırlarını göstermeye başladı. Dışarıda, komşularla sıfır sorunlu yeni Osmanlıcılığın Erdoğan’a yüklenen padişahlık, peygamberlik payeleriyle Davos’ta, Tahran’da, BM’deki ayak izleri uluslararası sistemi rahatsız edince, 1Mart’ta açılan dosya bir kez daha işleme sokuldu, adı “eksen kayması” kondu.

Bu karşıtlıkların sadece Erdoğan’ı ve AKP’yi kuşatmakla kalmadığı, aynı zamanda onları iktidara taşıyan yeni Türk burjuvazisine dönüşmüş en iri kesimleriyle kadim sermaye tabanında da önemli bir ürküntü yaratmakta olduğu artık kolayca gözlenebilecek bir durum halini almıştır. Örneğin, geçtiğimiz Nisan ayında Erdoğan’ın verdiği rakamla 1 milyon 600 bin üyesiyle tüccar sermayenin en geniş taban örgütü durumundaki TOBB başkanının adının Ergenekon’la anılmaya başlaması ve Erdoğan’ın doğrudan TOBB üzerinde baskı kuracağını açıklaması üzerine yükselen tartışmalar tipik bir “sınıf ile siyasi temsilcileri arasındaki ayrım” örneğiydi. Ardından, Baykal’ın kaset olayı sonrasında Gülen’in CHP’yi de öne çıkaran tavrı cemaat sermayesinin gelişmelerden rahatsız olduğunun ve olası bir altüstlükte sığınacak yeni limanlara angajmanlar yaptığının işaretleri oldu. Marks’ın dediği gibi, ticaret burjuvazisinin kendi siyasal temsilcileriyle kopuşu daha keskin olur, çünkü onlar için mühim olan ticarettir ve temsilcilerinin siyasal faaliyetlerine ilkesel bağlılığı gibi, onları yeni ticaret limanlarına açılmaktan engelleyecek hiçbir onursal, ahlaki, ideolojik bağımlılıkları yoktur.

İslamcı burjuvazi, kılıcı köreleni terk edip kendine başka efendiler arayan tarihsel refleksleri gereği, kendisine oldukça yol aldırmasına karşın geleceği giderek riske etmesinden dolayı doğrudan lümpen önderini de tartışmaya başlamıştı. Konunun bugünlerde yeniden alevlenmesinden çok önce ve tam da TOBB tartışmaları sırasında, F.Koru, daha ılımlı tarzıyla Erdoğan’a alternatif görülen Gül’ün cumhurbaşkanlığı süresinin 2014’e kadar süreceğini Gül adına köşesinden (20.04) ilan etmişti bile. Burjuva siyasi analizcilerce Amerikan ve İngiliz siyasal merkezleriyle yakınlığı ifade edilen Gül’ün,  bu merkezler açısından güven verici gelişmeler sağlanmadıkça, yerini daha kuşkulu bulunan Erdoğan’a kolay kolay bırakacağı düşünülemezdi. Ve nihayet, cemaat entelijensiyasında önderlik karakteri analizleri üzerinden yürütülen Ebu Zerr tartışmaları… İlk müslümanlardan Ebu Zerr üzerinden yürütülen bu tartışmalarda “agresif, bireysel ve aceleci” tarza açılan itirazlarda Erdoğan’ın lümpen önderlik yöntemlerinin üstü örtük bir eleştirisini görmek mümkündür. Uzatmanın gereği yok, bütün tarihi boyunca tâbi, sinik bir sınıf karakteri gösteren bezirgân sermayenin elde ettiği egemenlik haklarından artık kendisinin de korkmaya başladığı ve hızla yerel ve uluslararası finans kapitale yedekleneceği asli yerine çekilmek üzere aportta beklediği açıktır.

Ayaklarının altındaki zeminde ciddi kaymalar olduğunu gören Erdoğan ve AKP’nin bütün hesaplarını, başkanlık sistemine dönüştürülmüş cumhurbaşkanlığı üzerinden yürütme gücünü daha uzun yıllar ellerinde bulundurmak üzerine yaptıkları, son dönem tartışmalarında iyice açığa çıktı. En güvendikleri silahları, Kıvılcımlı’nın acenta, eşraf, hacıağa ağıyla en ücra kasaba ve köylere kadar yayılarak halkı “oy davarı” haline getirdiğini belirttiği tefeci-bezirgân örgütlenmeydi. Ama keza binlerce yıllık sınangılı bezirgân akıl, kazanç garantisi olmayan hiçbir riskli işe girmeme üzerine kuruluydu.

Erdoğan ve AKP, başkanlıkla güvence altına alınabilecek yeni bir iktidar yürüyüşü için güçlerini test etmenin yöntemi olarak referandumu gündeme getirdiler. Eğer güçlü bir destek bulurlarsa bunu seçime, oradan da başkanlığa taşıyabilecekler, yok işler iyi gitmedi, yeni dengeler kurarak geri çekilecekler. Aslında YAŞ süreci bu taktik hesabın bütün unsurlarını gözleyebilmemize imkân veren kondanse bir örnek oluşturdu: Bir yandan güç dayatması yapılırken, diğer yandan karşı dayatmada tereddütsüz geri çekilme, bir zafer propagandası görselliği altında gerçekleştirildi. Ve son olarak Erdoğan’ın kendi siyasal tarihini 2011’e endekslemesi, bu iki ucu açık siyasal paranteze göre dillendirildi.

Son tahlilde, ne ağırlıklı olarak reel üretim düzleminin dışında ve esas olarak dolaşım süreçlerine yerleşik yapısıyla ekonomi-politik düzeyde verili üretim ilişkilerine hegemonyal bir dayatma imkânına sahip olamayan yeni Türk burjuvazisi ve onun arkaplanını oluşturan kadim sermaye, finans kapitalizme tarihsel tâbiyetin dışına çıkma gücüne sahiptir, ne de bu ülkede “karakolda söyler, mahkemede şaşar” minvalince statüko zoruna biat kültürüyle yoğrulmuş yarı köylü mahalle bitirimliğinin direnç maddesi, dönüştürücü bir kararlılığa öznel zemin yaratabilir.

Bu maddeden ne Hamas çıkabilir, ne de Sykes-Picot’yu kendi bölgesel hegemonyasında yenileyecek, örneğin bir Erdoğan-Ahmedinejat anlaşması… Ne liberal bir yenilenme, ne modernizasyon…

AKP’nin, ama özellikle Erdoğan’ın geleceği ağırlıkla emperyalizmin onu nasıl istihdam etmek istediğine bağlıdır. Ya iyice terbiye edilmiş ve yetkisizleştirilmiş halde, bir Çankaya rokuyla köşke çıkarılır ya siyasal faaliyetiyle markalaştırmış olduğu isminin ticari hayrını görmeye bırakılır ya da kimbilir, süreç meydanlardaki tartışmayı kalıcılaştıracak olursa gömleğin beyazını değil ama “tek tip” mavisini giymeye mecbur edilir.

xxx

Referandum ve seçimlerde pozisyon kaybetme ihtimali, elindeki tüm kozları kullanmasına karşın YAŞ’tan ancak pata çıkabilmesi, Ergenekon davalarında zorlanmalar, Kürt özgürlük hareketinin demokratik özerklik alanını giderek genişletmesi, kimi Amerikan enstitülerinde kendine karşı güçlü çarkların dönmeye başlaması, Davos’ta başlayan ve en son Birleşmiş Milletler’de Amerika’ya karşı oy kullanmaya vardırılan bir sürecin sonunda, yeni Türk burjuvazisini ve lümpen önderini emperyalist terbiyecisinin kamçısıyla kendisinden istediği taklayı atmaya, Türkiye’yi İran’a karşı emperyalizmin uç karakolu yapmaya çoktan gönüllü kıldığı şimdiden söylenebilir.

Erdoğan’ın ve AKP’nin bundan öteye bir yolunun olamayacağı daha yola çıkış momentlerinden itibaren görülebilir bir durumdu. Buna rağmen Türkiye küçük ve orta burjuvazisinin “biz bize benzeriz” mealindeki liberal halüsinasyonları bu iktidarın toplumsal meşruiyetini uzun süre korumasına yardımcı oldu. Neticede AKP’nin karşısındaki güç, 70’den beri devrim ve demokrasi güçlerine en gerici ve en faşist saldırının öznesi olan Türk devletçiliği ve onun muhkem dayanağı TSK idi. Ve Serbest Fırka denemesinden beri bilinir ki devlete karşı bir duruş geliştiren bütün düzen partileri hem devlet vesayetinden çıkmaya çalışan burjuvazinin desteğini hem de halk sınıflarının bastırılmış öfkesini arkasına alarak kendine önemli bir siyasal alan açma imkânı bulur. En son ANAP, 12 Eylül’den çıkışta benzer rüzgârla iktidar olmuştu. 28 Şubat sonrasında uluslararası konjonktür yeni Türk burjuvazisini öne doğru itince, orduyu geriletecek bir siyasal yapılanmaya arka çıkmak kendiliğinden bir siyasal refleks olarak toplumu sardı.

Aslında TC devleti, 70’lerden beri Türkiye devrimine ve özellikle 93’ten beri de Kürdistan devrimine karşı savaşta uluslararası ve yerel sermaye sınıfları adına emekçilerin ve halkların özgürleşmesine yol vermedi, ama kendisi de bu mücadelede çok hırpalandı. Yargısız infazlar, faili meçhuller, her türlü demokratik hakkın üzerine en büyük şiddet yönelimiyle devletin, tam da tarifine uygun şekilde, “egemen sınıfların baskı aracı” olduğu en sıradan insanın gözünde dahi, çırılçıplak ortaya çıktı. Bu gelişim, değişik kesimleriyle sermaye ve devletçi elitin oluşturduğu tc oligarşisi dışında kalan toplumun en geniş kesimlerinde ordu ve diğer devlet sınıflarının belirlediği tc statüsüne karşı bir değişiklik ihtiyacını yoğunlaştırdı. Ancak, tarihin istihzası oydu ki, ne ağır yenilgiler altında yorulan ve üzerinde yürüme mecali kalmadığı için doğru devrimci yola gözlerini kapayan Türkiye devrimci hareketi, ne de kendini uzun süre ulusal kültürel özerklik programıyla daraltan Kürt özgürlük hareketi bu değişim ihtiyacını tüm Türkiye çapında siyasal bir örgüt ve kitle eylemselliğine dönüştürebildi. Politika bir kez daha boşluk tanımadı ve yeni Türk burjuvazisi, geniş halk yığınlarının değişim taleplerini, statükoyu bu kez kendi iktidarına göre yenilemenin kitlesel motoru olarak istihdam etti. Hâlâ tamamlanmamış bu süreçte, kuran sayfalarını mızraklarının ucuna takarak saldıran Muaviye ardılları olduklarından, bizim acılarımızı, bizim şehitlerimizi, bizim kutsallarımızı bize karşı kullanmakta son derece arsız ve pervasız davranabiliyorlar. Bu iğrençlikler bizi kendi otokritiğimizde daha gerçekçi olabilmeye sevk edebilecek mi?

Devrimci hareket ağır yenilgilerle sonuçlanan kitlesiz eylemciliğinin çözümünü, uzun yıllardır proleter kitlelerin devrim ihtiyacını duyacakları ana kadar birer propaganda çevresi ve tartışma kulübü olarak davranmakta görüyor. Marksizmin kara kaplılarında, nasılsa proletaryanın yenilgi dönemlerinde ancak artık çekilemeyeceği yere kadar çekilebileceği yazıyorsa, o güne kadar beklemek bugünkü devrimin genel bilinç ve eylem tutumudur. Marx’ın sözleri, yenik devrimin bilincindeki kırılmasıyla, gerilemenin tarihsel sürecine sanki kendiliğinden fiziksel bir kısıtlık algısı getiriyor. Oysa doğuda, toplumların bir de kendi içlerine çöktüğünde gözleyebildiğimiz bir derinlik boyutu söz konusudur. Efendisinin üzerine yürüyemeyen kölenin, beyinin üzerine yürüyemeyen serfin ortaçağ çökkünlüğü kadim tarihi hala tarihe havale edememiş doğulu toplumsal formasyonlarda emekçi sınıflar için günümüzde halen geçerli olabilmektedir. Kendisi için sınıf olma düzeyine geçemeyen proleterlerin siyasal varlıklarındaki uzamsal daralma zamansal geri çekilmeye yol açar yani reaya tarihinin biatçı geleneklerini yaşar. Sınıfın içe çöküşü budur. Öncüsünde bin kere yenilse de aynı devrimci yollardan bir daha geçme kararlılığını göremeyen, bir sınıf olmanın kendiliğinden halini aşacak devrimci bilinç ve eylem beslemesinden yoksun kalan proletarya giderek yakın tarihine bile yabancılaşarak kendi arkaik kara deliğine doğru emilmektedir. Bu haliyle bir sınıfın topluma, toplumun değişim özlemlerine öncülük etme şansı olmaz. Böyle bir sınıf daha uzun yıllar sistemi ve burjuvaziyi sırtında taşıyabilir. Ama öncüsü de hep bekler. Öncü, uzun süredir yaşaya geldiğimiz gibi, en sıradan hak arayış eylemlerinde proletaryanın siyasal ayaklanma çağına girdiğini ilan edecek kertede kendi tarihsel misyonunu sınıfın kendisine havale etmişse eğer, devrim bitimsiz bir çakılmayla kendini tarihin türbülansına bırakmış demektir. Devrim adına yapılan bütün tartışmalar sadece statükonun bilincini parlatır, onun emekçi sınıflara kendini daha kurnazca sunmasına yol açar, bütün davranışlar statükonun emekçi sınıflar tarafından daha kolay kabul edilir olmasını sağlar.

xxx

Referandum sürecindeki tavır tartışmaları toplumun değişik kesimlerinin ve özellikle de Marksist solun değişik eğilimlerini gözlemede zengin bir imkân sunuyor.

Anayasa değişikliklerine evet demenin şampiyonluğunu AKP dışında en çok liberal burjuvazi yapıyor. Liberal burjuvazi, devrimin yarattığı ama değerlendiremediği değişim rüzgârının yeni Türk burjuvazisinin uluslararası emperyalizmce takılan yelkenlerini şişirmesini, devlet sınıflarının egemenliğine karşı tarihsel birikimin tarihsel bir aşaması, AKP ve Erdoğan’ı da bu tarihsel aşamanın tarihsel kahramanları olarak görmesine yol açıyor. Oysa emperyalist sularda korsanca gezinmesinin ardından şimdilerde finans kapitalizm AKP’yi, verdiği donanımı geri almakla tehdit ediyor. Erdoğan ve partisinin günden güne saldırganlığını artırması, ellerindeki iktidarın her gün biraz daha kaçmakta olduğunu görmelerinden kaynaklanıyor. Referandum ve seçimlerdeki olası bir başarısızlık, bütün dengeci, ılımlı, uysallıkla çekilme hesaplarına karşı bizzat islamcı burjuvazinin Erdoğan’ı alaşağı etmesiyle sonuçlanacaktır. O zaman, Özal trajedisi, belki de Kılıçdaroğlu’nun lâf olsun diye söylediği sözleri gerçek kılacak şekilde bir Erdoğan komedisiyle tekerrür etmiş olacaktır. Bahçeli’nin gözlemi doğrudur, Hasan Cemal’in uzun tatili ve Çandar’la birlikte AKP’ye ve Erdoğan’a karşı az çok muhalif, daha çok uyarıcı tonda yazılar yazmaya başlamaları AKP etrafında kümelenen liberal burjuvazinin de gelişmeden rahatsız olduğunu göstermektedir.

Liberal burjuvazinin bir diğer kesimi ise, geleneksel devletçi ve modernist çizgide kemalist ideolojinin en uç söylemleri etrafında hayır’cı kampanya yürütüyor. Bilinir, her sınıf siyasal egemenliğini kalıcılaştırmak için toplumu ideolojik olarak da şekillendirmek zorundadır. Cumhuriyetçi Türk burjuvazisi bunu kemalizmle yaptı. Ancak kemalizmin kendisinin devletçi bir ideoloji olması nedeniyle burjuvazi toplumun diğer sınıf ve tabakalarını kendisine bağlamakta yeterlilik gösteremedi. Sermaye birikiminin artması sınıf ve zümre çıkarlarındaki farklılıkları geliştirince islam ideolojisi toparlayıcı bir alternatif olarak öne çıktı.

Ancak, kendisi yapısal olarak tâbi bir sınıf olmasıyla toplumun diğer kesimlerini kendine tâbi kılmasının tarihsel imkânsızlığını taşıyan islamcı burjuvazi, özellikle devrimci başkaldırıyı ezmede kemalizme sonuna kadar yardım etmesiyle kanıtladığı karşı devrimci tabiatını bu kez iktidarda olmanın gücüyle toplumun bütün kesimlerine yöneltince, üzerine iğretice iliştirdiği değişim şalı ayaklarına doğru kayıverdi. Kürdü topçunun, emekçiyi işsizlik ve pahalılığın ateşiyle kavurmaya başlayınca gelecek kaygısı ve arayış arttı.

Marx’ın belirttiği gibi, devrimci sınıf değişim ihtiyacının sardığı bir toplumu bulunduğu zamandan ileriye taşıyamazsa, toplum değişimi eskinin devrimlerinde arar. Bu yüzden proletaryanın bir türlü söz alamadığı toplumda değişim ihtiyacı bir yanda islamcı ideolojiyi yığınlaştırırken alternatif olarak yeniden kemalist ideolojiyi diriltti. Kurucu cumhuriyet burjuvazisinin “bölücülük” ve “şeriat” düşmanlığı yeniden yeni Türk burjuvazisine alternatif ideoloji olarak toplumda yükselmeye başladı.

Evet’çi, hayır’cı kesimleriyle bir bütün olarak statüko partisinin karşısında sadece Kürt halkı ve özgürlük hareketi duruyor. Kürt halkı statüko partilerinin kayıkçı dövüşüne ortak olmayı reddederek referandumu boykot ediyor. Devrimci siyasette boykot taktiği, Lenin’in sözleriyle “özel dönemlere ait bir mücadele aracı” olarak, devrimin yükseliş konjonktürlerinde kitle siyasetini statükodan kopuşturmak için, son süngü hücumunun öngününde uygulanır.  Kürt halkının ve onun öncüsünün “boykot” taktiği bu verilere uymaktadır. 1 Haziran 2004’ten beri yükseltilen mücadele sürecinin bugünkü aşamada azami program olan “demokratik özerk Kürdistan” ilânına varmasından itibaren, bu hukuku kayda almayan bir statüko anayasasının hiçbir biçimiyle Kürt halkını ve öncüsünü ilgilendiren bir yanı kalmamıştır.

Son günlerde gündeme getirilen “evet” tartışmaları ise, bir taraftan bu ihtimalin gerçekleşmesindeki reel zorluğu sergilerken diğer taraftan doğrudan bu ihtimali berhava edecek düzeyde seyretmektedir. Ama görülen odur ki, ilan edilen son eylemsizlik hali, bilinen bütün olumsuz özellikleri içeren böylesi bir siyasal sürece doğrudan endekslenmesiyle şimdiye kadar ilan edilenlerin içinde potansiyel olarak en zaaflısıdır.

Türkiye devrimci hareketi ise referandum tavrında neredeyse eşdeğer potansiyellerde ikiye bölündü. Kürt özgürlük hareketinin mücadelesine siyasal ve ideolojik olarak olumlu bakanlar daha çok onun boykot taktiğinin arkasında toplandılar ve bu birleşikliği statükonun çarpışan iki kanadına alternatif bir üçüncü cephe oluşturmanın bir gereği olarak savunuyorlar. Arka planında kemalizmin modernist, laisist ideolojik izlerini taşıyan kentli küçük burjuvazinin marksist örgütlenmeleri ise hayır cephesini örgütlemeye çalışıyor. Çok ters pozisyonlarda görünmelerine karşın aynı statüko solculuğunun iki yüzü…

Boykotçu sol, Türkiyeli emekçi sınıfların sisteme karşı mücadeleleri henüz oldukça geri bir profil arz ediyorken, artık kuzey Kürdistan’ın pek çok yerinde kendi ikili iktidarını oluşturmayı başarmış Kürt halkıyla aynı ileri taktiği paylaşarak, en azından taktiksel planda, 80 öncesinde çokça yaşadığımız gibi, sol çocukluk zeminine düşüyor. Bu tavrını, “hayır” demenin 12 Eylül statüsüne onay vermek olduğu söylemiyle gerekçelendirerek,  aslında “evet” demekle 12 Eylül statüsünü değiştireceğini sanan liberal burjuvaziyle aynı çizgide buluşuyor. Bir başka boyut itibariyle ise, boykotçu solun Kürt devrimiyle aynı taktiği paylaşması, Kürt devriminin Türkiyelileşmesine ya da Türkiye devriminin Kürtçe konuşmasına da çok yardımcı olmayacaktır, çünkü her şeyden önce böyle bir devrimselliğin belirleyici öğesi olma durumundaki Kürt hareketinin, son tahlilde ulusal hareket olmaktan kaynaklı kısıtlıkları söz konusudur. Ve ayrıca Kürtçenin Türkiyeli bir devrimin dili olamaması bu dilde mülkiyet kipinin nasıl çekileceğinin henüz tüm olarak bilinmemesinden kaynaklıdır. Yakın zamana kadar  “demokratik cumhuriyet” tartışmalarında pek anılmayan “demokratik komünalizm” esasının, “demokratik özerklik” sürecinde kendine ne kadar yer bulabileceği belki de Türkiyeli devrimin en azından iki dilli olmasını belirleyecektir.

Hayırcı sol ise, statükonun kendini yenileyerek sistemin karşısına çıkmasını sözel olarak reddederken devrimin kendisini statüko dışında örgütlemeyi ve referandum tarzını devrimin doğrudan ihtiyaçları üzerinden belirlemeyi propagandif düzeyde bile gündemine almıyor. Hayır demenin bütün gerekçelerini burjuvazinin anayasa tartışmalarından ve AKP’nin kötülüğü üzerinden kuruyor. Sistem içi bir tartışmayla laisist ve modernist burjuvaziye yakın düşüyor.

Oysa, devrim eğer ki süngü hücumunun eşiğinde ya da kendisine yarayacak siyasal gelişmeleri kendi gücüyle zorlayabilecek bir durumda değilse referandum gibi tercihleri daraltılmış momentlerden konjonktürün somut verileri itibariyle devrimin örgütlenmesine ve propagandasına imkan verecek somut değişimler elde etmek üzere geçmelidir. Ülkenin somut konjonktürü, emperyalist yeniden paylaşım sürecinde geleneksel TC’nin ılımlı islam ve devletçi Kürtle yeniden yapılandırarak Çald-İran sürecine sokulmak istenmesiyse, bu çarkın temel dişlisi pozisyonundaki AKP’nin sınırlandırılması ve bu sayede ortaya çıkacak egemen blok çatlaklarının devrimin temel pozisyonları için istismarı düşünülmelidir. AKP iktidarının sınırlandırılması, bir diğer yanıyla, halk yığınlarıyla devlet arasında oluşan suni dengenin islami ideolojik iktidar ve devletçi elitin alt edilmesi üzerinden sistemin merkezine çekilerek organikleşmesini de zaafa uğratacak ve bu durum devrimci savaşın yığınları harekete geçirmesinde ve siyasal gerçekleri yığınlara kavratmasında göreli kolaylıklar sağlayacaktır. AKP öncesi dönemlerde devrimin durumunun bugünkünden daha farklı olmadığını ileri sürecek okura AKP’nin iktidara yürümesinde bizim mücadelemizin devlette yol açtığı hırpalanma ve yenilenme ihtiyacının da rolü olduğunu bir kez daha hatırlatmak yerinde olacaktır. Devrimin içinde bulunduğu düşük konjonktür, bize en küçük bir avantaj getirebilecek herhangi bir nüansı görmezden gelmemize el vermemektedir. Bu yaklaşım referandumda hayır demeyi gerektirir. Kuşkusuz bu hayır hayırcı solun hayır’ıyla sandığa oy atma pratiğinde aynılaşsa bile kendi gerekçelerinde ilerleyebildiği takdirde statüko sosyalizmiyle savaşkan sosyalizm arasında oluşturulması gereken önemli bir siyasal farklılığa tekabül edecektir.

21 Ağustos 2010

 

serdar.kaya@devrimcicephe.org

 

 

DURUM VE GÖREVLER ÜZERİNE BİR KEZ DAHA!

 

I- ÖZEL GİRİŞ

Demokratik Dönüşüm dergisi uzun bir aradan sonra yeniden bir başlangıç yapıyor. Ancak bu yeni başlangıç, revizyonist ve teslimiyetçi solun her türlü devrim değerini, düşünce ve davranış pratiğini inkar etmenin artizan söylemi olan bir “yeni”cilik çizgisinde değil, Demokratik Dönüşüm’ün, engelleri aşma gücünü aldığı kendi devrimci demokratik yaklaşım ve ilkeleri üzerindeki ısrar ve inadını somutlayarak gerçekleşiyor.

Bugün, bölgede ve ülkede demokrasi ve barış beklentilerini türküleştiren devrimci kalpazanlığın giderek yükselen devlet ceberutluğuna tepkisi hayal kırıklıklarının yanı sıra Kürt özgürlükçülüğünden ve komünist militanlıktan uzak durmak olarak tezahür ediyor. Demokratik Dönüşüm, sömürücü ve sömürgeci sistemi ülke ve bölge ezilenlerinin ekmek, adalet ve ahlak istemlerine cevap verecek bir dönüşüme uğratmanın stratejik dinamiğini özgürlükçü Kürt ile militan komünistin yoldaşlaşmasında bulanların buluşma zemini olarak kendini bir kez daha ortama sunuyor.

Çağrı yenilendi.. Duyduk.. Mevzideyiz!!

II- GENEL GİRİŞ

Tarih, onu önce pozitivizmin prizmalarından algılayan, sonra da bunun üzerinden inkara yeltenenleri mahcup edercesine marksizmi doğrulayarak akıyor. Hem öylesine doğruluyor ki, şu sıralar tersinden bir tutumla tarihsel materyalizmin pozitif bir bilim olduğu üzerine yemin etseniz başınız ağrımaz. Her şey o kadar kuralına göre ve her şey o kadar teoriye uygun.. Bu salt gündemdeki ve daha uzun yıllar gündemde kalacak olan krize getirdiği kritikleri uluslararası burjuvazi tarafından dahi onaylanacak kertede doğrulanan marksist iktisat teorisi düzeyinde değil, aynı zamanda gelişmelerin Leninist emperyalizm teorisini doğrulayan siyasal düzey itibariyle de böyledir. Bu doğrulanmanın, bilimsel sosyalizmin iktisada ve siyasaya ilişkin yaklaşımlarını yaşadığımız uluslararası yenilgi üzerinden reddederek kendisini derin bir ideolojik ve teorik krizin kucağına atan sosyalist hareketin kendi krizini aşmasına sağlayacağı pratik değer önümüzdeki süreçlerde daha da belirginleşecektir.

III- ÖNGÖRÜLEN KRİZ

Yenik küçükburjuva ve burjuva sosyalizmleri post Marksist, post modern zemine oturup, kapitalizmin kendini yenileme gücüne tapınırlarken, bilimsel sosyalizme ve devrime inananlar, içinde bulunulan tarihsel aşamayı “global krizin alt yapısı”na yönelik etüdler eşliğinde şöyle tarif edebiliyorlardı: “… kapitalizm tarihinin hiçbir döneminde ekonomik büyüme, istihdam ve gelirler borsa gelişmelerine bu kadar bağımlı olmamıştı.(…) Amerikan ekonomisi şimdi bu kısır döngü içindedir. Ekonomik süreçlerin kendi iç bağlantılarıyla gerçekleşemeyecek bir kurguyu; düşük faiz oranı ama değerli dolar birlikteliği için araya gene sanal bağlaçlar atmak geğreklidir ve aslında Amerikan mucizesi denen şey bu sanal bağlaçları üretmekte hiçbir sınır tanımayıştır. Dün borsa idi yarın savaş olacaktır. Bu nokta emperyalist ekonomiye giydirilen sanal şalın çekilmesi ve kapitalist ekonominin Marx’la deşifre edilen artı değer düşme eğilimlerine karşı düşük emek arayışlarına mahkumiyetinin kanlı görüngülerinin ortaya dökülmesi demektir. Amerikan finans kapitali Bush’u yarı zorla başa oturturken aslında kendi krizinin çözümünü nerede gördüğünü de ilan etmiş oluyordu.”[1]

Liberal sol pratik politikayı “imparatorluk” teorileri etrafında ABD emperyalizminin kadiri mutlak egemenliğine biad ritüellerine çeviriyorken gelişmeleri leninci marksist metoda göre işleyenler verili emperyalist yapısallığı kendi iç devinimleri itibariyle mantık sonuçlarına kolaylıkla vardırılabiliyor, Ortadoğu’nun işgalinin ABD için bir zorunluluk olduğunu hipotez kılarak, daha Irak işgalinin öngünlerinden bugünlere şu belirlemelerle bakabiliyorlardı: “… ya ABD yeni pazarlar ve kaynaklar üzerindeki egemenliğini kesinleştirecek ve dünyanın geri kalanını kendisine vassal kılacaktır ya da tıpkı Vietnam savaşında olduğu gibi şiddetle hırpalanıp en iyi ihtimalle egemenliğini paylaşmaya mahkum kalacaktır. Gelişmelerin kesin yönü hakkında kehanette bulunmak kuşkusuz ki saçma olacaktır ancak gene de ipliklerin uçuş yönüne bakıp şu kestirimde bulunmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz; önümüzdeki süreç, Amerika’nın dizleri üstüne çökertilmesi süreci, yani ABD’nin çok kutupluluğa ikna süreci olacaktır. Verili emperyalistler arası statükodan sıyrılma belki de yeni bir Bretton Woods’la noktalanacak yeni bir denge halinin kuruluş sürecini başlatmış olacaktır.”[2]

Tarih bu belirlemeleri doğrulayarak aktı. Hemen geride bıraktığımız süreç içinde, bilindiği gibi,  ABD’nin Irak işgali; kendi Ortadoğu projesini bölge halklarının yanı sıra, başta AB olmak üzere finans kapitalizmin diğer odaklarına kabul ettirme çabası; buna karşı bölge halklarının yanı sıra “emperyalizmin loş gücü” Almanya’nın Amerikan sermayesine direnci ve ABD’nin nefesinin kesilmesi yaşandı. Başlangıçta, ABD hegemonyasını gelecek yüzyıllarda da  süreğenleştirmek için “Satranç”la BOP’u projelendiren Brzezinsky’nin ABD politikalarının tıkanması sonrasında, “Seçenek”le hegemonik üstünlük partneri olarak AB’yi kabullendiği yeni zemin, Baker-Hamilton raporu olarak bilinen Amerikan finans kapitalizminin büyük mutabakatına tekabül etti[3]. Brzezinsky’nin baş danışmanı olduğu Obama’yla başlayacak yeni sürecin geride kalan dönemle en önemli ayırdı emperyal hegemonyanın bundan böyle yalnız ABD tarafından değil, ABD ve AB, özellikle Almanya tarafından ortaklaşa sürdürüleceğidir. Verili kriz üzerine yapılan değerlendirmelerde Washington Mutabakatı’nın artık çöktüğüne ilişkin sık rastlanır tanımlamalar, salt artık para politikalarının işlevsizleşmesi, devlet eliyle mali politikaların öne çıkmak zorunda olması nedeniyle değil aynı zamanda bu mutabakatın temel önermesi olan ABD merkezli işleyişinin giderek değişecek olması nedeniyle de yapılabilir konumdadır. Diğer taraftan, bu zeminde IMF ve Dünya Bankası’nın yeniden yapılandırılmasının yanı sıra Bretton Woods anlaşmasının ABD tarafından tek taraflı iptaliyle başlayan uzun finansal dengesizlik döneminin yeni bir uluslar arası para dengesinin oluşturularak kapatılması gerektiği, salt Amerikan dolarının Amero gibi yeni para birimlerine döndürülmesi itibariyle değil[4] daha doğrudan uluslararası yeni para dengelerinin oluşturulması itibariyle de yoğun bir şekilde gündeme alınmış durumdadır[5]. Bu moment Marksist kriz analizlerimiz açısından önemli bir referans noktası teşkil etmelidir.

IV- KRİZ NASIL OKUNMALIDIR

Bilindiği gibi kapitalist krizler üzerine Kondratiev tarafından getirilen “uzun dalga” teorisi, özellikle emperyal pazarın ikinci savaş sonrasında giderek genişlemesi ve tekleşmesi sürecinde krizleri anlama ve açıklama kolaylığı veren ve haliyle yaygın kabul gören bir analiz anahtarı olmuştur. Bu teorinin çeşitli uygulamaları açısından, emperyalist-kapitalist sistemin dördüncü dalgasının düşüş evresinin başlangıcı 1970’li yılların hemen başıdır; aynı dalganın yükselme evresinin başlarına denk gelen Bretton Woods anlaşmasının Vietnam savaşını artık finanse edemeyen Amerika tarafından feshiyle, yani emperyalistler arası para dengesinin artık tümüyle Amerika’nın keyfine bırakılmasıyla somutlanır.  Uluslar arası finans kapitalizm, uluslararası proleter hareketin gücü karşısında bu dengesizliği bütün bir soğuk savaş sürecinde taşımak zorunda kaldı.  Sovyetik sistemin çöküşüyle birlikte  ise kendisini giderek soğuk savaş dengelerinden çıkarmaya başlayan uluslararası finans kapitalizmin sözcüleri bu kontrolsüz para sistemini ve  ABD’nin giderek devleşen ikiz bütçe ve ticaret açıklarını emperyal finansal sistemin artık taşıyamadığını sıkça dile getirir olmuşlardı. Ve nihayetinde, hemen geçtiğimiz ay içinde ise, Ingiltere, Fransa ve Almanya bu kriz sonrasında “dünyanın artık eskisi gibi olamayacağı”nı neredeyse aynı sözlerle ifade ettiler. Demek ki artık emperyal krizin yeni bir kavşağındayız: Dördüncü “K” dalgasının büzüşme sürecini “duvar”ın yıkılmasıyla siyasal olarak, bilişim ve genetik alanlardaki gelişmelerle teknolojik olarak tamamlayan emperyalist-kapitalist sistemin artık yeni bir genişleme dalgasının başlangıcına yönelmekte olduğu açıktır.

Kuramın kurucusu olan Kondratiev’in başına gelenlerin yanı sıra, bu teoriye yeni bir soluğun Mandel tarafından verilmiş olması nedeniyle “uzun dalga” teorisini kendilerine ait bir ideolojik unsur olarak benimseyen troçkistlerin değerlendirmelerinin ötesinde emperyalist kapitalizmin krizi 25-30 yıllık iniş devresini bitip tükenmez bir şekilde yaşamaz. O, iniş sürecinde hem siyasal hem de ekonomik olarak yeni genişlemenin birikimlerini elbette yaratır. Kondratiev’e getirilen Mandel açılımları, ardıllarınca yapılageldiği gibi, bu iki yaklaşımı birbirinden kopartacak ve teorinin esasını oluşturan iç kurguyu reddedecek kertede tarif edilmemiş bir “sınıf mücadelesi”ne endekslenemez. Bugünkü verili düzey itibariyle olduğu gibi, uluslararası burjuvazinin uluslararası proletaryaya tahakkümünün sürmesi de bir sınıf mücadelesi halidir ve leninist emperyalizm teorisine göre yeniden paylaşım finans kapitalizmin yapısallığına içkin olduğu anlamda savaşlar “uzun dalga”nın iç kurgusuna bir “otomatik”lik katar.  Bir uzun dalganın düşüşle tamamlanma evresi bir diğer dalganın yükselişle başlama evresiyle iç içedir. Burada depresyondan genişlemeye açılan bir eşik söz konusudur. İçinde bulunduğumuz aşama tam da böylesi bir konjonktürel eşiğe tekabül etmektedir.

Geride kalan uzun dalgaların etüdünden kolayca çıkarılabileceği gibi,  emperyalist-kapitalist sistem ikinci ve üçüncü dalgaların düşüş trendlerinin dip noktalarından yeni refah trendlerine iki büyük yeniden paylaşım savaşının içinden geçerek ilerlemiştir. Birinde demir-çelik ve kimya, diğerinde petro-kimya ve otomotiv sektöründeki yenilenmeleri arkasına alan emperyalist sistem büyük savaşlarla hem kendine yeni pazarlar açıp var olanları yeniden paylaşırken hem de büyük çapta sermayeyi imha edip değersizleştirerek yeni yükselen birikim konjonktürünü yaratmıştır. İçinde bulunduğumuz konjonktürel kesit informatik ve genetik teknolojisindeki yenilenmeleri arkasına alan emperyalist kapitalist sistemin dördüncü uzun dalgasının düşüş trendini bitirmesiyle beşinci uzun dalganın yükseliş trendinin başlangıcının iç içe geçtiği aşamadır. Bu konjonktürü uluslararası finans kapitalizmin ne yaptığını bilmez, nereye gittiği bilinmez bir çöküş konjonktürü olarak okumaktansa artık dibe vurmuş bir krizi sistemin refahına taşıyacakları yeni bir yükseliş evresinin başlangıcı olarak okumak bizler açısından daha uyarıcı olacaktır,çünkü yeni uzun dalganın trendi, salt teorik çıkarsamalar itibariyle değil, olayların gelişimiyle de kolayca saptanabileceği gibi, emperyalist-kapitalist sistemin yeni pazarlar elde etmek, var olanlar arasında yeni bir paylaşıma gitmek ve artık tüm insanlığa yetecek düzeye gelmiş olan üretim imkanlarını büyük çapta tahrip ederek kendi birikim fazlasını istihdam edebileceği yeni talep alanları yaratmak için yeni savaşları zorunlu kılmaktadır. Bu yüzden hesaplar emperyalist sistemin zaafları üzerinden değil, işçi sınıfına ve emekçi halklara yönelen yeni bir saldırı dalgasının ciddi hazırlıkları üzerinden yapılmalıdır.

V- “REVİZYONİZMİN KESKİN KOKUSU”

En birincil hazırlık ise verili krizin güçlendireceğini kolayca tahmin edebileceğimiz ve patenti klasik revizyonizme ait olan kendiliğinden devrim umutlarından vazgeçmek olmalıdır, çünkü bilindiği gibi, tarih de bu yaklaşımı provoke etmekte oldukça cömert davranmış; yukarıda andığımız son iki uzun dalganın yükseliş trendleri aynı zamanda bize büyük devrimler getirmişti. Üçüncü büyük dalganın yükselişiyle Bolşevik devrimi, dördüncü dalganın yükselişinde de Doğu Avrupa, Çin, Küba ve diğer devrimleri yaşamıştık. Şimdi bizi bekleyen en büyük tehlike proleter devrimleri kapitalist krizlerin bir çevrim otomatiği, kendiliğindenliği olarak algılamak ve kaba bir analojiyle ellerimizi ovuşturarak bu krizin getireceği devrimleri beklemek olacaktır. Elbette krizler uluslararası proleter harekete stratejik atılım imkanları vermektedir ama devrimciliğin devrim nesnelliğini devrime yükseltecek bir öznellik hali olduğu asla unutulmamalıdır. Bu öznellik tamamlaması olmaksızın devrim süreçlerinin nasılbayağılaştığını biz kendi yakın tarihimizden gayet iyi öğrenmiş olmalıyız. Ama,bundan da öte, gündemde olan emperyalist savaşın karakterinin ve devrimin nesnelliklerinin öncekilerden farkı özellikle bilince çıkartılarak gereksindiğimiz öznellik düzeyi çok net bir şekilde kavranmalıdır.

Krizin karakteri ve yönü seneler öncesinden az çok kestirilince bunun devrim açısından istihdamını mümkün kılacak kestirimlerde bulunmak, devrimin bugünkü imkanlarıyla öncellerini kıyaslamak elbette mümkün olabilmiştir. Bunun için önce “.. hem uluslar arası devrim tarihini hem de kendi tarihimizi politik tezahürlerin ampirik tanımlamalarından öteye taşıyarak, barındırdıkları nesnelliklerin tarihsel bağlamları üzerinden bir tür uzun dalga teorisi inşa edil”miş ve “Emperyalist kapitalizmin uzun dalgaları teknik üretici güç düzeyleri üzerinden olurken sosyalizmin uzun dalgaları(nın) insan: kolektif aksiyon üretici güçlerinin moderniteye akışının bir fonksiyonu olarak şekillendi”ği[6] görülmüştür. Zirvesini 48 devrimlerinin oluşturduğu birinci dalga Komün yenilgisiyle inişe geçmiş, 1900’lerin başında başlayan yeni yükseliş trendi bu kez NEP’le dibe vurmuş ve ardından ikinci savaş sonrası ve Çin ve Küba devrimleriyle gelişen süreç Detant politikalarıyla 70’lerin ortasında inişe geçerek, eş zamanlı Nikaragua devrimine rağmen İran devrimiyle dibe vurmuştur. Sosyalizmin birinci uzun dalgası, saf proleter kolektif aksiyonerliği üzerinden; ikincisi keza proletarya üzerinden ama geri ülke dinamiklerinden güç alan haliyle; üçüncüsü ise doğrudan geri ülke kolektif aksiyonları üzerinden yaşanmıştır. İnsan üretici gücünün niteliğindeki bu kayma Avrupa’da kendi sistemini oturtan ve batı proletaryasını siyasal olarak da kendi sistemine içkin kılan kapitalizmin emperyalizmle birlikte yeni pazarlara açılmasının ve geri ülkeleri ve bu ülkelerin üretici güçlerini de kendine entegre etmeye yönelmesiyle şekillenmiştir. Devrimin “uzun dalga”larının sentetik değerlendirmesi açısından şu özet mümkündür: “Birincisi; .. emperyalist döneme denk düşen son iki dalga finans kapitalizmin yeni pazarlara olan ihtiyacının yol açtığı eklemlenme sorununa denk düşer ve yerel ve tarihsel üretici güçlerin bu soruna karşı geliştirdiği alternatif sonucudur… İkincisi;.. emperyalist çağa denk gelen dalgalar geri toplumlara uygun devrim teorisi gereğince hep Leninci Marksizm adına oldu. Üçüncüsü; emperyalizmin evrensel kriz ve savaş konjonktürleriyle sosyalist dalgaların yükseliş trendleri örtüşmektedir. Ve dünyamız tekrar emperyalizmin yeni bir evrensel kriz ve savaş konjonktüründedir.”[7] Bu sonuçların son ikisi üzerinde tartışılacak pek bir şey yoktur ancak birincisi önemlidir, çünkü uzun devrim dalgalarının karakter ve nesnelliklerini, sınıf mücadelesine katılan yeni güçlerin tarihsel ve sosyal varlıkları belirlemektedir. Doğru devrim stratejileri bu nesnellikleri doğru kavramanın üstüne inşa edilebilmişlerdir ya da tersi, doğru kavranamadığı için, içinde bulunduğumuz uzun devrimsizlik konjonktürü hala sürebilmektedir.

Marksist devrim kuramına göre verili üretim ilişkilerinin üretici güçleri engellemesi koşullarında sosyal devrim yükselir. Sosyalizmin birinci uzun dalgası açısından Avrupa kapitalizmi ile Avrupa proletaryası arasındaki ilişki budur. Emperyalizm çağında ise geri ülke üretim tarzlarının emperyalist kapitalizme eklemlenmesinin bir sorunu olarak, geri üretim tarzlarına göre şekillenen kadim üretici güçlerle emperyalist kapitalizm arasında çelişki yükselir ve yeni sosyal devrimler çıkıp gelir. Bolşevik devrimi bile, II. Enternasyonalcilerin devrimi layık göremeyecekleri kadar geri bir kapitalizme rağmen, keza geri üretim ilişkilerinin,yarı-serfliğin yarattığı çelişkileri proletaryaya yedekleyerek gerçekleştirmiştir. İkinci savaş sonrasında ise emperyalist pazarın giderek tekleşmesi sürecine bağlı olarak Latin Amerika’da Kızılderili kolektiviteleri, Ortadoğu ve Asya’da aşiret ve din kolektiviteleri devrimin “dirimsel nefes”i oldular ve yüksek devrim konjonktürlerine yol açtılar. Kapitalist üretim ilişkileriyle çelişkiye giren modern ya da tarihsel üretici güçlerin başatlığı yükselen dalganın kendiliğindenlik ögesini, onun karakterini ve nesnelliklerini belirledi.

Emperyalist kapitalizm modern proletaryadan sonra yarı modern caudillocu, baasçı kentli kolektif aksiyon güçlerini de belirli bir düzeyde kendine eklemleyip artık tarihsel klanik, aşiretcil ve dinsel kolektif aksiyon yapılarını sistemle bütünleştirmeye yönelmiştir. Emperyalist entegrasyonun ideolojik, siyasal ve ekonomik etki alanına girip onun eklemlenme nesnesini oluşturan güçler modern üretim temelinde ya değişik hegemonya enstrümanlarıyla sisteme içkinleştirilmekte ya da sisteme itiraz verili tarihsel gücün kendi tarih ve toplum gerçeklerine göre biçimlenmiş kadim ideolojik ve siyasal düzeylere göre gelişmektedir.

Batılı serüvenin tamamladıktan sonra kendi asli coğrafyasına; Ortadoğu’ya dönen tarihsel süreç merkeze alınarak kolaylıkla saptanabilir ki, ne kadim ideolojik ve sosyal güçlerin emperyalist kapitalist sisteme alternatif yaratma güçleri vardır ne de emperyalizmin bu güçleri doğrudan ekonomik süreçlerle kendine entegre etme gücü.. Sistemin gündemdeki ekonomik ve siyasal krizi eklemlenme sürecindeki bu kilitlenmenin tezahürüdür. Emperyalizmin geri ülke pazarlarını ve üretici güçlerini kendine entegre etmesinin olası yeni modelini ilerleyen satırlarda tartışmak üzere bir kenara bırakıp, konunun burada bizimle ilgili esasına yönelecek olursak, emperyalist kapitalist pazarın tekleşme sürecine bağlı olarak, özellikle sosyalist sistemin yıkılmasıyla birlikte dünyada ne emperyalist pazar ilişkilerine şu ya da bu düzeyde eklemlenmemiş yeni ve bilinmedik üretici güçler kümesi kalmıştır ne de proletarya gibi, emperyalizme alternatif modern toplum öncülüğü..

Muhammed’in medeniyete akacak başka barbar güçlerin kalmadığını görerek kendini son peygamber ilan etmesiyle orijinal medeniyet yaratıcı tarihsel devrimler çağının kapandığını belgelemesi gibi,  bölgemizde gelecek tarihin kurgulanmakta olduğu başka bölgelerde, modern ve tarihsel kolektif aksiyoner üretici güçlerin yüksek sosyalizm konjonktürlerine yol açtıkları tarzda devrime yeniden bir “dirimsel nefes” getirecek yeni ve bilinmedik bir üretici güç mevcudiyeti yoktur. Dolayısıyla önümüzde kendiliğindenlik konjonktüründen güç alan bir devrimcilik değil, doğrudan iradi devrim işçiliği süreci bulunmaktadır.

VI- YENİDEN SÖMÜRGECİLİK

Kapitalizmin kendine yeni pazarlar ekleme yöntemi başlangıçta sömürgecilikti, özellikle ikinci büyük savaştan sonra yeni-sömürgecilik oldu. Klasik sömürgecilik emperyalist merkezin ihtiyaç duyduğu pazara doğrudan zor yoluyla el koyması, bir açık işgal hali olarak ortaya çıktı. İkinci yeniden paylaşım savaşından sonda ise hem sosyalist sistemin güçlü varlığı hem de doğrudan işgalin ağır maliyeti emperyalist entegrasyonda yeni sömürgecilik yöntemlerine geçildi. Bilindiği gibi, bu yöntemler yerel işbirlikçi sınıflar eliyle pazarın dolaylı araçlarla sömürülmesi, merkezi pazara eklemlenmesiydi.

Sosyalist sistemin yıkılmasıyla birlikte yeni bir tarz kendini göstermekte gecikmedi. Kuveyt provokasyonu üzerinden Amerika’nın, diğer emperyalist ve yerel gericiliğin bağlaşıklığını sağlayarak Irak’a saldırması yeni tarzın ne olacağı konusunda bizleri fikir sahibi kılacak kadar zengindi. Birinci Irak müdahalesini, on yıl sonrasına bir göndermeyle “Körfez’de kriz yok; emperyalizmin ortadoğuyu işgali var”  saptamasıyla değerlendirmek, henüz  Amerika’nın “önleyici savaş doktrini”ni 11 Eylül olaylarına bağlı olarak ortama sürmesinden keza seneler öncesinden emperyalist yayılmacılığın yeni tarzını Ortadoğulu gelişmelere bakarak tarif etmeyi mümkün kılmıştı: “..emperyalist yeni dünya programı kendine gelecek tehdidi üçüncü dünyadan ve özel olarak da Ortadoğu’dan görmektedir. O zaman da bu bölgede kendine tabi olmayan her hareketi en hızlı ve en kanlı bir şekilde sindirmek istemektedir. Elbette emperyalist stratejler, sorunu salt patlayan bir tehdidi söndürmek düzeyinde ele alamazlar, çünkü öyle hesaplanamayan faktörler devreye girebilir ki, sonradan yapılan her müdahaleye karşın olayın çapı genişleyebilir ve karşı konulamaz bir süreç izlenebilir. Özellikle Ortadoğu gibi batılı bir kafanın tümüyle algılaması imkansız melezlikler diyarında bu tür olayların ardından gitme taktiği emperyalizme hiç de cazip gelmemektedir. Onlar tehdidin doğmadan söndürülmesi yanlısıdır. Böyle bir strateji ise bölgedeki askeri varlığın sürekliliği demektir.” Buradan hareketle de yeni emperyal yayılmacılığın temel niteliğindeki değişim “Bu durum artık yeni sömürgeci dönemin gizli işgaller esprisinin yerini doğrudan ve açık askeri müdahalelere bırakılması anlamına gelmelidir.”[8] şeklinde belirlenmişti. Bu tarzın yeni sömürgecilik döneminden ayırdını koyabilmek ve temel niteliği olan açık işgalin klasik sömürgeciliğin doğrudan askeri sömürgeci niteliğine benzeyen yanını öne çıkarabilmek açısından “yeniden sömürgecilik” olarak adlandırılması mümkün oldu[9]. Amerika’nın BOP planını yürürlüğe sokmasıyla Irak ve Afganistan işgaline bağlı akan süreç sonunda emperyalizmin artık yeni bir tarza yönelmekte olduğu özellikle yeni bir yüksek birikim konjonktürünün başlangıç eşiği olarak ön varsayabileceğimiz bu dönemde değişik yönleriyle sol entelejensiya tarafından da tartışılmaktadır[10]. Gene de, daha da derinleştirilmesi ihtiyacını vurgulamak kaydıyla yeniden sömürgecilik üzerine şunlar söylenebilir. Her şeyden önce bu tarz klasik sömürgecilikle yeni sömürgecilik karmaşası bir tarz olarak kendini göstermektedir. Daha önceki tarzlarda geri ülke bir pazar olarak ya doğrudan işgal üzerinden ya da işbirlikçi tarzlarla emperyalizme bağlanırken yeni dönemde geri ülkenin emperyalist ilgiye mazhar olan tarafı doğrudan sahip olduğu temel üretim kaynakları ve stratejik noktalarıdır. Bu konumlar emperyalizmin doğrudan işgali ya da mülkiyeti altına geçirilirken bu emperyalist “yeşil alanlar”ın dışında kalan ülke keza yeni sömürgeci işbirlikçi tarzlara ya da giderek Somali ve Sudan’da görüldüğü tarzda doğrudan emperyalist ilgisizliğe terk edilebilmektedir. Geri ülkede siyasal yapı, yeni sömürgecilikte olduğu gibi işbirlikçi yerel sınıflar üzerinden işlemekte ama ülkenin sahip olduğu ekonomik ve stratejik değerler doğrudan sömürgecinin kontrolünde bulunmaktadır. Bu durum itibariyle yani, sömürgeciyi, yabancı gücü, işgalciyi açığa çıkaran bir tarz olduğu için yeniden sömürgeciliğin en önemli sonuçlarından biri, halkların anti-emperyalist, anti sömürgeci bilinç ve davranışının daha doğrudan ve kolay gelişebilmesidir.

Diğer taraftan, marksizmin keza öngördüğü şekilde, savaş tekniklerinin giderek yükselen tahrip gücü emperyal güçleri artık büyük ve doğrudan savaşlardan kaçınmaya ve yeniden paylaşımı bölgesel savaşlar zemininde tutmak istemelerine yol açarken, yeniden paylaşımın konusu olan geri ülkeler coğrafyalarında yüzyılların ardından hala güncelde de varlığını sürdüren ve siyasal sınırlara tabi olmayan “tamamlanmamış tarihsel süreçler”e ait çelişkiler, karşıtlıklar ve düşmanlıklar potansiyeli, çatışmalara hızla bölgesel karakter vermektedir. Emperyalist merkezler yeniden sömürgecilik tarzıyla; ekonomik ve stratejik noktalardaki işgallerini, yani klasik sömürgecilik politikalarını, yerel güçlerin askeri ve siyasi yapılarıyla, yani yeni sömürgecilik politikalarıyla güçlendirerek, savaşın ateşini değil getirisini ülkelerine taşımak üzere iki büyük yeniden paylaşım savaşının doğrudan yıkımından da kendini korumaktadırlar. Böylece yeniden sömürgecilik tarzı aynı zamanda emperyalistler arası rekabetin, yeniden paylaşımın bu tarihsel kesitteki bir unsuru olarak karşımıza çıktığı gibi, bölgesel savaşlar da yeniden sömürgeci dönemin en başat tezahürü olmaktadır.

Aslında Balkan savaşlarında da görülebilen bu durumu, Doğu pazarlarının entegrasyonunda başvurulacak bir yöntem olarak en saf şekliyle Irak’ta izlemek mümkün olabilmektedir. Irak’ta asıl savaşan tarafların ABD ve İran olduğunda pek çok yorumcu birleşmiş hatta bu resmi raporlarda[11] da ifade edilmiştir. Keza İsrail’in Lübnan saldırısı üzerine yapılan yorumlar da aynı zemini vurgulamıştır. Siz aslında bu karşıtlığı doğrudan çatışma düzeyinde olmayan ama diplomatik karşıtlıklar alanında emperyalist ülkeler arasında, örneğin “eski-yeni Avrupa” tartışmalarına yol açacak kertede Alman-Fransız eksenine karşı Amerikan-İngiliz ekseninde de kurabilirsiniz, ABD dışındaki emperyal odakların Irak’ta askeri varlık bulundurmaktan kaçınmalarında da… Ortadoğu, emperyalist genişlemenin kilitlenme alanı olduğundan dolayı krizi aşmanın ve yeni dengelere ulaşmanın hesaplaşma alanı olarak öne çıkmaktadır. Bu haliyle emperyalist entegrasyonun laboratuar alanı olma işlevi yeni sömürgecilik döneminde nasıl Latin Amerika olmuşsa yeniden sömürgecilik döneminde Ortadoğu olmaktadır. Bilindiği gibi Latin Amerika ülkelerinde olan para politikası uygulamaları, darbeler, vb gibi emperyalist müdahaleler diğer geri ülkelere daha sonra taşınırdı. Eğer emperyalizmin önünü kesmek mümkün olmaz ise, artık belki de bu sürecin tersini izlemek söz konusu olabilecek, Ortadoğu uygulamalarında Latin Amerika’nın da geleceği izlenebilecektir.

 

VII- ÇALD-İRAN SÜRECİ

Sözcülerinin onlarca kere ifade ettikleri gibi günümüz emperyalizminin başat konusu petrol ve doğalgaz zenginlikleriyle, insan gücünün yoğunluğu ve gelişkinliği nedeniyle Ortadoğu’yu, Hazar’ı ve arkasını emperyalist pazara bağlamaktır. Yeni bin yılın başlarındaki Balkan savaşı da, ardından yükseltilen Irak savaşı ve süreğen İran krizi hemen bu yıl yaşanan Gürcistan denemesi de hep bu planın uygulamalarıdır. Emperyalistler açısından bu pazarların kendilerine entegrasyonu için zorunlu olan her girişim politik bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur. Teorik ön varsayımların ötesinde, somut olarak yaşanan kriz, bu tarihsel zorunluluğu artık güncel politikanın bir unsuru durumuna getirmektedir.

Yakın geçmişte, ne finanskapitalizmin, ne sosyalizmin modern toplumsal dönüşüm tarzları bu geri toplumsal formasyonların barındırdıkları kadim üretici güçleri sorunsuzca kendisine entegre etme başarısını gösteremedi. Bugün dünyada, geri toplumlara, onların bir geleceğiymiş gibi kendini sunacak güçte bir sosyalist sistem bulunmuyor. Kendine alternatif bir sistemin yokluğunda emperyalizm kendi klasik entegrasyon yöntemlerini öne çıkartarak geri toplumları kendi pazarına zor yoluyla bağlamayı daha kestirme ve kendi gerçeğine uygun buluyor.

Bolşevik devriminden sonra Doğulu toplumların emperyalizme entegrasyonuna ikinci itiraz İran’dan gelmişti. İran, bir yanıyla Körfez’e, diğer yanıyla Hazar’a ve arkasına yaslanan haliyle, ve bölge halklarının anti-emperyalist bilinç ve davranışı haline gelen Şii muhalefetin merkezi olması nedeniyle 21. Yüzyıl emperyalist stratejilerin merkezine konuldu. Bu program zaman zaman öylesine yoğunlaştı ki, biz dahil, pek çoklarının savaşı takvimlemekten kendini alamadığı dönemler oldu. Ancak gidişi görmek başlı başına sürece müdahale etmektir. Bush yönetimiyle, emperyalistler arası dengelerin sarsılması, İsrail’in Lübnan yenilgisi, derken mortgage kriziyle sinyallerini veren yapısal kriz ABD saldırısının önünü keserken, Obama’nın gelişiyle esen Bush karşıtı politika beklentileri İran krizini gündemden düşürdü. Oysa en az konuşulduğu ve en çok unutturulduğu anda bile gelişmelerin İran sorununa koşut olarak aktığını söylemek çok mümkün. Örneğin Irak’taki Amerikan gücünün azaltılarak Afganistan’daki ABD ve müttefik gücünün artırılması, daha önemlisi Türkiye’de genel kurmay ve Akparti arasındaki gerilimi çözerek bu ittifaka bölgesel ve yerel işbirlikçi Kürt dinamiğini ekleme işlemi tersinden bir bakışla İran sürecinin işlediğini ve hızla son noktaya doğru yaklaştığımızı göstermektedir. Elbette tersinden bu çıkarsamalara varabilmek için düzünden bazı tespitler bir öngerekliliktir. Örneğin birincisi için; Baker planındaki “Birleşik Devletler çok sayıda Amerikan birliğini Irak’ta tutmak için üç nedenden ötürü açık uçlu taahhütlerde bulunamaz. Birincisi ve en önemlisi; Amerika başka güvenlik tehlikeleriyle de yüz yüzedir ve Irak’ta bu düzeydeki bir askeri varlıkla sürdürülen taahhütler diğer olasılıklar için elde gerekli rezervleri bırakmamaktadır… Birleşik Devletler (Afganistan’daki ihtiyaçlarının yanı sıra), İran ve Kuzey Kore’nin de içinde olduğu diğer güvenlik sorunlarına karşı hazır olmalıdır.”[12]  ifadesinden hareketle “Görüldüğü gibi, Baker planının Irak sorunlarını, büyük çapta Amerikan askeri varlığını gerektirmeyecek şekilde ele alması ve bu gücü boşa çıkartmayı esas alması İran sorununa yönelmek amacıyladır. Burada Amerika’nın esas stratejisi Orta doğu’ya yerleşmek olduğu için Kuzey Kore’nin adını atlamakta bir sakınca görmüyoruz.”[13] gibi.. İkincisi için; “Türkiye, ekonomik açmazlarıyla burjuvazinin, örgüt ve bilinç zaaflarıyla proletaryanın doğrudan siyasal varlıklarının düşük düzeyi itibariyle verili güncel siyasal yapısı ağırlıklı olarak islam, kürt ve kemalist şekillenmelerle oluşan bir ülkedir. ABD, İran kilidini açmada lojistik ya da stratejik istihdamda Türkiye ittifakını sağlamlaştırmak için bu üç siyasal olguyu buluşturmayı denemektedir. Gidiş ılımlı da olsa islamcı, devletci de olsa kürt varlıklı bir tc’nin bir ateşin içine yuvarlanması yönündedir.”[14] gibi.. Tıpkı Osmanlı’nın Çaldıran seferinde olduğu gibi, emperyalizmin İran seferindeki başarı da merkezi Türk devletiyle işbirlikçi Kürt gücünün ittifakı bir önkoşuldur. Buna esas engel olan Türk devletleşmesinin sömürgeci ideolojisi ve bu egemen devletçi anlayışın temsilcisi Genel Kurmay’dı. 5 Kasım 2007’de noktalanan ve AKP’nin bir devlet partisi olmasına varan süreç aynı zamanda Genel Kurmay’ın da ideolojik ve siyasal terbiye süreci oldu. Artık AKP ve Genel Kurmay bir savaş blokudur. Bu blok Irak’tan Afganistan’a kadar emperyalizmin verdiği bütün görevleri yerine getirecektir. Ve de gerekirse İran’a karşı.. Alametleri varsa kıyameti de yakındır.

VIII- KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ

Artık bölgede bütün iç süreçlerin son tahlilde küresel iradenin bir tezahürü olarak şekilleneceği bir tarihsel gidişinin, bugün artık iyice olgunlaşan ama belirtilerini yıllar öncesinden veren yeni ve zorunlu bir denge haline doğru olduğu görülebilmektedir. “Bu denge, bölgesel çapta Türk-Kürt geriliminin ortaya çıkmasını engellemek üzere, PKK’nin TC’yi tatmin edecek şekilde etkisizleştirilmesi zemininde kurulmaktadır. ; PKK’siz Kürt kimliği, devletin resmi yapısına içkinleştirilecektir.”[15]

Amerika, TC ve Barzani üçgeninin Amerika’nın bölge politikalarına göre kurulmasının önünde bir tek engel vardır; Kürt özgürlük hareketi..

Öcalan’ın yakalanmasının ardından yöneldiği paradigma değişiklikleri, post modernist söylemlerine ve ısrarlı barışçı tutumuna karşın bölge devletleşmelerinin ve dengelerinin yüzlerce yıllık tarihi Kürt özgürlük hareketine kuruluş gerekçelerinden daha ötede bir siyasal varlık alanı bırakmıyordu. Bu, yazılan çizilenlere aldırmayan, öznenin eylemini koşullayan tarihin mantığı idi. Bölgemizde bu mantığı en iyi okuyanlardan biri olarak PKK, kendini başlangıç programlarına bağlayan 10. Kongre’sini yaptı.

 

IX- TÜRKİYE DEVRİMCİ HAREKETİ

Çatı partisi çalışmalarında son gelinen nokta, Türkiye solunun bugüne kadar ısrarla görmezden geldiği bu gerçeği artık üzerine uzun uzun konuşmayı gereksiz kılacak kertede, kerhen de olsa bilince çıkardığını göstermektedir. Ama ne yazık ki küresel krizin ve bölgesel hararetin giderek ve çok hızla yükseleceği bu konjonktürde bu girişimin dönemin ihtiyaçlarına cevap veremeden kavrulma ihtimali de büyüktür. Çatı partisi bundan seneler önce kurulabilmeli ve üstüne devrimin diğer gerekli mücadele tarz ve örgüt biçimlerine ulaşılabilmeliydi. Çatı partisi henüz kurulma eşiğinde, diğerleri ise hala çok uzağımızda..

Türkiye devrimci hareketi salt ampirik gerçeğin pratik eyleyicisi olma durumundan çıkmayı başarabilmelidir. Anın, artık kaçınılmaz kıldığı görevlere son anda talip olmaktansa, hem kendi gerçeğine, hem bölgesel devrimin gerçeklerine tarihsel materyalizmin bilim gücüyle bakabilmeyi ve özellikle kendine karşı oldukça özeleştirel olmayı öğrenmelidir.

Tarih bilinci, tarihi bir üretici güç olarak algılamak ve onu bir düşünce ve davranış elemanı olarak değerlendirebilmekse, eğer;

 

X- SONUÇ

Türkiye devriminin karargahını oluşturmak için hiç vakit kaybedilmemelidir.

 

[1] T. Doğan, Tarihin Yeni Bir Açılışındayız, Haziran kitap dizisi, Mayıs 2001

[2] T. Doğan, Savaş ve Devrim, Haziran kitap dizisi, Mart 2003

[3] Bu konuda bkz: E. A. Demirci, Raporlar Savaşı, Demokratik Dönüşüm dergisi, s26, Ocak 2007

[4] Bu konuda bkz: Andrew G. Marshall, Here Comes the Amero, Global Research, 20 Ocak 2008

[5] Bu konuda bkz: Breakdown of the Global Monetary System by summer 2009, GEAB 17.11.2008, aktaran Global Research, 2 Aralık 2008

[6] S. Kaya, Çıkış Hattı, Bilinç ve Eylem dergisi s3, Haziran-Ağustos 2005

[7] Keza..

[8] Körfez’de Kriz Yok, Haziran dergisi s7, Mart 1993

[9] Yeni Sömürgecilikten Yeniden Sömürgecilik’e, Haziran dergisi, s7, Mart 1993

[10] Bu konuda bkz: Andrew G. Marshall, Divide and Conquer: The Anglo-American Imperial Project, Global Research, 10 Temmuz 2008 ve J.Petras, The Great Land Giveaway: Neo-Colonialism by Invitation, Colonial style empire building is making a huge comeback, Global Research, 1 Aralık 2008, ve gene J.Petras, Emperyalist Sistem: Somali vakası, sendika.org, 18 Mayıs 2007 yazıları, birincisi ve üçüncüsü doğrudan askeri işgallerin emperyal stratejinin nasıl temel bir parçası olduğunu açıklarken diğeri geniş tarım alanlarının mülkiyeti üzerinden emperyalist pazara doğrudan bağlı eski sömürge tarzı ilişkilerin nasıl kurulmakta olduğunu açıklıyor.

[11] Örneğin bkz; Iraq Study Group Report, s29

[12] keza, s73–74

[13]E. A. Demirci, keza..

[14] İ. Tanır, Çaldıran Hazırlıkları, Demokratik Dönüşüm, s20, Ağustos 2005

[15] İ.Tanır, Devrimin Hazırlıkları, Demokratik Dönüşüm, s21, Ekim 2005

 

Serdar KAYA

23 Aralık 2008