Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / Bakış Açısı / ANGLO SİYONİST EMPERYALİZMİN SAVAŞ ARAYIŞLARI VE ÜLKE YANSIMALARI

ANGLO SİYONİST EMPERYALİZMİN SAVAŞ ARAYIŞLARI VE ÜLKE YANSIMALARI

Ortadoğu’da gelişmeler bölgesel sürecin sanki bir makas değişikliği öngününde olduğunu gösteriyor .

Geride bıraktığımız kısa bir dönemi gözden geçirirsek:

Doğu Guta’daki kimyasal saldırı provokasyonundan sonra (Nisan 2018) Amerika karşısındaki güç dizilişinin yani Rusya, Suriye, İran ve Hizbullah’ın, sahadaki hakimiyetini kurumlaştırdığını görmekteydik. Herkesin yeni bir dünya savaşı başlangıcını beklediği bu moment Amerika’nın yasak savar ölçüde etkisiz bir müdahale düzeyinde kalmasıyla aşıldı. Ardından Suriye’nin güney ve orta alanlarında çetelerin hızla temizlendiğine tanık olduk. Bu beklenir bir gelişmeydi, ancak daha beklenilmez olan Rusya’nın bölgedeki ittifaklarından uzaklaşarak İsrail’i gözeten bir tutum içine girmesi oldu. Ruslar seyrederken İsrail 82’den bu yana en yoğun hava saldırısını Suriye’ye yaptı (Mayıs 2018).

Derken gündem İdlib’e dayandı. Emperyalizmin “kimyasal” taktiği bir kez daha devreye sokuldu. Rusya bu gelişmeye karşı Türkiye’yi kendi yanında tutacak esnekliklerle silahsızlandırılmış bölge anlaşmasına vardı. Esas itibariyle kimseyi memnun etmeyen bu anlaşma, özellikle Amerika karşıtı blok tarafından, örneğin Suriye, İran ve Hizbullah tarafından başarılı değerlendiriliyordu, ki yine bir siyonist provokasyon bütün bu gelişmelerin geleceğe dair uzanımlarına oldukça karamsar bir havanın çökmesine neden oldu.

Türkiye’de tüm iktidar karşıtı analizciler İdlib anlaşmasının çeteleri geri çekmek ve kontrol altına almak gibi bir yükümlülüğü üzerine yüklemesinden dolayı Türkiye’nin iyice bir darboğaza girdiğini ve mevcut iktisadi kriz üstüne bu yükümlülüğün iktidarın uluslararası desteğini keserek ömrünü kısaltacağına dair yorumlarda buluştular.

Ama gidiş sanki pek de böyle değil.

Doğu Guta odaklı dünya savaşı tehdidi Amerika’nın içinde bulunduğu koşullar ve Rusya’nın dünyanın gündemine soktuğu yüksek askeri düzey, bu meydan okumanın çok da ısrarlı olamayacağını önceden göstermişti. İran nükleer anlaşmasının bozulmasında, Kuzey Kore geriliminde gereken ilerlemeyi sağlayamayan Amerika, özellikle dünya pazarındaki hakimiyeti açısından Trump’ın seçim politikasına uygun bir geri çekilmeyi yeniden gündeme getirir gibi olmuştu. Bütün bu eğilimlerin sonucu Putin-Trump zirvesine (Temmuz 2018) kadar geldi. Bu zirvede Amerika’nın Rusya’yla Ortadoğu siyasetinde bir buluşma yaratabileceğine dair verilerin ortaya çıkabildiği görüldü. Bunun en belirleyici iki hattından birincisi İran’ın Suriye ve diğer sahalardan çekilmesi idiyse, diğeri de İsrail’in bölge güvenliği açısından Rusya’nın da bir garantör ülke haline gelmesini teyit etmesi idi.

Ancak Helsinki zirvesinin ardından Amerika’da ortaya çıkan siyasal iklim , Trump’ın Amerikan derin devletince tasfiye edilebileceği üzerine argümanların en ağırbaşlı kalemler tarafından bile öne çıkarılmasını mümkün kılar bir hale döndü. CIA gediklilerinden senatörlere, gazete editorlerine kadar kapsamlı bir kampanya Trump’ı “suçlu” ve “hain” ilan etmekteydi. Tutuklanan iki avukatının Trump’ın suçlarının üstünü örtme girişimlerine dair itirafları Trump’ın görevden azlini öylesine gündeme getirdi ki daha geçtiğimiz günlerde Trump “benim bir Adalet Bakanı’m yok” diye üzerindeki hukuki basıncı dillendirmek zorunda kaldı.

Bu atmosferde İdlib üzerine tırmandırılan yeni bir kimyasal provokasyonu , Almanya’yı bile kıyısından da olsa işin içine katacak kadar saldırgan bir tondaydı. Her şeyden önce saldırganlık meşruiyetini sadece kimyasal saldırıda değil, sivillerin herhangi bir şekilde ölümünde de arıyordu ve daha da önemlisi Doğu Guta başarısızlığından sonra bir kez daha aynı gerekçelerle ve daha ısrarlı bir şekilde gerilimi tırmandırmayı tercih ediyordu. Demek ki başka karar düzeyleri artık devreye sokulmuştu. Bu ürkütücü bir durumdu. Bu yüzden Putin Tahran’daki Astana zirvesinden sonra RTE ile bir kez daha buluşup olayı bir anlaşma zeminine çekmeyi denedi ve başardı. Ama nereye kadar?

Anlaşmanın öngördüğü tarih 15 Ekim… Bu tarihe kadar çetelerin silahsızlandırılması düşünülen 15-20 kilometre derinliğindeki bir kuşağın arkasına çekilmesi planlanıyor. Buradaki en büyük güç HTŞ, yani Nusra, yani El Kaide bu anlaşmayı tanımayacağını ilan etti. Bu arada şimdi ÖSO içinde olup da Hama civarında HTŞ’nin en önemli ittifak gücü sayılan Ceyş El Izza RTE’ye kendilerini koruduğu için teşekkür etti. Peki, çeteler Rus Savunma Bakanı Şoygu’nun dediği gibi 10 Ekim’e kadar silahsızlanmazsa ne olacak? Sol basında okuduğumuz haliyle, Rusya ve Suriye’nin Türkiye’ye “sen yapamadın, biz yapalım” deyip ortalığı çeteler için bir cehenneme çevireceğine dair yapılan yorumlar, Rus Dışişleri sözcüsü Zakharova’nın kimyasal saldırı bahanesinin hâlâ  tehdit edici geçerliğini koruduğunu açıklaması karşısında son derece beylik ve saha gerçeğini görmezden gelen bir yerde kalıyor.  İdlib anlaşmasının hemen öncesinde Beyaz Saray’dan sızan ve Trump’ın Suriye’den çekilmeyi değil daha da yerleşmeyi esas alan bir politikanın altına imza attığına ilişkin haberler Ortadoğu’da suların yeniden ısınmakta olduğunu bize gösteriyor. Anlaşılan odur ki, ABD emperyalizmi kayıplarını telafi etmek ve bölge dengelerini olabildiğince kendi lehine çevirmek için bu konuyu oldukça zorlamak niyetindedir.

Amerika’nın bu saldırganlığının gerekçelerini aramak gereksiz; ABD emperyalizmi büyük bir çöküş süreci içindedir. ABD, verili yeniden paylaşım konjonktürünün kaybetmekte olan tarafıdır. Pazardaki hegemonyanın ölçüsü genel eşdeğer yani para hakimiyetidir. Bugün için dolar hâlâ rezerv para olarak oldukça önde olan yerini koruyorsa da (%70) dünya pazarında önemli bir dolarsızlaşma eğilimi de başlamış durumdadır. 2017 yılında dünya ticaretinin %40’ı dolar üzerinden yapılırken Euro %36 ile yakın bir hacim oluşturdu. Diğer kısmı da sterlin, yuan vb, idi. Ve ABD bu kaybediş eğilimine karşı neocon yaklaşımla elindeki en büyük koz olan savaş gücünü kullanarak direnmeye çalışmaktadır. Bilindiği gibi Obama seçeneğine karşı ileri sürülen neocon yaklaşımın “Zaferi Seçmek” adlı programı tümüyle bu içeriktedir; Amerikan halkına Vietnam sendromunun temel motifi olan ceset torbalarına alışmasını öneren bir saldırganlık perspektifindedir. Bütün iktisadi ve siyasal yapısı dünya pazarında önemli bir boyutta geri çekilmeyi dayatmasına karşın ABD, egemen mali odaklar arasındaki yaklaşım farklılıkları nedeniyle bazen bu realiteye göre bazen de saldırarak ve saldırı tehdidiyle küresel tahakkümünü sürdürmeye yönelmektedir. Ama özellikle Rusya’nın bu yıl içinde sergilediği silah teknolojisi artık ABD’yi dokunulmaz olmaktan çıkarmış durumdadır. Amerika bundan önceki iki paylaşım konjonktüründe de, ardından gelen soğuk savaş sırasında da ve en nihayet Reaganomics arka planlı uyduruk “yıldız savaşları” blöfünde de savaşı kendi kıtasından uzakta, Avrupa’ya yığma şansına sahipti.  Bugün ABD emperyalizmi böyle büyük savaşlarda kendine güvence sağlayan bu iki üstünlüğünü de kaybetmiş durumdadır: ne ülkesini savaş sahası olmaktan koruyabilecektir, ne de öyle ya da böyle bir savaşı kazanmasını güvenceleyecek bir silah üstünlüğü kalmıştır.   Ancak gene açıktır ki böyle bir küresel savaştan hiçbir küresel gücün kazanarak çıkmasının koşulu da yoktur. O halde, bütün dünyayı felakete sürükleyecek bir nükleer yıkıcılığa başvurulmadığı takdirde Amerika’nın nükleer savaş kıyısında sınırlandırılmış bir zorlayıcılıkla bölgesel dengeyi bir miktar daha kendi lehine çevirme şansı olabilir. Hele ki Rusya bölge ittifaklarından kendini kısmen uzaklaştırma eğilimindeyken ve hele ki 4 Kasım’dan itibaren yürürlüğe girecek İran ambargo süreci varken…

Amerika açısından İran meselesi genel emperyalist hegemonyanın kendi merkezinde kurulması için bir tercih değil kaçınılmaz bir uğrak durumundadır. Bu gerekliğin gerekçesini Brzezinski yazdı, Albright politik vurgusunu yaptı. Şimdi Amerika, İran sorununu öne çıkartarak hem Ortadoğu’da egemenliğini dengelemek, hem Rusya ve Çin üzerinde bir üstünlük aracına sahip olmak, hem de Avrupa’yı kendisine bağlamak isteğindedir. Eğer İran bir şekilde Amerikan siyasal alanının etkisine girerse, Rusya Ortadoğu’da kara gücünü büyük ölçüde yitirmiş ve sünni ittfakı üzerinden Amerika bu üstünlüğü ele geçirmiş olacaktır. Bu aynı zamanda İran, Körfez ve Hazar arkası doğal gazın Rusya’ya alternatif olarak piyasaya sürülmesi ve bu alternatif üzerinden Avrupa’nın burnuna bir halka takılması demek olacaktır. Petrol ihtiyacını neredeyse tümüyle İran ve Ortadoğu merkezli karşılayan Çin’in durumu ise ortadadır. Amerika’nın hegemonya sorunsalında çekici halka olarak İran’ı öne çıkarması bu çerçevededir ve çok stratejiktir.

Rusya’nın bu konudaki yaklaşımı ise Amerika’nınki kadar netlikler içermemektedir. Rus toplumunun devletleşme süreci, tıpkı Türkiyeli devlet felsefesi gibi batıcıl bir arayış içerir. Sosyalizmini batılı üretici güçlerin gelişim düzeyine endeksleyen bu arayış glasnost-perestroyka’yla yıkılışını da bu gerekçeye dayandırdı. Bu yaklaşım içinde Doğulu toplumların geriliklerine alerjik yaklaşan bir modernite kavrayışı vardır. Bu kavrayışın Baas zeminlerinde geri toplumların moderniteye eklemlenmesini salt bir politik pragmatizme indirgeyen ideolojik ve siyasal yetmezlikleri biliniyor.  Kasım Engin yoldaşın bugünkü yazısı (“Rusya Kürtlere Karşı Ne Kazandı?”, ANF, 240918) bu yaklaşımın Kürtlerle ilişkilenmedeki seyrini oldukça vurgulu bir şekilde anlatıyor. Hele ki islam, hem doğulu hem müslüman maddesiyle Rusya tarafından iç akıntıları önemsenmeden sadece kendi içindeki 30 milyon nüfus itibariyle potansiyel tehlike olarak algılandı ve sadece pratik politika nesnesi olarak değerlendirildi. Bu modernleşme ve devletleşme sürecinin ideolojik ve siyasal sonucu İran devrimine karşı en ileri haliyle hayırhah tutum almak şeklinde kendini gösterdi ve bu yanlış yaklaşımın tarihsel sonucu olarak Sovyetler Birliği çöktü.

Çöküşün ardından anglo siyonist oligarkların yeni sömürge egemenliğini Putin’le birlikte tasfiye eden Rus nomenklaturası bölge ve doğu politikası zemininde bu geleneksel ve beklenen çizgiyi sürdürmedi. Gene tarihsel bir felsefeye dayanmayan, politik pragmatizmin ağır bastığı bu yönelimde Rus burjuvazisi de varoluşunun güvencesini devlet sınıflarının öncülüğünde kendi pazarına hakim çıkan bu yeni yaklaşımda gördü. Sınıfsal rasyonalitenin yol göstericiliğinde yavaş ve temkinli adımlarla ilerleyişin arkasında durdu. Avrupa’da Almanya’ya, Ortadoğu’da İran’a, Uzakdoğuda Çin’e el uzattı. Medvedev’le temsil olunan Atlantik ittifakı yönelimli burjuva eğilimine karşı Avrasya ittifakını öne çıkaran Rus nomenklaturasının Putin önderlikli ağırlığı Rusya’nın politik tutumlarında giderek belirleyici oldu. Bununla birlikte yeniden başkan seçildikten sonra (Mart 2018) Putin’in Medvedev’i başbakanlığa yeniden ataması (Mayıs 2018) bu iki eğilim arasında, gene Putin’in önderliğinde  bir uzlaşma ve denge kurulduğuna dair bir algı yarattı. Rusya’nın kış olimpiyatlarına ulusal takım olarak katılmasını engelleyen doping skandalına neden olan Vitaly Mutko’nun yeni kabinede de görevlendirilmesi, Medvedev’in içinden geldiği Gazprom’da İsrail yanlısı kimi destek söylentileri, basında liberal yazarların öne çıkması, Başkanlık sözcüsü Peskov’u “Putin bu işin içinde yok” diye açıklamalara zorlayacak kadar kötü bir emeklilik reformu tasarısı, vb özellikle bu son birkaç ay içinde Atlantik yanlılarının öne çıktığı ve genelde rahatsızlık yaratan gelişmelerdi. Rahatsızlık son seçimlerde kendini somutça açığa vurdu. Gözlemciler, iki turlu bölgesel seçimlerde bütün hile hurdaya karşın Putin’in desteklediği Birleşik Rusya partisinin “son on yılın en kötü sonuçlarını” (ANF, 240918)aldığını yazdılar. Bu dönem  aynı zamanda da İsrail’in Suriye’de arsızca ve giderek artan şiddette saldırılarda bulunduğu dönemdi . Ta ki İl20 düşürülünceye kadar… Rus uçağının, geçtiğimiz günlerde, hem de hemen İdlib anlaşmasından sonra düşürülmesi Rusya’nın bölge politikasında nasıl bir tarz tutturacağına dair ya da şu an sürdürdüğü politikanın handikaplarına dair epeyce veri sundu. Bilindiği gibi İsrail uçakları, Rusya’nın kontrolündeki Suriye hava sahasına girerek Lazkiye civarında ağır bombardıman yaparken Suriye’nin hava savunmasından kendilerini kurtarmak için bir Rus uçağının arkasına sığındılar. Bu tam da bir siyonist yahudi aklı ve ahlaksızlığı idi; Suriye’nin S200 roketleri Rus uçağını vurdu. Uçak düştü, 15 personeli öldü. Bu olay üzerine Rus Savunma Bakanı Şoygu derhal İsrail’i suçlayan bir açıklama yaptı, ancak Putin, İsrail’in doğrudan suçlanmaması gerektiğini, olayın bir dizi trajik talihsizlik sonucunda cereyan ettiğini açıklayan yumuşatıcı bir söylem kullandı.

Bu tarz bir süredir Rus politikasında kendini hissettiriyor. Olasıdır ki, bütün bir Suriye cephesinde rejim, İran ve Hizbullah’la zorunlu olarak sürdürülen yakın ilişkiler sonrasında İsrail’le de yakın ilişkilere geçilmesi Helsinki zirvesinin başarılı sonuçlar vermesinin bir önkoşulu olarak tasarlanmıştı ve zirve sonrasında bu deklare de edildi. Ancak daha öncesinden beri, özellikle  Zafer Günü’nde Netanyahu’nun Putin’le birlikte törene katılması ve ardından 28 uçakla 70 noktaya saldırması ve bu saldırganlığını bugüne kadar aralıksız sürdürmesi Rusya’nın sadece müttefiklerinde değil, toplumunda ve siyasal yapısında “ne oluyor” sorularının yükselmesine yol açtı. Kimi siyasal analizcilere göre bu sorular İsrail’in Rusya’daki “beşinci kol” faaliyetinin başarısı üzerinden cevaplanırken siyasal kamuoyunda Putin’in “batı’ya ve İsrail’e karşı yumuşadığı”ndan şikayetle daha sert politikalar talep edilmesine neden olmaktaydı. Rus uçağının düşürülmesi üzerine Putin ve askerler arasında görülen yaklaşım farkı bu gözlemlerin doğruluğunun bir kanıtı sayılabilir. Gelişmeler üzerine basında “Suriye’deki Rus komutasının bir parçası olan” bir kaynaktan “Rusya Suriye’deki süper güçlük pozisyonunu kullanmadaki isteksizliğinin ve herhangi bir dış gücün (ABD, AB ya da İsrail) kendi kontrolündeki bir yerdeki müttefiklerini bombalamasına engel olmadaki başarısızlığının bedelini ağır bir şekilde ödedi”ğine dair aktarmalar yapıldı. (Medya Şafak üzerinden ejmagnier.com) Ve özellikle Rus Savunma Bakanlığı’nın, geçen gün yaptığı basın açıklamasında Putin’in sözlerinden sonra Rus uçağının düşürülmesinde gene ısrarla İsrail’i birinci dereceden suçlu ilan etmesi ve anlaşmaları değersizleştirmekle, savaş ahlakından yoksun olmakla mahkum etmesi, ardından S300 sevkiyatına karar verilmesi 9 Mayıs’tan bu yana İsrail’e tanınan töleransın artık kaldırıldığını göstermektedir. Açıktır ki siyonist devletin Rusya’nın İdlib’deki açmazlarını derinleştirmek üzere yaptığı hamle önemli yaklaşım kaymalarına yol açmış durumdadır.

Peki, bütün bu açı kaymaları hemen önümüzdeki günlerin gündemi olan İdlib sorununa nasıl yansıyacaktır? Asıl sorun budur.

Putin Rusya’sı, kendisine yönelik saldırılara karşı iki taktik çizgide tutum aldı: ya bir Sun Tzu ilkesi olarak savaşı savaşmadan kazanmanın sabrını ve esnekliğini gösterdi, ki uçağı düşürüldüğü koşullarda yürüttüğü Türkiye politikası ve son dönem Suriye politikası tümüyle bu çizgidedir ya da Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna meselelerinde görüldüğü gibi tayin edici yıldırım ataklara girişti. Amerika’nın bölge yöneliminin karakteri belliyken bölgesel konjonktürün bundan sonra nasıl seyredeceği Rusya’nın bu bilindik davranış makası içinde nasıl bir tutum alacağına bağlı olarak ortaya çıkacaktır. Biz de değerlendirmelerimizi buna göre yapmalıyız.

Önce sürtünmesiz süreç akışı üzerinden yani çetelerin Türkiye ve Rusya arasındaki Soçi anlaşmasına uyarak silahsızlanıp geri çekilmeleri üzerinden konuşalım. Eğer böyle bir gelişme olursa bu herşeyden önce emperyalizmin Ortadoğu’da yayılmasının en önemli hamlesi olan sünni kama yaratma projesinin çöktüğü anlamına gelecektir. Bilindiği gibi Irak Suriye bileşkesinde emperyalistler tarafından yaratılmak istenen bir sünni kama, hem şii hilalini parçalamak hem de Basra-Akdeniz hattını emperyalizmin kontrolü altına almak açısından öne çıkarılan bir Amerikan projesidir. DAİŞ bu zeminde inşa edilmiştir. Böyle bir projenin son ayağı olarak emperyalizmin bugün elinde sadece İdlib kalmış görünmektedir. Böyle bir son noktadan emperyalizmin sessiz sedasız çekilmesi önümüzdeki sadece bölgesel sürecin değil büyük çapta küresel konjonktürün de temel belirleyeninin Amerikan karşıtı güçler olacağının, Amerika’nın daha çok kendi içine döneceğinin işareti olacaktır. Bu yüzden böyle bir geri çekilme eğer İran ve kimi başka konularda Ruslarla yüksek getirili bir anlaşma söz konusu olmadığı sürece oldukça zor görünmektedir. Böyle bir anlaşma için bile, diğerlerinin yanı sıra İdlib’in de bir tehdit kozu olarak kullanılması kaçınılmazdır. Yeniden aynı noktaya geldiğimize göre konuyu buradan doğru ilerletmek gereklidir.

Nusra ve diğer çeteler 10 Ekim’de ağır silahlarını bırakarak 15 Ekim’de kendilerine bildirilen sınırlara çekilmeyi kabul etmedikleri takdirde ise elbette Rusya’nın askeri açıdan İran, Suriye ve Çin adına ve onların desteğiyle bütün bir İdlib’i dümdüz etme imkanı vardır. Bu durumda Amerika Türkiye’nin direncini provoke ederek Rus-Türk yakınlaşmasını kendi lehine çözebilir ve Türkiye’yi İran’a karşı bir koz olarak kullanmayı başarabilir ya da İdlib’e ağır miktarda sürülmüş Türk ordu gücünün hasar görmesi üzerinden Nato kurallarınca büyük bir savaşın koşulları oluşabilir. Böyle bir büyük savaş, hepsi de varoluşsal derecede büyük iktisadi ve siyasi krizler içinde oldukları için tam da Amerika’nın, İsrail’in ve Türkiye’nin istediği ve hepsi de gelişimlerinin en doygun süreçlerini yaşadıkları için Avrupa’nın, Rusya’nın, Çin’in ve İran’ın hiç istemediği bir savaş olacaktır. Eğer böyleyse Rusya’nın İdlib’i, Amerika’nın provoke ettiği, Türkiye’nin istediği tarzda bir başka çözüm baharına bırakması yani süreci sündürmesi, uzatması daha mümkündür. Rusya’nın BM sözcüsü Nebenzya’nın, Amerika’nın Suriye’deki askeri varlığının arkasına saklandığı için İdlib’in gündemden düşürülmesine yönelik yaptığı açıklama bu çerçevede okunabilir. Rusya,bu şekilde uzatılmış bir süreçle hem Türkiye’yi yakınında tutma, hem de çeteleri belli bir rezervasyon içinde tutma imkanına sahip olacak ve rakiplerinin kendi iç sorunlarıyla daha da aşınmasını bekleyebilecektir. Eğer söylendiği gibi Soçi’de “resmen ilan edilmeyen şey” kimyasal provokasyonunun önlenmesinde Türkiye’nin yükümlülük altına sokulmasıysa (aynı yerde..) İdlib sürecinin yumuşatılarak sürdürülmesi daha da mümkündür.

Ancak bütün karşılıklı esnemelere karşın böyle bir sürecin aşırı derecede sancılı geçeceği kolayca görülebilir durumdur. Hele ki artık S300’lerin varlığında Lieberman’ın şimdiden anonsunu yaptığı bir İsrail provokasyonu Rusya’yı ya bir dünya savaşı tehdidine karşı meydan okuma ya da örneğin ve özellikle İran konusunda emperyalistlerin politikalarına seyirci kalma tercihiyle yüzyüze bırakacaktır. Böyle bir durumda Rusya’nın ikincisini tercih edeceği öngörülebilir olsa da (burası Sun Tzu’dan), daha bir kaç ay önce “verdim.. veriyorum.. vazgeçtim..” gibi gayrı ciddi bir kararsızlık konusu olan S300’lerin Savunma Bakanlığı brifingi sonrasında hızla Suriye’ye teslimatı (burası da yıldırım savaş taktiğinden) Rus devlet sınıflarının anglo siyonist emperyalizme meydan okuma kararlılığı olarak da değerlendirilebilinir. Buna karşı USS Harry Truman’la Amerikan’ın lanetli 6. filosunun ve “güverte tabanlı uçaklardan oluşan dokuz filo”nun Akdenize’e girdiğini öğreniyoruz. Bütün bu yayılımın hangi noktada nasıl realize olacağını çok geçmeden göreceğiz. Savaş bir belirsizlikler alanıdır ve dünya, bölge gerilimleri üzerinden oldukça riskli bir sürece geçiş yapmaktadır.

Küresel konjonktür bölgesel  töleranslarını en son raddesinde kullandığı takdirde, yani her an patlayacağı beklenen sürecin görülebilir bir vade içinde uzatıldığı koşullarda böyle bir gidişin kazananı Türkiye olacaktır. Bunun verileri şimdiden ortaya çıkmaya başlamıştır. Her şeyden önce iktidarın Türkiyeli iktisatçılar tarafından “akıl dışı”, “çözümsüz” bulunan YEP’inin uluslararası finans kapital tarafından gördüğü “teveccüh” Saray iktidarının gelecek güvencesi olarak tanımlanmalıdır. Fitch’in kendi enflasyon oranını YEP’e göre düzeltmesi ya da FT’nin programa destek vermesi, İngiltere’nin Türk pazarını önemsemesi ve bir bağlamda Cumhuriyet gazetesindeki değişiklik Türkiye’nin uluslararası konjonktür içinde yerinin sabitlendiğinin işaretleri olarak ele alınmalıdır. Tıpkı 2017’ye kadar olduğu gibi -24 Haziran’ı bir değişken ara olarak görmek mümkündür- bundan böyle de uluslararası finans kapitalizmin iktisadi daraltmalarının iç siyasete tekabül eden iktidar kaymalarına ihtimal vermek pek mümkün olamayacaktır. Bu durumda kendi devrim modelimizi süreçteki bu daralmalar ve haliyle bize sağlayacağı genişlemeler üzerinden değerlendirmeliyiz.

Türkiye ekonomisinin iflah olmaz bir batakta olduğu biliniyor: Lira yıl içinde dolar karşısında %60 civarında değer yitirdi. Yılbaşında 3.5 lira olan dolar bugün 6.5 lira civarında oynuyor. Enflasyonun %20 olacağını YEP içinde açıkladılar. İşsizlik keza %20 civarında. Büyük çapta özel sektöre ait olmak üzere yıllık vade içinde ödenmesi gereken borç miktarı 250 milyar dolar. Otomotiv sektöründe zorunlu izinler söz konusu… İktidar memuru olmayan bütün iktisatçılar bu ekonominin ayakta kalabilmesi için tek koşulun varlığından söz ediyorlar: dışardan sermaye girişi… Emperyalist kapitalizmde bir ülkeye sermaye akışı için birinci kural; ülke ekonomisinin bu sermayeyi geri ödeyecek şekilde istikrarlı varlığı ki bu doğrudan siyasal istikrara tekabül eder, eşdeğerdeki ikinci kural ise; bu sermaye girişinin yüksek kâr getirisidir ki, bu da işgücünün ucuzluğunu gerektirir ve haliyle işçi sınıfının sömürüye karşı direnç ve mücadelesini bastıracak gene bir siyasi egemenliğin varlığını varsayar. Seçimin hemen ertesinde OHAL sistemini yasal ve daimi bir statüye sokan RTE iktidarının bugün öne çıkan bütün politikaları, uluslararası sermayenin Türkiye’ye girişi için zaten varolan bu koşulları iyice görünür kılma ve tereddütleri ortadan kaldırma temelinde gelişmektedir: bir taraftan iktidarın mutlak hakimi olduğunu gösterecek şekilde en küçük bir muhalefet potansiyeline en ağır şekilde yöneliyor, örneğin Cumartesi Anneleri’nin  gösterileri yasaklanıyor, diğer taraftan en küçük bir hak talebinin üzerine keza büyük bir yıldırıcılıkla saldırıyor, örneğin 3. Havalimanı işçilerinin yemek ve yatak talebi “terörist”likle suçlanarak “bir gece ansızın” bastırılıyor. Bu saldırıyla Soma’da 301 işçinin canına mal olan azgın sömürü koşullarının 400 kadar işçinin hayatını kaybettiği havalimanı inşaatında statü kazandığı ilan edilmiş olmaktadır. Havalimanı işçilerine yönelik bu baskınla uluslararası sermayeye ortaçağ koşullarında bir köle emeği vaat edilmiş olmaktadır. Gerici faşist RTE diktatörlüğü proletarya ve toplumsal muhalefete saldırısıyla Türkiye’ye gelecek sermayeye mevcut krizden asla etkilenmeyeceklerini göstermekte, bu krizin bütün yükünü proletaryaya ve çalışan sınıflara yüklemekteki kararlılığını ifade etmektedir. Kuşkusuz ki uluslararası sermaye eldeki birikim fazlasını yatıracak alanlar ararken Türkiye’de karşısına çıkan bu fırsatı kaçırmayacaktır. RTE’nin Amerika’da, Almanya’da, İngiltere’de pek çok büyük tekel ve finans kapital temsilcileriyle yaptığı toplantılar bunu göstermektedir. Türkiye önümüzdeki yakın zamanda 1 euro gündelikli ucuz işçi cenneti olarak uluslararası pazarda devreye sokulacaktır.

Bir diğer taraftan, havalimanı işçilerinin direnişi halk muhalefetinin sadece devlet zoruyla sindirilemeyeceğini hem bize hem RTE’ye bir kez daha hatırlatmış durumdadır. Ağır kriz koşullarında halk sınıflarında biriken öfkenin bir çıkış yeri aradığını günlük olaylar bize göstermektedir. Yukarıdaki örnekte değindiğimiz gibi havalimanı işçilerinin yanısıra Flormar, Cargill, Mercedes, Tüpraş’da yaşanan işçi direnişlerine intihar eden bir babanın çaresizliği ve işyerini yakan genç bir işçinin öfkesi de karışıyor. Bu koşullar her egemene toplum üzerinde ideolojik bir üstünlük kurması gerektiğini hatırlatır. Bu, Türkiye koşullarında RTE gibi bir diktatöre Kürt meselesinde yeni hamleler yapması gerektiğini hatırlatır.  RTE, Amerika seyahatinde bu gereği yerine getirmiştir. İdlib’de aşağı yukarı sağlanmış bir ateşkesi derhal Kürt halkı ve mücadelesi üzerine bir salvo olarak yöneltmek niyetiyle “Fırat’ın doğusu”nu hedef olarak göstermiştir. Kuşkusuz ki bugüne kadar olduğu gibi küresel güçlerin kendi denge boşluklarında yürüyerek kazandığı alanı, önüne çıkan bu imkan dahilinde de kullanmayı kaçırılmaz bir fırsat olarak görmektedir. Bildiğimiz gibi Lavrov, İdlib sorununda Türkiye ve Rusya arasında Amerika lehine ortaya çıkan tutum farkını gidermek üzere, RTE’nin dikkatini İdlib’ten Rojava’ya çekmek üzere Suriye’deki asıl problemin “Fırat’ın doğusu” olduğunu söylemişti. Şimdi RTE, Lavrov’un bıraktığı yerden alıp konuşmayı sürdürmeye çalışıyor. Bu yaklaşımların pratik derinliği ne olacak diye sorgulayacak olursak en azından RTE diktatörlüğünün  ülkede bir ulusalcı ideolojik atmosfer yaratarak kendine yönetim kolaylığı sağlamaya yetecek kadar olabileceğini söylemek mümkündür. Daha ötesini bölge gerilimlerinin kaldırabileceğini söylemek zor görünüyor. Ancak bu asgari gerçekleşme koşulunun bile Kürt devriminin gündemdeki yerel seçimlerde mevzi kaybetmesine yol açma ihtimali vardır. Özyönetim direnişlerinin, Afrin zeminindeki sıkıntıların ve önemli kurmay yoldaşların yitimlerinin Kürt halkının alışageldiğimiz devrimci kabarışında bir geri çekilmeye yol açtığını gözleyebiliyoruz. Bunu Kürt devrimi de saptayabiliyor ve bu nedenle özgürlük mücadelesini stratejik olarak Bakur’a endekslemiş durumdadır. O halde, Türkiye’deki devrimci mücadeleyi şöyle bir tasnif edecek olursak; birinci olarak metropollerdeki proletarya ve çalışan halkların azgın sömürü ve yoğun baskı nedeniyle biriktirdiği devrimci öfkenin bir devrimci öznenin, bir devrimci savaş kurmaylığının inisiyatifine hazır durumda olduğu öngörülebilir. İkinci olarak, Kürt devriminin Bakur hamlesini, keza Türkiye’nin metropollerine çağırmak gene devrimci savaş kurmaylığının bir gereğidir. Verili dönem itibariyle birleşik devrimci savaşın stratejik sahası Türkiyeli ve Kürt proletaryanın ve Türkiyeli ve Kürt yoksulların büyük bir çaresizlikle yoğunlaştıkları Türkiye metropolleridir. Bu stratejik sahanın bugün ağırlıkla siyasal bir etkinliksizlik içinde bulunması Türkiyeli bir devrimciyi demoralize etmez, etmemelidir. Türkiyeli devrimci zaten bu olguyu toplum-tarihsel olarak çözümleyip ona göre mevzilenmiş olandır.

Düzen solu kendiliğindenci oportunizmiyle hâlâ halk kitlelerinden devrimci öznenin öncü inisiyatifi dışında bir siyaset alanı yaratmasını beklediği için proletaryanın ve genel olarak halk sınıflarının düşük siyasal profilinden şikayet eden küçükburjuva kaçkınlık hali içindedir. Okuyoruz; havalimanı işçisinin direnişine sahip çıkılmayışını “anlaşılmaz” bulmaktadırlar. Bunlar 24 Haziran sonrasında yaptıkları analizlerde “yol tıkanıklığı”nı gene proletaryanın düşük siyasal varlığına bağlayarak düzenle uzlaşmanın yolundan ayrılmamayı gerekçelendirenlerdir.

Halkın sessiz ve katlanmacı tarzı… Emperyalizme ve oligarşiye karşı mücadelede Türkiyeli proleteryanın ve emekçi halkın bu sosyopolitik karakteri  Türkiye devrimci hareketi tarafından oportünizm ve revizyonizmle mücadele bağlamında ideolojik ve siyasal kapsamıyla anlatılmış, uygulanmıştır.

Kısaca şudur:

Türkiye proletaryası ve emekçi halkları devlet ve düzenle ilişkisi içinde sadece devlet zorunun etkisi altında kalarak korkuyla sinik kalmazlar. Yani devlet ve proletarya arasında sadece “kararsız denge” ilişkisi yoktur. Aynı zamanda şimdilerde liberal solcuların daha yumuşak bulup da söylediği ve işin sonunu aydınlanmacı teslimiyete bağladıkları bir rıza algısı da vardır. Bu rıza algısı güne ait değil Türkiye proletaryasının tarihsel ve sosyal oluşumuna bağlı bir biat ve tevekkül ideolojsidir. Devlet ve proletarya arasındaki bu ilişkinin adı da “suni denge” olarak konulmuştur. Bugüne kadar halk sınıfları ile devlet arasındaki bu çelişkiyi çözmek adına öne çıkan devrimci öznelerin yenilgisi tasfiyeci oportünizmi ve teslimiyetçi revizyonizmi sol üzerinde ideolojik ve siyasal olarak üstün kılmış ve bu üstünlük bizzat bu çizgilerin ve onların siyasal varlıklarının bizzat düzen tarafından korunmasıyla güvence altına alınmıştır. Ancak emperyalist yeniden paylaşımın en yoğunlaştığı bir bölgesel konjonktürde karşı devrim bu oportünist ve revizyonist ihanete sadece “sosyalizmin sorunları”nı tartışır bir siyasal kulüp alanı bırakmıştır. Bu kulüp üyelerinin bugünlerdeki en temel söylemi halkın sessizliğini anlaşılmaz, solun örgütlenme derdini çözümsüz bulmaktır.

Oysa;

Türkiye devrimci hareketi bugüne kadar ödediği bütün bedeller pahasına bu ihanet söylemlerini geçersiz kılan varlık iddiasını sürdürmektedir. Bu iddia devrimin öznesi olan proletaryayı ve onun öncülüğündeki halk sınıflarını önce ayaklanma fikriyle silahlandıracak sonra da silahlanma fikriyle ayaklandıracak bir devrimci özne faaliyeti olarak şekillendirilmiştir. Bu devrimci özne, başta devrimin öznesi olan proletarya ve ardından diğer halk sınıfları üzerindeki hem ideolojik olarak suni dengenin hem siyasal olarak kararsız dengenin kırılması için bilinç+eylem taşıyıcılığıyla işlevlidir. Tarih, binlerce yılık bezirgan ilişkilerin “topluca eylem” üretici gücünü lime lime ettiği bu topraklarda modern sosyal devrimin kurgusunu işletecek öncü devrimci özneyle buluşana kadar dava budur. Sınıf devrimciliği, proletarya sosyalizmi budur. Munzerlerden Yılmazkaya’lara, Bedrettin’lerden Ulaş komutanlarımıza ve ardından gelecek bütün savaşçılarımızla, proletaryayla, Kürt halkıyla, Alevilerle, kadınlarımızla gençlerimizle kıvılcımdan yangınlara büyümenin ısrarı budur. Devrim, mutlaka devrimci savaşımızın karşılığı olacaktır. Bugün itibariyle her devrimci bu sürecin işçiliğine koşulu olmalıdır.

Ali Efe

24 Eylül 2018

Hakkında Ali Efe

Avatar

Check Also

KÜBA DEVRİMİNİ 60ncı YILINDA SELAMLIYORUZ!

ULUSLARARASI DEVRİMİN İLERİ KARAKOLU Güney Amerika kıtası 16. yüzyıldan sonra sömürgecisinin ismiyle anılır oldu. Latin …