Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / 2018 / Kasım

Monthly Archives: Kasım 2018

“TRUMP PROJESİ” VE GÜNDEMİ

Geçen hafta yapılan Amerikan ara seçimlerinde muhalefet Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçirmesine karşın Trump seçim sonuçlarını “muhteşem” olarak nitelendirdi.

Nitelemenin abartısı kişilik yansıması olarak es geçilse bile Trump’ın bu seçimlerden gereken üstünlükle çıktığı doğrudur. Temsilciler Meclisi’ndeki kaybına karşın Senato’da üstünlüğünü koruması Trump ve Cumhuriyetçilerin 2016 Kasımı’ndan beri uyguladıkları dalgalı politikalara karşın önümüzdeki dönem politikaları açısından gereken kamuoyu desteğini aldıklarını gösteriyor.

Bu sonucu, seçilmesinin ardından neoconlar tarafından sürekli en radikal anglo siyonist politikalara doğru yönlendirilmesine, bu zeminde sürekli kadro ve politika yenilemelerine gitmesine, yol açtığı skandallar üzerinden azledilmesi ve hatta zaman zaman Rusya’ya yakın yaklaşımları nedeniyle suikast vb türü yollarla tasfiyesinin gündem olmasına karşın artık Trump’ın iktidardaki yerinin daha sağlam olacağı şeklinde yorumlamak mümkündür.

Trump’ın politikalarındaki dalgalanmaların Amerikan emperyalizminin küresel ve bölgesel zafiyetlerinin bir sonucu olduğunu gördüğümüz takdirde bütün bu dalgalanmalara karşın Trump politikalarının emperyalist yayılmacılık ve saldırganlık doğrultusunda gelişeceğini bu seçimler de göstermektedir. Temsilciler Meclisi’nde Demokratların üstünlük sağlaması Amerikan Finans kapitalinin Trump’ı daha kontrol altında tutabilmesi, örneğin Rusya’yla ilişkilerinde daha saldırgan kılması için de bir koz oluşturmaktadır. Ve zaten seçimlere Amerikan borsasının hızlı yükselme eğilimiyle verdiği tepki Amerikan finans kapitalizminin sonuçtan duyduğu memnuniyeti yansıtmaktadır.

Bir diğer taraftan, emperyalist saldırganlıklar konusunda Trump’ın bu tür kuşatmalara ihtiyacı olup olmadığını görmemiz için önümüzde uzun bir zaman olmadığını sürecin kendisi de göstermektedir.

Trump başkanlık kampanyası sırasında ve sonrasında selefinin Brzezinsky kurgulu ve Rusya’yı teslim almayı esas alan neoliberal politikalarını yerip yerine Kissinger kurgulu ve Çin’i öne alan post neoliberal bir dönemin çağrısını yapıyor olsa da Amerikan dış politikası bu her iki politikanın ara kesitini oluşturan bir çizgide ilerlemeyi esas almaktadır. Bu çizgide Trump’ın fırsatçı iş adamı politikerliğinin zaman zaman yarattığı rahatsızlığı, diyelim Rusya’ya yakınlaşan bir seyri, Amerikan finans kapitalizmi Pentagon gibi araçlar üzerinden dengeledi. Bu seçimler sonrasında ise Rus analistler, Amerikan derin devletinin bir “proje”si olarak ortaya çıkan Trump’ın bu işlevsellikte derinleşeceğini söylüyorlar (L. Krutakov, Pravda, 8 Kasım)

Bütün nüansların kesişim çizgisindeki Amerikan dış politikası bugün İran hedefine kilitlenmiş durumdadır. Aslında bu durum Pentagon’da İran dosyasının gündeme alındığı 2004’ten beri böyledir. AKP iktidarı, Irak işgali, Kürt-Türk ilişkilerinin dengesinin arkasında belirleyici olan ve bu politikalar içindeki yüzeyde görülen tutarsızlıklara bir bağlam sağlayan hep emperyalizmin İran meselesi olmuştur. Şimdi ise İran, artık doğrudan bir pratik politika konusu olarak Trump Amerikası’nın ve haliyle küresel ve bölgesel politikanın temel gündemi halindedir.

Dönemi bir “Amerikan Yüzyılı” olarak şekillendirmeyi varlığının kaçınılmaz bir ön şartı olarak gören anglo siyonist emperyalizm son dönemde gündemleştirdiği politik hamlelerle yakın geleceğin sorunlarının ne olacağını daha şimdiden bir envanter olarak önümüze koymuş durumdadır.

Amerikan emperyalizmi bugüne kadar eklektik politik tarzının yardımıyla Ortadoğu’da yol alabildi. Gelinen aşamada ise karşıtlarının dayatmaları ve kazanımları sonucunda bu tarzın sınırlarına dayanmış bulunuyor. Hem Siyonisti hem Filistinliyi; hem Şii’yi hem Sünni’yi; hem Türkü hem Kürdü kendi zeminindeki politikalara bağlayarak peşi sıra yürütme gücünde ve imkanında değil artık, Amerika. Veriler anglo siyonist emperyalizmin bugünkü koşullarda artık daha net ittifaklara ve politikalara mecbur kaldığını gösteriyor.

Örneğin Ortadoğu Nato’su olarak kodlanan Ortadoğu Stratejik İttifakı önümüzdeki yılın başında kuruluyor. Irak işgali sırasında Şiilikle ittifak arayışında olan Amerika bu ilişkide İran’a karşı kaybedince şimdi yeniden Sünni islamla ilişkilenmeyi derinleştirip kurumlaştırıyor. Sünnilik içindeki ayrımlar itibariyle de tercihi oldukça net; Suudi merkezli bir teşkilatlanma için İran’la bir şekilde ilişkilenen Katar’ı ve TC’yi bu zemine zorluyor. Bu birinci düzenleme…

İkinci olarak, Trump ABD’si, BOP’un islam alemiyle ilişkilenmede önceleri önemli bir hassasiyetle üzerinde durduğu Filistin meselesini İsrail adına “tek devletli çözüm” zeminine getirmiş durumda. Geçen Ağustosta Yahudi devletin çıkardığı Filistinlileri kendi toprağında mülteci konumuna düşüren “Ulus Devlet Yasası”ndan sonra, şimdi de Filistinlileri başka bir “vatan” aramaya mahkum kılacak “Yüzyılın Anlaşması”nın yakında ilan edileceğini siyonist medya dillendirmeye başladı. Emperyalist “Amerikan yüzyılı” tenceresine siyonist “yüzyılın anlaşması” kapağı… Emperyalist siyonist işgalciliğe karşı Filistin halkının gerçekleştirdiği “Büyük Dönüş Yürüyüşü” protestolarında ise dört ayda tümü sivil ve silahsız olan 200’ün üstünde şehadet ve 25 bin yaralı var. Bütün bunların karşısında Arap coğrafyadaki sessizliğin Washington’da yapılan Suudi İsrail görüşmelerinin bir sonucu olduğu ortadadır.

Üçüncü olarak ise Amerika’nın üç PKK önderiyle ilgili ödül koymasının gösterdiği gibi ABD emperyalizmi İran krizinin eşiğinde TC ittifakını güvencelemek adına İran sahası açısından bugüne kadar stratejik gördüğü Kürt ittifakını yeni bir kalıba dökmek ihtiyacındadır. Olasıdır ki daha evvel İran’a giriş yapan İKDP güçlerine, Halkın Mücahitleri’nin Kürt toplumu içindeki ilişkilerine yönelmeyi öne çıkartacak ve/veya Rojava’yı PKK’nin yol göstericiliğinden uzaklaşmış bir PYD üzerinden Amerikancı bir ilişkilenmeyle Başur’daki KDP’yle bağlayacak alternatif bir hattın inşasına yönelecektir. Son dönemde tırmanan PKK’ye yönelik politik sertliklere paralel olarak Rojava gündeminde ENKS’nin adının sıkça anılması bu tür gelişmelere bağlı olarak değerlendirilmelidir.

İdlib mevzilenmeleri, siyonist saldırılar, Paris buluşmasında emperyalistler arasındaki karşıt tutumlar önümüzdeki dönemin küresel ve bölgesel gerilimlerinin Trump’ın iktidarını güçlendirmesine bağlı olarak şiddetleneceğini bize gösteriyor. Ancak bu durum emperyalist sömürgecilik açısından aynı zamanda bir Aşil Topuğu’dur. Emperyalist saldırganlığın bu geniş cephesi karşısında hep ana geldiğimiz Ortadoğu devrimci çemberi artık Türkiye devrimci hareketi, Kürt özgürlük hareketi, Filistin ve şii direnişçiliği çerçevesinde bir idealizasyon olmaktan daha ötelere geliştirilebilir. Üçüncü yeniden paylaşım konjonktüründen devrimlerle çıkmanın yolu bu koşullarda mevcuttur.

Emperyalist saldırganlığın en zayıf halkasını iktisadi dağılmışlığı, politik yetmezliği itibariyle Türkiye oluşturmaktadır. Türkiye devrimci hareketi liberal politikaların iflas ettiği bugünkü koşullarda emperyalist zinciri en zayıf halkasından kırmak için yeterli nesnel koşullara sahip durumdadır. O zaman bu nesnelliğin hakkını verecek politik öznelliklere yönelmek devrimci hareketin birincil görevidir.

 

Alaz Ateş

12 Kasım 2018

TEVEKKÜLDEN İSYANA, İSYANDAN İHTİLALE…

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da birbirine komşu üç fabrikanın yanması hem burjuvazi hem de sol çevrelerde gizli, açık tartışmalara konu oldu. Özellikle, Kürt özgürlük çizgisine sahip Devrimci Gençlik Hareketi ve Devrimci Genç Kadın Hareketi’nin Ağustos sonundan itibaren onlarca fabrika ve işyerine yönelik yakma eylemlerini üstlenmesi bu tartışmaları ideolojik ve siyasi bir düzleme taşıdı.

Ana tema devrimcilerin ve proletaryanın bu tarz eylemlere yönelmelerinin önünü kesmekti. Burjuva basını fabrika yangınlarını bir haber düzeyinde geçiştirirken düzen solcuları ve oportünistler bu eylemlerin ve bu tarz eylemciliğin meşruiyetini ve siyasal işlevini sorgulatmayı tercih ettiler.

Sonuçta yakılan binalar fabrika ve atölye gibi işçi sınıfının emeğini somutlaştırdığı ve ücretini çıkarttığı yerler olduğu için bu tür eylemlerde eylemin amacı ve propagandif değeri emeğe dair bir kutsiyet örtüsü altında tartışılıyordu. Daha da ötesi sınıf mücadelesi tarihi açısından işçilerin bu tür mekânlarla ilişkisindeki yıkıcı, yakıcı tarzlar işçilerin sınıf olmaya doğru evrilmelerinin başlangıç aşamalarından sonra terk edilmiş tarzlardı. Oportünistlere ve düzen solcularına göre sınıfsal mücadele tarz ve yöntemlerinin bugünkü gelişkinliğinde özellikle de devrimciler tarafından işçi sınıfının üretim alanlarına artık geçerliğini yitirmiş yöntemlerle saldırmak anlamsız ve özel olarak yanlış bulunuyordu.

Oportünistlerin ve düzen solcularının bu tür eylemlere yaklaşımları ideolojik ve siyasal temelde böyle olmakla birlikte AKP/RTE iktidarının özellikle sömürgeci tahakküm ve şiddetinin yeniden Rojava sınırlarına dayandığı koşullarda elbette bunu doğrudan ve açık cümlelerle ifade etmeye cesaret edemiyorlar. Yerine iktidar basının taktikleriyle eylemi değersizleştirme ve başkalaştırma yoluna gitmeyi tercih ediyorlar.

Örneğin Umut gazetesinin (25 Ekim) bir kısım fabrika ve işyerlerine yönelik devrimci eylemleri DGH ve DGKD bildirisi üzerinden gündemleştirmesine karşı Kimya Mühendisleri odasının altı ayda bir çıkan ve en son Ağustos ayında sunulan “Endüstriyel Yangınlar” raporu yeniden piyasaya sürüldü. KMO’nun raporu, sanayi yangınlarının %30’unun, içinde bulunulan kriz nedeniyle pek çok işverenin sigortadan para kurtarmak amacıyla çıkarıldığına işaret etmekteydi. Üzerinden yaklaşık üç aylık bir zaman geçtikten sonra bu raporların bu içerikle oportünist basında yeniden gündeme getirilmesi açıktır ki sol ortamda devrimci sabotaj ve yakma eylemleri üzerine alttan alta yürütülen tartışmaya katılmanın bir haliydi.

Toplumda sömürgeciliğe ve sömürüye karşı iyice birikmiş öfke nedeniyle devrimcilere ve eylemlerine doğrudan saldırmayı göze alamayan oportünistler düzen basının diliyle bu tarz eylemlerin işverenlerin işine geldiği ya da hatta eylemleri üstlenen bildiriye hiçbir gönderme yapmadan konuyu ele alış haliyle, siz bakmayın onların üstlendiğine, bunları işverenler çıkartıyor şeklinde bir imajı doğrudan okuyucuya yöneltmeyi tercih ettiler. Her ne kadar KMO raporu Ağustos’a kadarki olayları DGH ve DGKH’nin bildirisi ise Ağustos sonundan itibaren ki eylemleri içeriyor olsa da birkaç yüz karakterli bildirimlere alışan bir okuyucu ortamı için başlıktan verilen mesajın nasıl algılanabileceğini kestirmek mümkündür. Oportünist siniklik devrimci eylemi burjuva basınıyla elbirliği içinde sansürlemekle kalmıyor bir de değersizleştirme çabasına girmiş oluyordu.

Çok açık ki oportünizmin ve düzen basının bu sansürcü ve değersizleştirici yaklaşımları bu tarz eylemlerin devrimci eylemin kendi ahlaki ve siyasal kavrayışı içinde nasıl bir yere oturabileceğini bizler için tartışmayı gereksiz kılmaktadır. Amerikan yerlilerinin “beyaz adamın çatal dili”nin tersi konumlanmayı kendine referans alan yaklaşımı bir devrimci için oportünizme karşı tavrının bir doğrulama mekanizması da olabilir. Yani bu durumda bu eylemler karşısında oportünistlerin aldığı sinsi ve karşıt tavır, bu eylemlerin doğruluğu açısından bize yeterli bir işaret oluşturmaktadır. Bununla birlikte bu tarz eylemlerin devrimci mücadeledeki yeri, taşıdığı bağlamlar üzerinden özellikle içinde bulunduğumuz devrimci mücadele düzeyi itibariyle de tartışılmaya değerdir.

Bilindiği gibi işçilerin işyerlerine karşı yıkıcı tarzda şiddetle yönelmesi Avrupa’da esas olarak burjuva devrimlerinden sonra olmuştur.

Sanayi devrimiyle birlikte üretim araçlarındaki teknik ilerlemeler kapitalizmin öngününü teşkil eden manifaktür üretim sürecinde gelişkin emeği oluşturan ve daha çok zanaatkâr karakterli işçileri etkilemiştir. Zanaatkârlık kabaca işin bütünü üzerindeki nitelikli emek kullanımı olarak tarif edilebilir. Yani bir elbisenin ya da ayakkabının üretimindeki bütün süreçlerin gerektirdiği nitelikli emeğin kişide toplanmış halidir. Burjuvazi, kapitalizm geliştikçe emek üretkenliğini artırmak için işin parçalanmasını ve bunları bütünleştirici “elbirliği tarzı”nı organize etmiştir. Fabrika budur. Emeğin işin bütününden bu ayrışması ürünle emek arasındaki yabancılaşmayı getirmiştir. Kapitalist üretim tarzının bir ürünü olarak ortaya çıkan yabancılaşma giderek iş bölümünün yaygınlaşmasıyla birlikte bir sivil toplum ilişkisi olarak bütün hayata egemen olmaya başlamıştır. İşte bu tarihsel sürecin başlangıcında İngiltere’de tekstil sektöründe Ned Ludd ismindeki bir usta işçinin mekik sistemindeki gelişmeler karşısında vasıfsızlaşmaya dönüşen emeğinin değerini korumak adına başlattığı makine tahribatı işçi sınıfı tarihine “makine kırıcılık” ya da ludizm olarak geçmiştir.

Her ne kadar ludizm işçi sınıfının teknik üretici güç karşısında yıkıcı bir tepkisi olarak gündeme geliyor olsa da aynı zamanda üretici emeğin kolektif aksiyonu zemininde insan üretici gücünün verili aşamaya ilişkin bir tavır alışı olarak ortaya çıkmaktadır. Ve bu çıkış yabancılaşmanın ortaya çıkışıyla bağlantılı haliyle proletaryanın günümüz mücadelelerine de ışık tutucu bir özellik taşımaktadır, çünkü ludist hareket 19.yüzyıl başlarındaki gelişimiyle elbette kapitalist üretim tarzının ve kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi karşısında eriyip yok olmuştu ama tarihsel oluşum sürecinde chartist hareketin ortaya çıkışı ve on saatlik işgünü direnişleriyle izlediğimiz proletaryanın devrimci tutumunu da o mayalandırmıştı.

Günümüzde bir yandan uluslararası proleter hareketin gerilemesi, diğer yandan ülkede 80’lerden bu yana devrimci hareketin çeşitli nedenlerle bir türlü kendini toparlayamaması nedeniyle Türkiye proletaryasının her gün bir işçinin iş cinayetine kurban gittiği, işsiz işçilerin intiharlarının artık günlük hale geldiği bir dönemde sistemi zorlayacak bir siyasal etkinlik gösterememesi sosyalist çalışmanın temel sorunu haline gelmiş durumdadır. Türkiye proletaryasının ister faşist zor mekanizmalarının baskısıyla ister rıza kültürü nedeniyle olsun genelde Türk oligarşinin güncelde RTE gerici faşizminin emek ve toplum düşmanı uygulamalarına tevekkül içinde sessiz kalması da elbette Türkiyeli kapitalizmin kendi tarihsel sürecine göre şekillenmiş olsa da esas olarak bir yabancılaşma sorunudur. Proletaryanın siyasal etkinliğini oldukça düşük düzeylere çeken bu bağlam devrimci hareketin mutlaka çözmesi gereken bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.

Bütün özgünlükleriyle birlikte ülkede kapitalizmin tarihi boyunca işleyen yabancılaşma sürecinin bir sonucu olarak proletaryanın kendiliğinden eyleminin bir siyasal aksiyona dönüşmekte gösterdiği sıkıntıları aşmak üzere devrimci hareket proleter öfkenin isyana dönüşebileceği ilkel tarzları da göstererek yola çıkabilir. Yabancılaşmaya yabancılaşmayla müdahaledir, bu. Kapitalist üretimin ve ürünün bütününe yabancılaşmayla gelen bir reddiyedir, yıkıcılık. İntiharın kapitalizme, kapitalist üretime yöneltilmesidir. İsyan tevekkülün ihtilale dönüşmesinde geçilecek bir ara dönemdir. İsyana kalkışamayan bir toplumsal hareketin, proleter öfkenin ihtilale dönüşmesi beklenemez. O halde öncü, proletaryaya öfkesini nasıl açığa çıkartabileceğinin tarzlarını gösterebilmeli, bunu yığınlara öğretebilmelidir. Bu, verili ağır koşullardaki bir devrimcinin öncülük işlevine içkindir: “asgari risk, asgari süre, azami tahribat…” Sınıfın, metal sözleşmelerinde burjuvaziyi titreten gücü onun pratik tehdit ediciliğidir. Öncü, kendisindeki bu gücü proletaryaya gösterebilmeli, onu bu gücün farkındalığıyla eğitebilmelidir. Türkiyeli oligarşi açlık sınırının oldukça altında bir asgari ücretle kendi sistemini proletaryanın ve yoksulların sırtında taşıtmayı biliyor, istiyor ve taşıtıyorsa sistemin kendisini burjuvazi için taşınılamaz bir ağırlığa getirmek devrimin görevidir.

Fabrika, işyeri yangınları, mahalle komünlerinin yağmaları tevekkülün zincirlerini kırarak proletaryadaki öfkeyi isyana taşıyacaktır.

Elbette çok bilinir ve çok iyi bilinmesi gereken kuraldır: isyanla oynanmaz…

Öncü: proletaryayı, yoksulları, ezilen Kürt halkını, Aleviyi, kadını isyana hazırlarken mutlaka isyanı ihtilale eriştirmenin hazırlığını yapandır.

 

 

Alaz ATEŞ

3 Kasım 2018