Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / 2018 / Ekim

Monthly Archives: Ekim 2018

DECCAL KAPIYI ÇALARKEN

Geçtiğimiz ay içinde yüksek döviz kuru ve bunun da şiddetlendirdiği ekonomik krize karşın RTE, bu gelişmelerin manupilasyon olduğunu iddia ederek “kriz mriz yok!” diye haykırıyordu. Ancak RTE’nin bu yırtınmalarının ne ülke verileri, ne uluslararası finans çevreleri açısından ve özellikle ne de intihar eden, fabrika yakan, direnişe çıkan ülke işçi ve yoksulları açısından hiçbir inandırıcılığı olmuyordu. Ne ki Ortadoğu’da bölge dengeleri Rusya, İran ve arkada Çin eksenine doğru kayarken özellikle Alman sermayesinin desteğiyle RTE’nin “ekonomik saldırıyı atlattık” sözleri iktisadi düzlemde gene bir inandırıcılık taşımıyor olsa da bölgenin siyasal dolayımı üzerinden bir hüküm taşıyabiliyor, çünkü en az 2013’ten beri Türkiye ekonomisi büyüyen dış borç, büyüyen cari açık, büyüyen işsizlik, reel ekonomide gerileme gibi iktisadi ölçekler açısından sürekli bir kriz içindedir ama AKP-RTE iktidarı egemenliğini hep sürdüre gelmiştir.

Tüccar İflas Etti..

16 yıllık RTE-AKP iktidarının temel dayanaklarından biri seçimler oldu. Bu dönem boyunca Türkiye 13 seçim yaşadı. Doğu despotizminin bezirgân tezgâhı budur; bin bir hileyle, her türlü yasakçılıkla ve tehditle düzenlenen seçimlerle halk diktatöre yetkiyi kendi elleriyle vermiş oluyor.

Bütün bunlara karşın AKP-RTE iktidarı kendini asla bir egemenlik güvencesinde hissedemiyor. Bir ara sınıf iktidarı olarak kendini ayakta tutabilecek sağlam iktisadi ve sosyal kurgulu bir zemin oluşturamıyor. Bu nedenle rejim sürekli bir şekilde savaş ve/veya seçim kovalıyor. Ancak özellikle 24 Haziran’dan bu yana iyice çaresizleşmiştir, çünkü bir yandan ABD’nin İran hesapları, diğer yandan Rusların İdlib kilidi bölgede hiç değilse şimdilik büyük bir savaşı öteleyen denge hazırlıkları gerektirmektedir; diğer taraftan ise AKP-RTE, kendi tabanını oluşturan sermaye kesimlerinin ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak şekilde ekonomik canlılığını tüketmiş durumdadır.

Ardı ardına konkordato talebinde bulunan şirketler AKP-RTE politikalarına yaslanarak büyümeye çalışan, bu iktidarın kural dışı fırsatçılığını değerlendirmeyi esas alan şirketlerdir. Veriler itibariyle konkordato talebinde bulunan 3000 şirketin %70’i AKP-RTE ekonomisinin siyasal tabanını da oluşturan inşaat sektörüne ait bulunmaktadır. Salt 2017 yılında 21 bin şirket üzerinde oluşturulan yaklaşık 100 milyar dolarlık inşaat sektörü pastasının %30’unu alan Limak, Kalyon, Cengiz gibi birkaç büyük AKP şirketinin bütün bir AKP iktidarı boyunca yaklaşık 150 milyar dolarlık bir ihale desteği almalarına karşın yıllık 800 milyar dolarlık bir gayrı safi hasıla büyüklüğü içinde hiçbir belirleyicilik ve iktisadi canlılık oluşturamadığı ortadadır.

Bu tükenmişlik hali, ekonominin genel bunalımlar itibariyle krize girmesinden de öte kodaman AKP şirketlerinin varlığına rağmen AKP-RTE’nin temsilcisi olduğu rantçı, tüccar, uluslararası pazara göre şekillenmemiş ve esas olarak katma değer üretmeyen kasaba ekonomisinin bizzat kendisinin kriz yaratıcı olmasından kaynaklıdır.

AKP-RTE egemenliğindeki ülke ekonomisi, bu tarz kötürüm iç dinamikleri ile artık yüksek oranlı bir mali dış müdahale olmadığı sürece kendini toparlama gücünde değildir.

Uzun süredir dolar 6 lira bandındadır. Ve bu ülkenin artık yarım trilyon dolara yuvarlanmakta olan (457 milyar…) dış borcu vardır ve bunun 200 milyara yakın kısmı bir yıl gibi kısa vadelidir. Ülkenin ekonomik devinimi ancak bu borcu büyüterek sürebiliyor. Cari açığın yılsonunda 72 milyar olacağını damat Albayrak söylüyor. İflası ise Merkez Bankası verileri gösteriyor. Bu yılın başında 117 milyar dolar olan toplam rezervler Eylül 2018’de 84 milyara düşmüş durumda. Net döviz rezervi ise 18.2 milyar dolar. Türkiye artık sadece yabancı sermaye açısından değil, yerel sermaye açısından da tercih edilir bir ülke olmaktan çıkmıştır. İktisatçılar bu yıl içinde 3.2 milyar dolar yabancı sermayenin ve 11.1 milyar dolarlık yerel sermayenin net çıkışını bildiriyorlar. Borcu giderek gayri safi hasılasına (yaklaşık 800 milyar) yetişmekte olan bir ülkenin bu denli ödeme sıkıntısı içine girmiş olması 80 öncesinde Demirel’in “70 cent’e muhtacız..” lafını bize hatırlatmaktadır.

Uluslararası emperyalizmin borç tuzağı ve ödeme güçlüğü içine girmiş ülkelere dayattığı sistemin en hafifiyle IMF olduğunu biliyoruz. Damat Albayrak’ın uluslararası para kurumlarını kendilerini kredilendirmeleri için kandırmaya kalktığı YEP ve Enflasyonla Mücadele Programı’nın hiçbir işe yaramadığını da gördük. Hatta bir tür Düyun-u Umumiye hukuku içinde devreye sokulan Mc Kinsey temasına karşın IMF Türkiye’nin büyüme oranını 10 kat (%4’ten %0.4’e) düşürdü, ülke ekonomisinin büyüklüğünü de uluslar arası sıralamada 17’den 19’a çekti.

Sadece AKP-RTE rant ve ticaret ekonomisinin sermayedarları değil artık doğrudan Türkiye finans kapitalinin reel sektörleri de daralma içine girmiş durumdadır. Sanayi malları ihracatının giderek küçülmesi Ford, TOFAŞ, DYO gibi fabrikaların üretimi durdurmalarına yol açar hale gelmiştir.

Türkiye kapitalizminin AKP-RTE yönetimindeki krizinin RTE’nin haykırdığı şekilde ekonomi araçlarıyla aşılabilir olmasının yegâne koşulu ülkeye yüksek miktarlı sermaye akışının sağlanmasıyla mümkün olabilecektir.

Tüccar İçin Deniz de Bitti..

Oysa küresel kriz itibariyle dünyanın büyük finans merkezleri AKP-RTE iktidarına böyle bir sermaye akışı sunmaya çok istekli görünmemektedirler. Örneğin AKP-RTE’nin bu dönem ilişkiyi derinleştirdiği Rusya’nın hem kendi ekonomik büyüklükleri hem de Amerikan ambargosu nedeniyle Türkiye’nin ihtiyacı olan finans desteğini sağlamasının koşulu yoktur. Kaldı ki AKP-RTE’nin sürekli açığa vurduğu siyasal kaypaklığı nedeniyle Rusya’nın bu ülke için imkânlarını zorlamasının koşulları da oluşmamaktadır.

AKP-RTE iktidarını, bugüne kadar gözeten Amerika ve onun birinci dereceden ittifakı olan gerici Körfez ülkeleri açısından da durum sonuç itibariyle böyledir. Amerika’nın Kobane momentinden itibaren özellikle Rojava’da geliştirdiği Kürt ittifakı ve ardından 15 Temmuz darbe girişimiyle açılan mesafe Türkiye üzerindeki mali ve siyasi korumayı giderek zayıflattı. Bugünlerde yaşanan Kaşıkçı krizinin gösterdiği gibi Sünni âlem üzerindeki hegemonya çelişkileri Suudilerle AKP-RTE’nin karşıtlıklarını oluşturdu.

Elbette sorun sadece anılan bu siyasal gerilimler üzerinden gelişmedi.

2008’de büyük bir zirve yapan küresel krizden çıkabilmek için Amerika dünya pazarına “niceliksel genişleme: QE” olarak bilinen bir para politikası uyguladı ve uluslar arası pazara bol miktarda dolar girdi. Bu dolarlar en çok aralarında Türkiye’nin de olduğu gelişmekte olan periferi ülkelerine yöneldi ve oralarda mali rahatlıklara yol açtı. Ancak doların bu şekilde kullanıma sokulması Amerika’nın özellikle zaten olumsuz olan ticaret dengelerine iyice olumsuzluk taşıyacak kertede değer yitimine yol açtı. Şimdi Amerika bir taraftan ticaret dengelerini lehine düzeltmek için başta Çin ve Almanya olmak üzere büyük ticaret açığı verdiği ülkelere karşı ticaret savaşı yürütürken diğer taraftan FED (Amerika Merkez Bankası) bu kez “niceliksel sıkılaştırma: QT” politikalarına yöneliyor. Bu politikanın temel aracı ise yüksek faiz oranları oluyor. Piyasadaki dolar yüksek faiz nedeniyle Amerika’ya yönelirken gelişmekte olan ülkelere dolar girişi azalıyor, hatta bu ülkelerden dolar çıkışı hızlanıyor. IMF bu çıkışın kısa vadede 100 milyar dolara varacağını söylüyor. Bu gelişme Türkiye, Arjantin, Meksika gibi ülkelerde para krizine yol açmakta olduğu gibi Amerikan emperyalizminin hegemonya krizine de pek yardımcı olduğu görülmemektedir.

Bilindiği gibi Amerikan dolarının dünya pazarında genel eşdeğer olarak kabulü II. Paylaşım savaşı sonrasındaki Bretton Woods anlaşmasıyla oluşturuldu. Bu anlaşmaya göre doların değeri Amerikan hazinesinin sahip olduğu altın miktarına göre ayarlanacaktı. Ancak Amerikan emperyalizmi, uluslararası sosyalizme karşı açtığı yayılmacı savaş politikası gereği giriştiği Vietnam savaşını bu bütçe dengeleriyle yürütemeyince Bretton Woods’un dolar-altın bağlantısını reddetti. O günden bu zamana Amerikan dolarının değeri, öncelik Amerikan finans kapitalizmine ait olmak üzere uluslararası emperyalizmin ihtiyaçlarına göre belirlendi. Sosyalist sistemin yıkılmasından sonra dünya pazarındaki bu keyfiliğin Avrupa pazarına olumsuz etkilerini gidermek üzere Euro piyasaya sürüldü ve bugün küresel emperyalizmin yeniden paylaşım krizinin temel bir başlığı olarak tedavül krizi doların kısıtlama altına alınması üzerinden yürütülmektedir. Dolara karşı Euro’nun çıkartılmasından sonra Çin’in Yuan’ı da küresel rezerv para hakkına kavuştu ve özellikle Şanghay ve Avrasya ekonomik toplulukları ticaretlerini yerel para birimleri üzerinden yapmayı esas alarak küresel dolar hâkimiyetini kısıtlamaya yöneldiler. 2017’de dünya para rezervinin %70’i hala dolar olmasına karşın dünya ticaretinin ancak %40’ı dolar üzerinden oldu. Geri kalanın ‘36’sı Euro kullandı. Ve Rusya rezervindeki 180 milyar dolarlık Amerikan hisselerini hızla piyasaya sürerek elinde anca 18 milyarlık bir kısmını bırakmış durumda. Benzer bir eğilimi Çin de gösteriyor.

Bu durumda Amerikan emperyalizmi bir taraftan Suriye’de, Donbass’ta, Güney Çin Denizi’nde, Basra’da savaş kışkırtıcı hamleler sürdürürken diğer taraftan da ticaret savaşlarıyla durumu zorlamaya çalışıyor. Çin’e, Rusya’ya ve İran’a karşı uygulamaya soktuğu yeni yaptırımlarla dünya pazarında 1.5 trilyon dolarlık bir daralma yarattığını bunun da pazarın %17 küçülmesine neden olacağını IMF söylüyor. Görülüyor ki Amerikan emperyalizmi kendini kurtarmak için yaptığı her hamleyle kendi suni genişliğini kaybetmekte, küresel rakiplerinin kendi varlığını daraltıcı basıncını hissetmektedir. Amerikan militarizmi kendi kuyusunu kendisi kazmaktadır.

Bu koşullarda Amerikan emperyalizminin Türkiye’yi kendi siyasal çizgisine ikna edecek kertede bir mali koruma altına almasının koşulunun olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Ama..

O halde RTE’yi içinde bulunduğu iktisadi darboğazdan çıktığına dair söylemlere yönelten nedir? Şangay ekonomisi içinde ithalatını Türk lirasıyla yapabilmesi bile Amerikadaki 250 ton altınını çekerek bir gerçek değere kavuşturmasıyla mümkün oluyor ve daha yıl bitmeden 10.5 ton altını eritmiş durumda. Bu rezervle ekonominin kendini döndüremeyeceği ortadayken yalan ve demagoji payını düşmekle birlikte RTE’yi kısmen de olsa rahatlatan girdi nedir?

Bu sorunun cevabını Alman Ekonomi Bakanı’nın aralarında Siemens, Mercedes, Bosch gibi 30 büyük firmanın CEO düzeyinde katıldığı ziyarette bulmak mümkündür. Bilindiği gibi Almanya uluslararası finans kapitalizmin en güçlü merkezidir. Daha nki yıllarda olduğu gibi bu yıl da Amerika’nın 420 milyar dolar gibi rekor bir cari açık vermesi beklenirken Almanya’nın 300 milyar dolar cari fazla vereceği belli oldu. Ve dünyanın bütün finans merkezleri Türkiye gibi bir ülkeden kaçarken bu güçlü sermaye bir verdiği cesaretle Alman finans kapitalizmi Türkiye’yi kendi nüfuz alanına geçirmek için koşulları o kadar uygun bulmaktadır ki hiç çekincesiz büyük gerilimler yaşadığı AKP-RTE iktidarı ile ekonomik ve siyasal ilişkiler geliştirme peşindedir. Bu durum RTE’nin Almanya’ya gidişi sırasında Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier tarafından, “ilişkilerin normalleşmediği koşullarda siyasal sorunların arkada bırakıldığı” şeklinde ifade edildi.

Veriler itibariyle Türkiye Alman ekonomisi için küçük ölçekte bir ülke. Ancak Türkiye açısından Almanya büyük bir önem taşıyor. Geçen yıl 15 milyar euroluk ihracata karşın 23 milyar ithalat yapılmış durumda. Türkiye finans kapitalinin ihracatının %60’ı Almanya başta olmak üzere Avrupa’ya yapılmakta. Türkiye’de 7500 Alman şirketi var ancak bunların oluşturduğu doğrudan yatırım 9.3 milyar dolar civarında. Ve son dönem Almanya’nın Türkiye’ye ihracatı %27 düşmüş durumda. Ve işte tam böyle bir momentte yapılan ziyaretin temel konularından biri tek başına Siemens’in üstleneceği 35 milyar euroluk Türkiye demiryollarının modernizasyonu projesi oluyor. Ve arkası gelecek deniyor.

Alman “Ostpolitik”inin önemli bir stratejisi olan “Drang nach Osten” (“Şark’a Bas”) yöneliminin Anadolu ayağı daha Osmanlı’nın son zamanlarındaki komprodor kapitalizmi sırasında Berlin-Bağdat demiryolu üzerinden şekillenmişti. Şimdi bu politika Çin’in Kemer-Yol projesine bağlı olarak planlanmaktadır. Almanya, Amerikan militarizminin BOP yayılmacılığıyla hedef aldığı ve doktriner Brzezinsky’nin tarifiyle “küresel pazarın üçte ikisini, dünya nüfusunun ve enerji kaynaklarının dörtte üçü” nü barındıran Doğu’yu parasıyla ele geçirmek hamlesine girişmiş durumdadır. Artık küresel ve bölgesel siyaset ve bunların ülkeye izdüşümleri bu bakışla da değerlendirilmelidir.

Alman Emperyalizminin Yeni Tarzı

Geçtiğimiz yüzyılda iki kere yıkılan ve yeniden diriltilen Alman finans kapitali ikinci savaştan itibaren kendi kimliğini AB gibi küresel kimlikler arkasına saklayarak korudu ve geliştirdi. Ve bu yüzyılın sonuna denk gelen Balkan savaşında yayılmacı tarzını Blitzkriegden daha yumuşak, sabırlı, dengeci ve sinsi tarzlara taşıdığını gösterdi. ’99 Balkan Krizi , tıpkı Lenin’in İngiliz-Boer savaşını yeniden paylaşımın prototipi olarak gördüğü gibi, verili aşamadaki yeniden paylaşımın ilişki ve süreçlerinin de göstergesi oldu. Amerika, yayılmacı siyasetini sahip olduğu savaş makinesini bir avantaj olarak kullanmak istediği için daima bir savaşla başlattı. Ama artık sosyalizmin rekabeti olmadığı bir konjonktürde dünyanın diğer finans kapital merkezlerini istediği gibi kendi politikalarına göre hizaya sokma imkânına sahip değildi. Artık Amerika savaş çıkartan ama kazanamayan bir ülke olarak tarif edilir hale geldi. Tam da böyle Vietnam, Afganistan, daha sonra Suriye savaşlarında olduğu gibi Amerikan önderlikli koalisyon güçlerinin bombardımanıyla başlayan Balkan savaşı Rusların yıldırım operasyonuyla kesilince başta parçalanan Yugoslavya olmak üzere bütün doğu Avrupa Alman yeni sömürgesi haline geldi. Ve çok benzer bir şekilde DAİŞ ve diğer şekillerde Amerikan operasyonuyla başlatılıp geliştirilen Suriye merkezli savaş Rusya’nın operasyonuyla geriletilmeye başlanınca Almanya sahnedeki yerini hızla almaya başlıyor.

Bu Almanya’yla Rusya’nın Ukrayna krizi öncesinde kendini göstermeye başlayan işbirliğinin yeni aşamada yeniden organize edilmesi olarak görülebilir. Ve özellikle Türkiye, yüzyıllık emperyalist dünyayla ilişkileri sonrasında Rusya’yla organik bir ittifaka gitmesi beklenilemeyeceğine göre ve açık ki Putin’in ve Rusya’nın da böyle bir beklenti içinde olmadığı belliyken daha rasyonel ve kendilerini geliştirici ilişkiler içinde Almanya’nın Türkiye üzerindeki mali ve siyasal nüfuzu hem Rusya’nın hem de Trump’ın istediği emperyalist atılım için kabul edilir bir bölgesel denge oluşturabilecektir.

Geçmişinde bir lümpenin kanlı diktatörlüğü altında bütün dünyaya hakimiyet kurmaya kalkan Alman finans kapitali açısından bütün demokratik demagojilerden sıyrılmış bir RTE diktatörlüğü ile çalışmak hiç de zor olmayacaktır. Ve hatta, eğer ki bu diktatör Alman finans kapitalizmini bölgede egemen kılma beceresini gösteremeyecek gibi olursa Türkiye’nin tarihindeki sair diktatörlüklerin pazarın post neoliberal yapılanmasında Alman finans kapitalizmi adına devriye sokulmasından da büyük hoşnutluk duyacağı açıktır.

Sonuç:

Son İstanbul zirvesindeki bildiri, açıklama ve fotoğraflar bölge ve ülkede bu dengeyi işaret ediyor ise bu dengenin dağıtılması için seçimleri ardı sıra sürdürülecek devrimci kalkışma çabalarının bir ön girişi olmaktan daha öte değerlendirmek ve bu yönde beklentilere girmek bizim işimiz değildir.

Ali Efe

29 Ekim 2018