Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / 2015 / Haziran

Monthly Archives: Haziran 2015

YENİDEN PAYLAŞIMIN YENİ AŞAMASI VE YENİ OLİGARŞİK BLOK (II)

(… )

Birinci ve İkinci Neo Liberal Dalgalar ve Post Neo Liberalizm

Türkiye’nin yeni oligarşik blok ihtiyacı aslında birinci neo liberal saldırının kendi sınırlarına kadar ilerleyememesinin bir sonucudur. Birinci küresel neo liberal saldırı 70’lerin başlarında başladı. Latin Amerika’yı ezdikten sonra 70’lerin ortalarında Avrupa’da esti ve 24 Ocak-12 Eylül 1980 uygulamasıyla ülkemizde Özalomics olarak arzı endam etti. Özal, Türk ekonomisinin ödeme sorununu dış müteahhitlik hizmetlerindeki yeni finans kapital gruplarını ve kodaman kent bezirgânlığını oligarşik yapının merkezine getirmeye çalışarak aşmaya çalıştı. Bir zamanlar onlar adına iktidar değiştirecek güçte ilanlar yayınladığı TÜSİAD’ı “İstanbul dükalığı” olarak suçladı.

Birinci küresel neo liberal saldırı her ne kadar SSCB’nin dağılmasının yarattığı ekonomik ve siyasal gündem kaymalarıyla kesilmiş görünse de esas olarak sadece emekçi sınıfların yükselen eylemleri ve küçük ve orta ölçekli sermaye kesimlerinin büyüyen hoşnutsuzluğuyla değil aynı zamanda büyük çapta borç krizi içinde olan periferi ülkelerindeki geleneksel sermaye sınıflarının yeni birikim modeline uyumda gösterdikleri dirençle de karşılaşması yüzünden giderek söndürüldü. Küresel sermaye bu dalganın o ana kadar yarattığı sonuçları devşirmeye yöneldi.

Bu direnç önemliydi, çünkü periferi sermayesinin yapısal sorunlarının büyüklüğünü gösteriyordu. Türkiye uygulamasında önce Özal’ın Cunta sırasında ekonomi bakanlığından alınıp yerine Kafaoğlu’nun getirilmesiyle, sonra ANAP’ın yerine SHP+DYP (bildiğiniz CHP+AP ya da bildiğiniz geleneksel oligarşik blok) iktidarının gelmesiyle kendini gösterdi.

Birinci neo liberal dalganın küresel çapta yumuşatılmasında Amerikan pragmatizmin yaşayan efsanesi olarak öne çıkan isim daha sonra Bush’tan Obama’ya geçişin protokolünü de hazırlayan Baker oldu.

Özetle birinci neo liberal saldırı uluslararası sermayenin yeniden birikim modeline göre başta periferi ülkeleri olmak üzere küresel pazarı yeniden yapılandırmaya girişmişti ve belli bir başarı da kaydetmişti ancak bu sistemi kalıcılaştıracak tarzda bu ülkelerde yeni iktidar ve sınıf yapılandırmalarına işi vardıramamıştı.

Sovyetik sistemin yol açtığı boşluk bu yeni sermaye ve sınıf yapılandırmasını yeniden paylaşımın keskin rekabetinin getirdiği sorunlarla birlikte çözmeyi gerektirdi. Çarşı karıştı! Birinci neo liberal saldırının merkez coğrafyası Latin Amerika ise ikinci neo liberal saldırının merkez coğrafyası Ortadoğu oldu. Amerika bu saldırının düdüğünü BOP’la çaldı. Küresel pazarı kendi askeri varlığının altında ve kendi sermaye merkezileşmesine göre tasarlanmış yerel sermaye ve sınıf yapılarıyla çözmeye yöneldi. Rakipleri ve halklar direndi. Bu saldırı da tıkandı. Bu arada birinci neo liberal saldırının tamamlanamamış süreçleri Latin Amerika’da toplumsal muhalefet hareketlerine ve alternatif iktidar modellerine yol açtı. Emperyalizmin dünyanın bu iki devrim kaynağı karşısındaki kaderi bu idi; Latin Amerika’ya yöneldiğinde Ortadoğu devrimselliği, Ortadoğu’ya yöneldiğinde Latin devrimselliği yükseliyordu. İran devriminin Nikaragua devrimine yol vermesinden beri bir türlü “iki savaş” konseptini hayata geçirecek kadar mali ve askeri güce sahip olamayan emperyalizm bu kez bir kez daha her saldırı döneminden sonra Baker’la yaptığını yapmaya; verili sermaye ve sınıf şekillenmelerini merkez pazara ve siyasete eklemlemeye yöneldi. Buna şimdi post neo liberalizm deniliyor.

Hikâyenin Türkiye Versiyonu

Türkiye’de ikinci neo liberal saldırı bu kez geleneksel oligarşik blok yapısındaki değişimi de gündemine alan ve TC’yi ılımlı islam ve devletçi Kürt’le yeniden yapılandırmayı öngören bir programa uygun olarak AKP-RTE’nin Oval Ofis’te görevlendirilmesiyle başladı. Bu iktidar manivelasıyla özellikle “tezkere” krizi sonrasında hızla geleneksel oligarşik bloku dağıtmaya yöneldi. 12 Eylül Referandum darbesiyle AKP-RTE’nin iktidar mutlaklığına giden yolu açıldı. Geleneksel blokun devlet sınıfları erki YÖK (ilmiye), HSYK (kalemiye-mülkiye), Ergenekon (seyfiye) operasyonlarıyla dağıtıldı.

AKP-RTE’nin mutlak iktidar momenti aslında hem emperyalizmin hem yeni Türk burjuvazisinin tarihin yıkıcı eleştirisine uğramalarının başlangıcı oluyordu, çünkü uluslararası emperyalizm çağında kapitalizmin hem de görece geri alanlarında mevzilenmiş bir “dolaşım sermayesi”nin pazar ve siyaset üzerinde hegemonya kurmasının imkânsızlığı tarihseldir.

DC birikimi, AKP-RTE iktidarını bir ara sınıf iktidarı olarak tanımladı. Daha Kasım 2002 seçimlerinde iktidar olmasından birkaç gün sonra kendisi ve geleceği üzerine yapılan değerlendirmeler şöyleydi:

AKP, bugüne kadar Türkiye’nin geleneksel finans kapitalizmine yedeklenmiş Anadolu tefeci-bezirganlığının, neo liberal konjonktürün bölgesel saldırganlığına uygun sınıfsal karakteri itibariyle uluslararası emperyalizm tarafından öne çıkartılarak yeniden şekillendirilmiş haliyle, yeni Türk burjuvazisinin temsilcisidir.

Bu tür bir sınıfsal yapının siyasal egemenliği ya “kendisini iyice merkeze çekerek, eski AP’de somutlanan finans-kapital+tefeci-bezirgan ittifakının reorganize zeminine dönüşmesiyle” mümkün olabilirdi ya da “modern batı toplumlarıyla geleneksel doğu toplumlarının emperyalist-kapitalist zeminde entegrasyonuna bir model oluşturmasıyla” mümkün olabilirdi. Oysa “AKP’nin emperyalist batıyla, doğulu bir kapitalizmin entegrasyonunda barışçıl bir model oluşturmasının tarihsel ve yapısal olabilirliği yoktur. Bu yokluk AKP deneyinin Türkiye finans-kapitalizmi açısından kalıcılığının ideolojik faktörünü de devre dışı bırakmaktadır.” Ve “Görünür ekonomik ve politik süreçler kısa sürede AKP’yi, kendisini iktidara taşıyan güncel ve tarihsel düzeylerin dışına düşürecektir.” (Haziran dergi, Mart 2003)

Gerçekten de burjuvazisiyle, proletaryasıyla, toplumsal muhalefetiyle düşük bir siyasal profil gösteren Türkiye’de bile AKP-RTE’nin siyasal ömrü bir başka ara sınıf iktidarı olarak III. Napolyon’un, Fransa gibi sınıf mücadelesinin en keskin şekilleriyle sürdüğü bir ülkedeki ömründen daha uzun olamayacak gibi görünmektedir.

Bir ara sınıf iktidarı olmasına karşın Bonapartist iktidar, hem feodaliteden kapitalizme geçişin doğal bir evresine tekabül etmesinden hem de verili güncellikteki bu tekabüliyetin sınıf mücadeleleri gereği ülkenin tarihsel geleceğine bir açılım ihtimali taşımasından dolayı siyasal olarak kendi başına bir kategori oluşturmuştur.

Oysa kadim sermaye ve ideolojik yapılanması itibariyle ülke modern kapitalizminin gelişim yönü açısından hiçbir tarihsel gereklilik taşımamasına ve hatta bu gelişimi engelleyici karakterine karşın AKP-RTE’de temsil olan yeni Türk burjuvazisi emperyalizmin konjonktürel ihtiyaçlarının ortaya çıkardığı bir iktidar yapılanmasıdır.

İkisi de ara sınıf iktidarı olmasına karşın birinin modern finans kapitalizme diğerinin kadim bezirganlığın güncel türevi olarak ticaret ve rant sermayesine dönük yüzleri iki ülkenin sınıf mücadelelerindeki zıt karakterlerinin zamansal süreçlerde yaratacağı farklılaşmayı sıfır noktasında buluşturabilecek kertede bir tarihsel tahammül daralmasına yol açmış olabilir.

Bu nedenle DC, AKP-RTE iktidarını bütün siyasal çözümlemelerden çok önce bir ara sınıf iktidarı olarak tanımlayarak, böyle bir sınıf iktidarının davranış normlarını Marx’ın ünlü Brumaire’inden feyz alarak çözümlemesine karşın hiçbir zaman AKP-RTE iktidarına Bonapartist bir iktidar demedi. Bonapartizm modern küçük burjuvazinin oluşturduğu bir ara sınıf iktidarıydı; AKP kadim tefeci bezirgânlığın oluşturduğu bir iktidar modelidir ve Türkiye kapitalizminin iç dinamiklerinin değil emperyalist konjonktürün bir iktidar modeli kılınmak istendi. Olmadı. AKP-RTE iktidarıyla siyasal tarihte kategorik bir alan yaratılamadı. Şimdi kadim ve modern pazar ve siyaset ilişkilerini birbirine eklemlemenin organik dinamiklerini taşımadığı için bu ara sınıf iktidarının tasfiye süreci yaşanıyor.

Emperyalist yeniden sömürgeciliğin bir iktidar modeli denemesi olarak Türkiye’de geleneksel oligarşik blokun dağıtılmasının ertesinde şimdi AKP-RTE iktidarının da dağıtılmasıyla egemen rejimde bir siyasal merkez boşluğu, bir egemenlik yapılanması krizi doğmuş bulunuyor. AKP-RTE iktidarının dağıttığı geleneksel oligarşik blokun yerine henüz bir yenisi geçirilebilmiş değildir.

İçinde bulunduğumuz sürecin burjuva siyaseti açısından temel karakteri budur.

Post neo liberalizmin özellikleri itibariyle de, önümüzdeki dönem, ikinci neo liberal saldırıyla yapı bozumu gerçekleştirilen geleneksel devleti, kapitalizmin geri ve yetersiz gelişimi itibariyle siyasal yapıda yer verilen kadim sermaye ögelerini şimdi yeniden finans kapitalizmin mutlak iktidarına göre hizaya sokarak yeniden bir blok oluşturma gereği üzerinden gözlenmelidir. Yani modern finans kapitalin merkezinde olduğu ve devlet sınıflarının finans kapitalizmin iktidarına ideolojik ve siyasal olarak tabi oldukları ve bu bağlamda kodaman bezirgânlığın oligarşik blok içerisinde Türkiye finans kapitaline pazar ve siyaset itibariyle sadakati üzerinden devlet sınıflarının ideolojik ve tarihsel düşmanlığından korunduğu bir blok… Türkiye geleneksel finans kapitalinin iktidarını sürdürmek için kendi ittifak güçleri arasında denge kurmak zorunda olmadığı, emperyalizmle ilişkilerin belirleyici olduğu bir yeni oligarşik blok… Blok ögeleri arasında denge ve çıkar ortaklaşmaları değil, finans kapitalin emperyalizmle işbirliğinin belirleyiciliğinde yeni bir birikim ve yönetim dengesi…

Bu esasa taktik evre özellikleri itibariyle eklenebileceği haliyle; elbette, keza post neo liberalist evrenin gereği olarak ikinci neo liberal saldırının ortaya çıkardığı toplumsal gerilim alanlarını; Türkiye örneğinde, sünni islamcı ideolojik ve siyasal hegemonyaya karşı kentli, modernist sınıfların küçük ve orta burjuvaziden proletaryaya, Kürtlere, Alevilere, kadınlara kadar bütün toplumsal muhalefeti içine çekip absorbe edebilecek kertede kısmi sosyal ve siyasal iyileşmeler kapsamında oluşturulacak bir blok ya da bunların üstesinden gelinemediği takdirde hepsinin üzerini örtebilecek bir ulusal ideolojik ve siyasal atmosferde bir savaş yapılanması… emperyalist yayılmacılığa vekalet edecek bir finans kapitalizm diktatörlüğü…

Türkiye Melez Kapitalizminin Eklemlenme Sorununun Yeni Evrede Halli

İkinci neo liberal saldırıyla devlet sınıflarının bezirgân sermaye üzerindeki kontrolünün kaldırılması post neo liberal dönem oligarşik blokunda modern ve kadim sermayeler arasındaki dengenin nasıl kurulabileceğine dair siyasal sorunu karşımıza bir eklemlenme sorunsalı olarak çıkarmaktadır.

Tarihsel olarak, burjuvazi ya kendinden önceki üretim ilişkilerini tasfiye ederek iktidar olur ya da onları tasfiyeye gücü yetmiyorsa Marx’ın dediği gibi kendisine bağımlı olarak onları çözülme sürecinde ilerletir, bu yönde denetimi altına alır. Bu nedenle yeni Türk burjuvazisi de kadim köklerinin gelişkinliğinde bulduğu hayatiyetini sürekli bir tasfiye sürecinin baltalamalarıyla giderek kaybetmeye mahkûmdur. Yani kapitalizmden önce gelen ve kapitalizmin ilerleyen evrelerinde o ya da bu yolla yok olmaya mahkûm bu sınıfın siyasal egemenliği geçiciydi. Ölmekte olan bir ara sınıftı.

Bir eklemlenme modeli olarak kadim ticaret sermayesiyle modern üretim sermayesinin bağlantısının en gelişkin evrimi bezirgân sermayenin modern üretim süreçlerine; modern sermayenin dolaşım sektörüne eklemlenebilmesinden daha ileri olamaz. Bu eklemlenme ne kadar büyük alan oluşturursa karın sabit sermayeye dönüşen kısmında küçülmeye yol açar, çünkü bezirgân sermaye üretime ya da sabit sermaye yatırımına dönük bir karakter taşımaz. O modern sermayenin para-mal-para döngüsü yerine mal-para-mal döngüsü içinde üretim alanında dolaşan sermayenin küçülmesine, böylece de hem kapitalist karın, hem sabit sermaye yatırımının küçülmesine yol açar ve örneğin Türkiye’de on yıllık döngüler halinde finans kapitalizmin mali krizlere girmesine neden olur.

Türkiye kapitalizminin gelişme dinamikleri özellikle Anadolu topraklarındaki 7 bin yıllık birikimiyle kapitalizm öncesi üretim biçimlerine ilişkin doğru bir kavrayış temeline oturtulamadığı için sol sosyalist akademiker ve siyasetçiler açısından ne devlet gerçeği ne de ona karşı mücadele yolları konusunda bir başarı elde edilemedi. Keza toplum davranışı açısından da ülke insanının klasik standartlar ötesi davranış eğilimleri, içerdiği üretici güçler gerçeği ve üretim tarzı özgünlükleri kavranmamış yuvarlak bir “toplumsal formasyon” kavramının arkasına sığınılarak açıklanmaya çalışıldı. Bu yüzden 80’lere kadar “feodalizmin varlığı” üzerinden DHD’cilik, 80’lerden sonra “kapitalizmin mutlaklığı” üzerinden sosyalizmci abartılı çözümlemeler siyasal bakışlara egemen oldu. Derken yok sayılan kapitalizm öncesinin tüccar ve rant sermayesi ansızın 13 yıllık iktidarıyla karşımıza dikilerek kendi toprağımıza “marksist bakış”ın cehalet düzeyini gözümüze sokuverdi.

Ülke bağlamı içinde konu şöyle aktarılabilir: 24 Ocak-12 Eylül müdahalesine, yani birinci neo liberal saldırının Türkiye uygulamasına kadar geleneksel blok: devlet sınıfları + modern finans kapital tarafından oluşturulurken ticaret sermayesi/kadim bezirgân sermaye bu bloka destek güç olarak siyasal yapıda istihdam edilir olmuştur.

  1. neo liberal saldırıyla emperyalist yayılmacılık I. saldırıda iktisadi yapılanmasını ithal ikamecilikten ihracatçılığa dönüşmeye zorladığı geleneksel bloku bu kez siyaseten tasfiyeye ve yeniden yapılanmaya zorladı. Geleneksel blokun yapı bozumu itibariyle devlet sınıflarının siyasal ağırlığının denetim altına alınmasıyla ortaya çıkan boşlukta iki zıt sermaye sınıfı arasındaki dengeyi sağlayacak baskı emperyalizmin bölgeyi fiili işgale uğrattığı yeniden sömürgecilikle ikame edildi. Daha doğrusu tasarlanan bu idi.

Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi bu tasarım yerel ve dış müdahaleler sonucunda savuşturulup emperyalist zor kendi varlığını ancak vekâlet savaşları üzerinden sürdürebilir bir hale dönünce bu sınıflar arasındaki zoraki eklemlenme dağılmakla kalmamış yerine ticaret burjuvazisi kendi tüketici tarihsel kaderine karşı kendini var edecek şekilde kendine özerk alanlar yaratmaya yönelmiş, emperyalizmin saha politikasında sürtünmeler yaratmaya başlamıştır. Böylece emperyalizmin ikinci neo liberal saldırıyla bölgesel pazar ve siyaset egemenliğini kurumlaştırmak için öngördüğü yeni siyasal yapılanma ve haliyle bölgesel emperyalist rutin tökezlemeye başlamıştır.

Ve şimdilerde uluslararası emperyalizm, gündemleştirmekte olduğu yeni post neo liberal birikim modeline göre yeni siyasal egemenlikler yaratmak peşindedir. Türkiyeli yeni oligarşik blok neo liberal dönemin pazar ve siyasal sorunlarını çözmek üzere çatılacaktır. Bu ekonomi politik analizin eklemlenme konusuna iz düşümü şöyle olmaktadır: Zıt karakterli iki sermaye yapısının bir arada bulunabilmesinin koşulu ve özellikle bezirgân sermayenin finans kapitalin önünde bir pazar ve siyaset alanı tutmasının biricik engeli ekonomi dışı bir zor ögesinin baskıcı varlığıdır. Türkiye ve geri Ortadoğu ülkelerinde modern kapitalizmin kemalizm ya da Baas türü devlet sınıfları/ordu politiği üzerinden ortaya çıkması ve gelişmesi bu nedenledir. Finans kapital sosyo ekonomik daralmaya uğramadığı sürece yürürlükte olan sömürge demokrasisinin bu daralma oluşmaya başlayınca kdv, işletme vergisi gibi uygulamalarla ekonomide devlet varlığını büyüterek bezirgân sermayenin kar alanlarına el koymaya yönelik devlet hamlesinin biçim ve hukuk değişikliklerine çok gerek görmeden kolayca sömürge faşizmine dönüşüvermesi oligarşik blokun bu özgünlüğü itibariyledir.

Farklı sermaye yapıları arasındaki eklemlenme diğerlerinin egemen ekonomiye göre eklemlenmesi şeklinde tezahür eder. Ve bir eklemlenme tarzının ortaya çıktığı toplumsal formasyonda devlet bu üstünlük ve belirleyen ilişkisine göre şekillenir. Yani islamcı yeni Türk burjuvazisinin tüccar ve rant sermayesinin finans kapitale üstün gelmesinin ve devleti bu egemenliğe göre biçimlendirmesinin tarihsel koşulları yoktu, yoktur. Bu nedenle konjonktürel tesadüflerle kurduğu iktidarının ömrü tükenince tarihsel belirlenimine uygun olarak finans kapitalizmin çözücü ilişkilerine tabi olmak ve bu ilişkinin devlet biçimi altında kendi yok oluşunu yaşamaya mahkûm olmak zorundadır. Yeni oligarşik blok bu kurulum olacaktır.

BKP-YOB: “Stratejik Ortaklık”

Yeni oligarşik blok, BKP’nin bir ihtiyacıdır. Emperyalizmle geri ülkeler arasındaki çeşitli biçimler altındaki bağımlılık ilişkisi hep bu tür siyasal özellikler taşımıştır. Örneğin yarı sömürge Osmanlı’da İngiliz finans kapitali itilafçı komprodor burjuvaziyle sarayın bünyesinde gelişirken Alman finans kapitali yeniden paylaşımda sarayın iktidarını kısıtlayan devrimci hamleleriyle ittihatçı komprodorluğun arkasında olmuştur. Bu iktidarın yarattığı birikim genç Anadolu burjuvazisine sermaye olmuş, ulusal kurtuluş savaşını gerçekleştirirken geleneksel devletçilik millici kapitalizme fidelik yapmış, böylece yeni sömürge Türkiye’nin oligarşik bloku devlet sınıfları ve finans kapital olarak oluşmuştur. Ardından Marshall yardımlarıyla finans kapitalin devlet vesayetinden çıkma süreci Özal zamanındaki birinci neo liberal saldırıyla yeni finans kapital gruplarının ve kodaman kent bezirganlığının oligarşik bloka dâhil edilmesini zorlamış ve gene ardından ikinci neo liberal saldırıyla geleneksel blokun tümüyle yapı bozumu ve yeni türk burjuvazisinin diktatörlüğü gerçekleştirilmiştir. Şimdi de anlatageldiğimiz gelişmeler itibariyle yeni oligarşik blokun çatılması bir gereklilik olmuş durumdadır, çünkü yeni paylaşımın yeni evresi olarak adlandırabileceğimiz BKP dönemi TC’ye çok stratejik görevler yüklemekte ve bu beklentilerine karşılık olabilecek bir siyasal yapılanmayı gerektirmektedir.

BKP’nin TC’den birinci ve en stratejik beklentisi Ortadoğu’ya vermeyi tasarladığı yeni şekillenmede kullanabileceği bir enstrüman olmasıdır. Bilindiği gibi ABD emperyalizmi ilk aşamada Irak ve Suriye devletlerinin bugünkü şekillenişlerini parçalayarak yerine Kürt, Şii ve Sünni temelli üç siyasal entite çıkarmak istemektedir. Kürt ve Şii entitelerin nasıl bir gelişim göstereceği bugün itibariyle az çok belirgindir. Ancak Sünni entite açısından emperyalizm geride kalan on yılın deneyimi itibariyle derin kuşkular taşımaktadır. Sünni aşiretlerin eski siyasal yapıda Saddam’ın oluşturduğu bir hiyerarşiyle emperyalizmin denetimi altına alınması Irak işgaliyle ortadan kalktı. Ve Amerika o tarihten bu yana Ortadoğu7da kendine güvenilir bir sünni ittifak ve siyasal aktör çıkaramadı. En son noktada AKP-RTE iktidarı da bu konuda Amerikan emperyalizmin bölgeye yönelimleri üzerinde zorluklar çıkarmaya çalışınca Amerika bu konuda iyice boşluğa düştü. Irak siyasal süreci giderek Şiiler üzerinden yürütülür hale gelince emperyalizmin Irak seferi İran’ın işine yarar bir hale geldi. Ve en sonunda emperyalizmin Suriye’de gerici çeteleri örgütlemesi bunu IŞİD düzenlemesine vardırması bölgede yeniden İran’ın ileri hamleler yapmasına yol açtı. Sünni gericiliğe karşı uluslararası alanda ortaya çıkan tepkiyi değerlendiren Hizbullah Lübnan sınırları dışında doğrudan askeri faaliyetini açıklarken İran ordusu aynı amaçla doğrudan Irak ordusunun bir parçası haline geldi.

Sünni siyasal ittifaklar zeminindeki sorunlar önce hem Amerika’nın Asya-Pasifik alanına çekilmesine yol açtı hem de sonra özellikle IŞİD sonrasında sünni aşiretleri Şii aşiretler gibi yönetebilecek bir otorite arayışına sevk etti. (bkz; J. Ditz, Antiwar, 7 nisan 2015) Bu nedenle Stratfor analizlerine göre Amerika bölgede sünni bir siyasal varlığın uluslararası modern topluma entegre edilebilir bir halde ortaya çıkarılması görevini TC’ye vermek istemektedir. Sünni ama ideolojik gericilikten uzak bu siyasal varlığı Mısır’la aralarında kurulacak bir eksen bağlamı içinde Suriye ve Irak alanında Türkiye’ye kurdurmak niyetindedir. AKP-RTE’nin her fırsatta Kürt kuşağının üzerinden musul ve Suriye’ye yönelik hamleyi gündemleştirmesi zaten bu proje gereğidir ama dengesiz ve güvenilmez bir ittifak unsuru olarak RTE’nin böyle bir operasyonun kurmaylığından alındığını en son olarak Amerika’nın Kürt özgürlükçülüğünün Tel Abyad hamlesine eskortluk yapması göstermiştir. Ancak yeni oligarşik blok bu görevi yerine getirecektir. RTE’nin böyle bir işlevi Kürt siyasal varlığını ortadan kaldırmayı içeren bir sömürgeci anlayışla yerine getirmesine karşın yeni oligarşik blokun bölgesel hamlesi bu siyasal varlıkla belirli düzeylerde uzlaşmayı içeren bir temelde şekillendirileceğini şimdiden söylemek mümkün gibidir.

Ve keza yeni oligarşik bloktan beklenen diğer görevler azerbeycan’la ilişkisi üzerinden Kafkaslar’da Rusya’ya karşı, Balkanlar’daki etkisi üzerinden hem Rusya’ya, hem Almanya’ya karşı ve elbette sınır mevzilenmesi itibariyle İran’a karşı emperyal politikaların tetikçisi olmaktır. Denebilir ki BKP’nin en stratejik mızrağı TC olacaktır. Ve bu yüzden yeni oligarşik blokun, bu mızrağın emperyalist amaçlar için kullanımında asla en kütçük bir pürüz, asla en küçük bir sürtünme yaratamayacak bir otomatiklik ve organiklikle Amerikan savaş kurmaylığına, Pentagon’a ve Oval Ofis’e bağlanması gerekmektedir. Böyle bir otomatik itaat ve sadakat zemininin Türkiye egemenleri açısından dile getiriliş formülünün “stratejik ortaklık” olduğunu biliriz. Yeniden sömürgeciliğin böylesi “muz cumhuriyeti” düzeylerinin oluşturulabilmesi için TC’nin soğuk savaşa ait NATO gibi birleşik emperyalist ittifak zeminlerinden öteye çekilerek özel ittifak biçimlerine sokulması bile Amerikan karar vericilerin masalarında artık bir dosya olarak bulunmaktadır.

Bu çerçevede;

Sonuç

Şimdiki koalisyon formülleri ve siyasal atraksiyonlar hangi gündelik içerikleri taşırlarsa taşısınlar devrimciler Türkiye’nin yeni oluşmakta olan siyasal düzlemini dar bir bakışla bu gündelik veriler üzerinden değerlendirmemek zorundadırlar. Gündelik veriler ancak yeniden paylaşımın bu yeni evresine göre manalandırılabildiği sürece önümüzü aydınlatabilecek bir değer taşıyacaklardır.

Ülkesel yeniden yapılanma bölgesel ve küresel konjonktürler bazında çözümlenmelidir.

Devrim kendini önümüzdeki dönemin sorunlarına ancak böyle hazırlayabilir. Yeni paylaşımın yeni evresine göre devrimin doğru mevzilenmesi bugün bizi umutlandıran kimi gelişmelerin yarının sorunları olabileceği ihtimali göz önünde tutularak yapılmalıdır.

 

Ali Efe

27 Haziran 2015

YENİDEN PAYLAŞIMIN YENİ AŞAMASI VE YENİ OLİGARŞİK BLOK (I)

Seçim oldu.

Demokrasi güçleri başarı kazandı.

Egemen iktidar modelinde çöküntü meydana geldi.

Siyasal belirsizlik oluştu ve hala sürüyor. Koalisyon formüllerinden, seçim koşturmacalarına, askeri türbülanslardan savaşa kadar birçok şey masada.

Konunun bizi ilgilendiren tarafı burjuvazinin bu siyasal süreci hangi siyasal formüle vardıracağı değil belirsizlik sürecinin karakteri ve sürecin sonunun nasıl bir belirlenime varacağıdır. Devrim taktik mevzilenmesini bu vizyona göre oluşturacaktır.

Burjuva siyasetinde yaşanmakta olan siyasal belirsizlik aslında bir geçiş sürecinin içinde olunmasından kaynaklanmaktadır. Belirsizlik her geçiş döneminin tipik bir özelliğidir.

Geçiş dönemidir, çünkü emperyalizm Ortadoğu’yu şekillendirmede epeydir bir makas değişikliğine geçmiştir ve hem bölge haritasında ve hem de buna uygun olarak bölge ülkelerinde yeniden yapılandırma süreçlerine işlerlik verilmiş durumdadır.

“Yeniden yapılandırma” kavramını, dikkatli bir okurun, bu hangisi, bu kaçıncısı, diye tepkilenmesini göze alarak kullanmak zorundayız. Gerçekten de 2003 Irak işgalinden bu yana bölgesel ve ülkesel değişiklikleri açıklamada belki herkesten daha çok başvurduğumuz bu kavram önümüzdeki dönemde bir başka içerikle yeniden gelişmelere ışık tutacak bir değer kazanmaktadır.

Konu emperyalist yeniden paylaşımın küresel ve bölgesel politikalar nezdinde olan gelişmelere bağlı olarak bu gelişmelere yüklenen tanımlarla alakalıdır. Yeniden paylaşım sürecinin içindeki güç kaymaları ve yönelim değişikliklerine göre küresel pazarın ve siyasetin yapılandırılmasında da yeni aşamalar, yeni yönelimler ortaya çıkmaktadır

Son Yeniden Paylaşım Konjonktürünün Henüz Tamamlanmamış Tarihi

Bilindiği gibi sovyetik blokun çökmesinin sonrasında emperyalist yeniden yayılmacılık “tarihin sonu” perspktifine uygun olarak kendini “yeni dünya düzeni” kavramıyla açımlandırıyordu. 90’ların başında birinci Körfez krizi sırasında ve sonrasında bu kavramla konuşuyorduk. Derken Balkan krizi ertesinde yeniden paylaşımın tarafları silik bir şekilde de olsa ortaya çıkarken içine girilen yeni yüzyılı “Amerikan yüzyılı” yapmak isteyenlerin anladıkları yeni dünya düzeninin içeriği BOP olarak formüle edildi. BOP, Amerikan emperyalizminin yeniden sömürgecilik kurguları içinde Ortadoğu’ya askeri egemenliğini dayatmasını ve böylece dünyanın en önde gelen petrol ve ticaret yolları üzerindeki kontrolüyle rakiplerinin burnuna halkayı takmasını öngören bir strateji planıydı. Bu strateji planının hedefi İran ve Hazar arkası topraklardı. Bu hedefe göre görece cephe gerisi olan alanların “yeniden yapılandırılması”na geçildi: Afganistan savaşı kışkırtıldı; Irak parçalandı; Mısır, Libya ve diğer Magrip ülkelerinde soğuk savaş döneminin üçüncü dünyacı devlet sınıfları iktidarlarının yerine İslamcı yapılar geçirildi; laiklik ve sömürgecilik parantezindeki geleneksel Kemalist TC’yi ılımlı islam ve devletçi Kürt’le harmanlayarak yeniden yapılandırmanın yolu tutuldu. AKP-RTE iktidarı oluştu.

Bu sürecin sonunun kendileri için hiç de hayırlı olmayacağını bilen Almanya’nın loş gücü, giderek eski sovyetik devlet varlığını ayağa diken Rus devlet sınıfları ve burjuvazisinin askeri direnci bölge halklarının direnişiyle beslenince BOP teklemeye başladı. Amerikan mali yapısından kaynaklı 2008 küresel finans krizi karşısında Amerikan emperyalizmi vites küçültüp rakipleriyle uzlaşı arayışına yöneldi. Genelde Ortadoğu’nun kaygan zemini, özelde bütün işbirlikçiliğine karşın sünni islam toplum ve topluluklarının kaypaklıklarından bizar olan emperyalizm yeniden paylaşım çelişkilerini daha uzaklardan çözmeye yönelir gibi oldu. Asya-Pasifik dedi. Olamadı; çelişkilerin çözüm merkezine dönmek zorunda kaldı ama bu kez ardında kalan on yıl boyunca çıkardığı derslerle yeni mevzilenmesini BKP: Büyük Karadeniz Projesi olarak kodladı. Bir buçuk savaşlık potansiyeline göre Baltık’tan Balkan’lara kadar yaydığı birinci savaş hattını hybrid tarzlarla, Ortadoğu’daki gerilimi ise  “uzun savaş” doktrini altında hava saldırıları ve vekil güçler üzerinden yarım savaş kondisyonuyla yönetmeyi stratejileştirdi.

BKP ile ABD emperyalizmi yeniden paylaşımın bütün büyük “düzeltici savaş”larını bir kez daha kendi topraklarından uzak alanlara sığıştırmış oluyordu. Ukrayna merkezli savaşı, doğrudan, bugüne kadar kendisine en büyük direnci ama kendini açığa koymadan gösteren Almanya’nın sınırlarına bindirirken Ortadoğu’daki savaşı bir tür “herkesin herkesle savaşı” haline getirip hem bölgesel savaşı, gelişmelerin istediği yönde akmasını sağlayacak tarzda hem de bunu doğrudan Ortadoğu’daki savaşın bir parçası, Ortadoğu gerilimlerinin bir parçası olmaktan uzak durarak yönetmeyi esas almış oluyordu.

DC’de belirtildiği gibi ABD’nin Ortadoğu’daki başarısızlığı esas olarak kendi müthiş pragmatizminin esiri olarak daldığı bölge ilişkileriyle bölgenin bir unsuru haline gelmekle başlamıştı. Bush’tan Obama’ya geçişi sağlayan Baker planı bunu ifade etmişti. (bkz, Raporlar Savaşı, EA Demirci) ve neticede Ortadoğu denilen yer Karadeniz mevzilenmesine göre 650 km’den daha uzak bir yer de değildi. (bkz, Ukraine, Iraq and a Black Sea Strategy, Stratfor)

BKP’nin dinamik uygulaması için önümüzdeki Kasım’da yapılacak Amerikan seçimleri bekleniyor. Tıpkı gizli Müslüman, ötekileştirilmiş zenci kimliğiyle Obama üzerinden devreye sokulan Baker planı gibi bu kez de yine Demokratlar üzerinden uygulamaya sokulacak bir Cumhuriyetçi saldırı için bir aksilik olmazsa bayan Clinton’u beyaz ve kadın kimliğiyle emperyalizmin modern Jan Dark’ı kılığında ortaya çıkartmayı tasarlıyorlar.

Ukrayna’dan Lübnan’a çizilen yeni savaş hattına karşı kimin ne yapabileceği henüz ortaya çıkmış değildir. Almanya Amerika’nın da kışkırtmalarıyla derinleşmekte olan Euro alanındaki sorunlarla boğuşmaktan kurtulmanın yolunu Amerika’yla arasındaki TAPP anlaşmalarına bir rüşvet kıvamında ağırlık vererek kurtulmaya çalışıyor. Rusya bir taraftan nükleer silah envanterini yükselterek doğrudan savaşa hazırlanırken Amerika’nın Euro bölgesini dağıtarak Almanya’yı açmaza alma girdilerine karşı Yunanistan’ı mali açıdan güçlendirerek Almanya’nın direncini artırmaya çalışıyor. Suudiler ve İsrail BOP’dan BKP’ye kayışın İran’ın bölgesel yayılımına imkân sağladığı için Yemen’den Kalemun’a kadar Amerikan postalını bölgeye çekecek provokasyonlara girişiyorlar. Yetmiyor. Bu durumda BOP’a göre projelendirilmiş AKP-RTE iktidarının BKP’ye geçişle gündeme gelen tasfiyesine karşı direnişi Tel Abyad gündemine bağlı olarak bölgesel gelişmelerde yeni bir sayfanın açılma ihtimalini doğuruyor.

BKP – AKP

Aslına bakacak olursanız, BKP, TC’yi Ortadoğu’da birinci dereceden Amerikan vekâletine uygun olarak oynatmayı öngörmekteyse de AKP-RTE iktidarının Tel Abyad bahanesiyle Rojava’ya doğrudan askeri bir müdahalede bulunması BKP projesine doğrudan bir müdahale anlamına gelmektedir. Karmaşık analizler bir kenara YPG’nin Tel Abyad’ı almasında Amerikan uçaklarının eskortluğu göz önüne getirilmesi bile AKP-RTE’nin bu coğrafyadaki bir sınır ötesi operasyonunun Amerikan programına aykırılık olacağını açıkça göstermektedir: Amerika Kürtlere Tel Abyad koridorunu açmaya yardım etmiştir. Şimdi TC – eğer daha ötesine niyetlenilmiyorsa- bu koridoru Kürtlere karşı yeniden kapatmayı denemek istemektedir.

Bu karşıtlık BKP’nin “güney sınırlarındaki gelişmeler Türkiye’yi bölgeye doğrudan müdahil olmaya zorlayacaktır” (Decade Forecast, Stratfor) gibi bir mülahaza içermesine karşın Amerika tarafından hoş karşılanabilir mi? Öyle ya da böyle TC’nin sahaya girmesi proje kapsamında tölere edilir bir durum varsayılsa da ve bu tölerans payı itibariyle RTE’nin Suudilerle birlikte Suriye’ye yapılacak bir müdahale planında anlaştıkları Amerikan basınında dahi yer alacak bir gerçeklik taşısa da Tel Abyad eksenli bir müdahalenin Amerika tarafından hoş karşılanabileceğini söylemek, bugün sürdürdükleri Ortadoğu’ya uzaktan duruş tarzlarına karşın oldukça zordur, çünkü emperyalizmin –sadece ABD değil, AB’nin de- istediği bölgede bir Kürt siyasal varlığının geliştirilmesidir. BOP bunu İran’a karşı bir Türk-Kürt ittifakı çevresinde, bir Çald-İran cephesi için gerekli görüyordu. BKP ise bu konuyu Sykes-Picot’nun yarı -şimdilik Türkiye ve İran’ı dışında bırakarak- tasfiyesi ve bölge için ön görülen Kürt-Şii-Sunni entitelerin bölgesel ulus devletlerin, özellikle Irak ve Suriye’nin parçalanarak yeniden yapılandırılması bağlamında ortaya çıkarılması için gerekli görüyor. ABD, böylece Şii hilali parçalayarak Avrasya alanında kendine büyük bir ittifak alanı oluşturmayı planlıyor. Başardığı takdirde İran’ı ve Baltık ve Balkan’lardan da kuşatma altına alınmış Rusya’yı doğrudan bir savaşa gerek kalmadan teslim alabileceğini düşünüyor.

Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasına bir Kürt siyasası çıkarmak olan ve bölgedeki sünni siyasal oluşum için Kürt’leri de arkasına alan tarzda TC’yi görevlendirmeyi düşünen ABD politikalarının AKP-RTE’nin niyetlendiği türden Türk-Kürt çatışmasına yol açacak saldırılara alan tanımasının pek imkânı yok görünmektedir.[1]

AKP-RTE, emperyalizm tarafından TC’nin geleneksel Kürt sömürgeciliğini bozmak için görevlendirilmesine karşın yaptığı Türk sömürgeciliğini islam üzerinden yeniden yapılandırmaya çalışmak oldu. Bu yönelimin AKP’nin temsil ettiği yeni Türk burjuvazisi için tarihsel bir gereklilik olduğu DC edebiyatında sürekli vurgulandı. Bu yüzden çözüm süreci AKP-RTE elinde aslında bir savaş süreci olarak geliştirildi. BOP’un stratejik mevzilenişinde yarattığı bu sürtünme AKP-RTE’nin tasfiyesi için çoktan belirleyici olmuştu. Şimdi de kendi varlık ısrarı nedeniyle yükselttiği savaş yönelimi sadece kendi tasfiye sürecini kararlılaştırmaktadır. Amerikan Dışişleri’nin terör raporu bu kararlılığın bir ifadesidir. AKP-RTE’nin tasfiye süreci bu anlamda TC yönetiminde sadece siyasal bir iktidar boşluğu doğurmakla kalmamakta aynı zamanda yapısal bir boşluk, yeniden paylaşımın yeni aşamasına göre TC egemenliğinin yeniden yapılandırılma gereğini de ortaya çıkarmaktadır.

Bu konuyu anlayabilmek için sadece siyasal analizler yeterli değildir, çünkü emperyalizm sadece yayılmacılık ve savaş siyaseti değildir. Bu Kautsky’nin algısıdır. Emperyalizmin saldırgan ve yayılmacı siyaseti onun yapısal karakterine içkindir. Bu çerçevede Türkiye’nin siyasal gerçeklerine de hakkıyla vakıf olabilmek için onun yakın geçmişinden geleceğine yapısal/iktisadi süreçlerini de gözden geçirmek gereklidir.

 

 

 

[1] Her şeyden önce böyle bir saldırının ön koşulu diyebileceğimiz şekilde yeni hükümetin oldu-olacak diye konuşulan AKP-MHP ittifakı üzerinden kurulması gereği aslında bu saldırıyı neredeyse imkânsız kılan bir durumdur, çünkü Devlet Bahçeli MHP üzerindeki hâkimiyetini tümüyle rakiplerinin Amerika tarafından tasfiyesine borçludur ve bu borcunu ırkçı faşist tabanının Kürt-Türk gerilimlerini sokağa taşımasını engelleyerek ödeye gelmiştir. Bahçeli-MHP’nin ABD’nin yol vermediği politikalara yönelmesinin esas olarak koşulu yoktur. Olursa da şimdilik fantezi kaçan şu senaryo bir kenarda tutulmalıdır: Türkiye finans kapitalinin ve siyasi temsilcilerinin yeni oligarşik bloku şekillendirmedeki yetersizlikleri aşılamadığı takdirde uluslararası finans kapitalizm adına bu görev gene ve ancak devlet sınıflarının müdahalesiyle tamamlanabilir. AKP-RTE’nin iktidar inadıyla IŞİD gericiliğini Türkiye’de bir olgu haline getirmeye yönelmesi bu müdahale için gereken koşulları yaratmaz mı? Hem AKP’nin tasfiyesi, hem oligarşik yeniden yapılanmanın dikte edici iktidarı, hem de kuzeyde tahkim edilmiş bir ateşkesin garantisinde TC’nin Suriye ve sünni alanlar üzerindeki varlığı.. Bu, öyle ya da böyle, yakın gelecekte ABD’nin oluşmasını istediği siyasal düzlemdir. Bu haliyle koalisyon formülleri, seçim ihtimalleri gibi neyin nasıl olacağı bizi çok meşgul etmemelidir. Devrimci hareket kendini bu siyasal geleceğe göre hazırlamalıdır.

Ali Efe

25 Haziran 2015

OLİGARŞİK BLOKUN YENİDEN YAPILANMA KRİZİ: MUZ CUMHURİYETİNE DOĞRU

Seçimlerin hemen ardından burjuva parlamentonun bütün kanatları kendi duruş noktalarını esas alan ve seçim öncesinden beri dillendirdikleri söylemlerde bulunarak AKP-RTE’nin temsil ettiği ara sınıf iktidarından keskin bir çıkışın sinyallerini veriyorlardı ki, Türkiye’nin geleneksel burjuvazisinin çığlıkları TÜSİAD ve büyük medyadaki bülbülleri üzerinden ortalığı kapladı; içinde bulundukları ekonomik kriz çok derindi, büyüme, ihracat düşmüş, işsizlik fırlamıştı; seçimle kaybedilecek bir zaman yoktu, mutlaka koalisyon kurulmalıydı.

Bir geri ve melez kapitalistleşmenin ürünü olarak Türkiye büyük burjuvazisinin iktisaden güdük, siyaseten çapsız ve yetersiz olduğu bilinir. Türkiye büyük burjuvazisi bu kimliğiyle AKP-RTE iktidarının rasyonel olmayan üretime yaslanmayan ekonomik politikalarına karşı hiç ses çıkarmadı ve bu uslu tavrı nedeniyle de cari açık üzerine yükselen kolay para, ucuz kredi rejiminden yararlanarak ödüllendirildi. Böylece Türkiye finans kapitalizmi en yüksek karlılık rakamlarını bu dönemde yakaladı ama elbette bütün bunların geçiciliği ve çok büyük bir mali krizin eşiğinde olunduğu gayet iyi biliniyordu.

Türk büyük burjuvazisi kendi sermaye yapısına ters ticaret ve müteahhit sermayesinin yükselişini sinik bir karaktersizlik içinde seyrederken 7 Haziran seçimleriyle ortaya çıkan tablo karşısında hemen kendi sınıfsal hayatiyetini hatırlayıverdi ve batan ekonominin kaybedecek zamanı olmadığı gerekçesine yüklenerek siyasal bir kriz yerine yapısal reformları öngören koalisyonları gündemleştirdi. Öyle ki, şu sıralar 7 Haziran sonuçları, ortaya çıkardığı denge daha doğrusu dengesizlikler hep bir erken seçim bağlamında tartışılırken şimdi erken seçimden bahsetmek neredeyse suç ilan edilmek üzeredir.

Sorun Türkiye’nin oligarşik blokunun yeniden yapılandırılma sorunudur.  Daha doğrusu yeni oligarşik bloku oluşturma sorunudur. Bu iki ifade arasındaki farkı görmek için şu yakın siyasal tarih özetine ihtiyacımız vardır: 12 Eylül 80 askeri faşist darbesine kadar Türkiye’nin egemen oligarşik bloku geleneksel finans kapital ile devlet sınıflarının siyasal ittifakına Anadolu tefeci bezirgânlığının tabiyeti üzerinden kuruluyorken 12 Eylül’le birlikte uluslararası neo liberal saldırının bir gereği olarak Anadolu tefeci bezirgânlığı Özal’ın birleşen kollarıyla sembolize ettiği haliyle bu blokun içine çekilmiştir. Ancak devlet sınıflarıyla tefeci bezirgânlık arasındaki tarihsel uyumsuzluklar sonuçta bu blokun siyasal krizlerle etkisizleşmesini getirdi. Ardından BOP’la başlayan ikinci neo liberal saldırıyla islamcı ve işbirlikçi kimliğiyle Anadolu ticaret sermayesi ülke egemenliğinin merkezine getirildi. Geleneksel oligarşik blokun devlet sınıfları kesiminin bastırıldığı koşullarda geleneksel finans kapitalin yeni iktidar yapılanmasına muhalefet etmesine koşul yoktu. Ve nihayet bu kez AKP-RTE’nin 12 Eylül referandum darbesi geldi ve yeni Türk burjuvazisinin mutlak egemenliği kuruldu. O zamandan bu yana cumhuriyet kapitalizminin kurucusu ve sürdürücüsü geleneksel oligarşik blok dağılmış durumdadır.

Küresel sermayenin BOP başarısızlığı ve ardından Arap baharı ile siyasal islama tanınan alanı yeniden daraltmaya yönelmesi ise Türkiye’de yeniden bir iktidar bloku oluşturulmasını gündeme getirdi.  7 Haziran bu süreci başlattı. Bugünlerde yaşandığı gibi birbirinin içine giren ve birbirini çelen koalisyon formülleri yeni blokun kuruluşuna ilişkin yapısal sürtünmeleri göz önüne sermektedir.

Özellikle şimdi görülmeye başlamıştır ki, oluşması ve gelişmesi devlet fideliğinde gerçekleşmiş olan Türk büyük burjuvazisinin siyasal bir gerilimi kendisi için risk olarak gören mızıldanmaları sürecin bu yönlü akışında önemli bir sürtünme yaratmaktadır. Her şeyden evvel Türk büyük burjuvazisinin attığı pası gayet iyi değerlendirerek hemen bir üslup yumuşaklığı çerçevesinde geri çekilen AKP-RTE iktidarı kendi zeminini koruyacak koalisyonlara yol verme eğilimine girmiş görünüyor. Ve bu tavrını Diyarbakır’daki gibi iç provokasyonlarla ya da Tel Abyad gündemindeki gibi dış savaşlarla DC’nin önceki tahlillerinde belirtildiği gibi kendi Sedan’ına vardırma uğraşısından hiç vazgeçmiyor. Bu potansiyel gelişmeleri muhaliflerini kendisiyle uzlaşmaya mahkum edecek bir koz olarak kullanmaya çalışıyor.

Bununla birlikte gelişmelerden anlaşılmaktadır ki, bu eğilimin Türk büyük burjuvazisinden ziyade bu burjuvazinin siyasal temsilcilerinde bir karşılık bulması oldukça zordur, çünkü öyle ya da böyle burjuvazinin parlamenter ahırı Türkiye gelirinin yarısından fazlasını cebine indiren %1 nüfuslu yağmacı ve sömürücü burjuvaların oylarıyla oluşmuyor.

Türkiyeli egemen sınıf ve zümrelerle bunların siyasal temsilcileri arasındaki uyumsuzluğun son tahlilde tekelci kapitalist üretim ilişkileri alanındaki yapısal çelişkilerin bir yansıması olduğu ortadadır. Bu zeminde, Türkiye büyük burjuvazisinin tarihsel şekillenmesine uygun olarak iktidarını egemen olana yaslanarak sürdürme sinikliğini ve bir yeniden paylaşım konjonktüründe kendine ait pazar hesapları güdemeyecek bir işbirlikçilik içinde sürecin egemen olanına tabi bir şekilde akıp gitmeyi tercih ettiği söylenebilir. Ancak konu bundan biraz daha ötededir ve Türkiye büyük burjuvazisini bu tercihe sürükleyen siyasal zorunluluklardan da söz etmeyi gerektirir.

Yukarıda söyledik; Türk büyük burjuvazisinin Türkiye halkı üzerindeki siyasal egemenliği devlet sınıflarının otorite gücü ve Anadolu tefeci bezirgânlığının siyasal desteği üzerinden kurulmuştur ve BOP’la başlayan ikinci neo liberal saldırı Türkiye finans kapitalinin egemenliğini tahkim eden iki kadim gücün karşılıklı çatışmalar içinde zayıflamasına yol açmış durumdadır. Ve şimdi siyasal dengelerin ve blokların post neo liberal zeminde yeniden kurulması gerekmektedir.

Ülke finans kapitalizmi, zayıflamış ittifaklarının kendi iktisadi ve siyasal rutinine getirebileceği zararlar itibariyle oligarşik blokun yeniden yapılandırılma sürecinin uzlaşma esaslı gelişmesini isteyen bir tutum almakta, siyasal aktörlere mutedil bir geçiş önermektedir.

Bu yaklaşımın tutmayacağı ve önümüzdeki dönemin, oligarşik blokun yeniden yapılandırılmasındaki sürtünmeler nedeniyle süreğen bir siyasal kriz halinde gelişeceğinin işaretleri şimdiden kendini göstermeye başlamıştır.  AKP’yi ANAP’laştırmayı amaçlayacak şekilde seçimden seçime koşuşturma yeni oligarşik blokun oluşturulması için yeterli olamayacaktır. Türkiye büyük burjuvazisinin yeni oligarşik bloku oluşturmaktaki kifayetsizliği uluslararası finans kapitalin sürece yön verme insiyatifini öne çıkartmış durumdadır. Ekonomist’in “Abdullah Gül” önerisi bu mahiyettedir. Hatta Tel Abyad’daki Amerikan eskortluğu dahi bölgesel Kürdistan’ın şekillendirilme süreci dışında bu çerçevede de anlam taşımaktadır. Cezire ve Kobani kantonları arasındaki bağlantının Türkiye dışında kurulması, RTE’nin kuzey “çözüm”ünü kendine endeksleyerek özelde Rojava genelde Kürdistan gelişmeleri üzerinde taraf olmasının önüne geçen bir gelişme olmuştur. Kobani direnişi sürecinde 6-7 ekim serhildanı, peşmerge desteği gibi gelişmeler hatırlanacak olursa RTE’nin ABD’nin asla istemeyeceği ve müsaade etmeyeceği bir Kürt-Türk gerilimi üzerine oynamasının imkanı Tel Abyad koridoru itibariyle artık geçersiz kılınmıştır. RTE’nin son özel Suriye toplantısı daha önce ses kayıtları basına sızdırılan dışişleri toplantısı gibi sonuçsuz kalmış gibi görünmektedir. Bu durumda bölgesel bazda iktidarsızlığı ve insiyatifsizliği açığa çıkan RTE’nin Türk finans kapitalinin bütün sümüksü desteğine karşın kendini ve politikalarını güvence altına alma koşulu ortadan kalkıyor gibi görünmektedir.

Uluslararası finans kapitalin gösterdiği insiyatif itibariyle, önümüzdeki dönemde emperyalizmin bölgesel politikalarında TC’ye vereceği görev çerçevesi göz önüne getirildiğinde yeni oligarşik blokun bir muz cumhuriyetindekinden daha insiyatifli olamayacak şekilde tasarlanmakta olduğunu söylemek mümkündür. Uluslararası emperyalizmin yeni dönemde Türkiye’ye biçtiği rol ikinci bir “tezkere” kazasına tahammül edemeyecek kertede gerilim yüklüdür.  Bu yönelim ve Türkiye ekonomisinin iyice derinleşen krizi parlamenter demokrasi oyunlarıyla halkın bitap düşürüldüğü sömürge demokrasisinde perdenin kapanmasını ve sömürge faşizminin kendi klasik haliyle siyasal alanı kaplayacağı süreçlere yol verilmesini zorlayıcı ağırlıktadır. Modern ve kadim sermaye ve birikim tarzlarının eklemlenmesi ekonomi dışı zor koşulları gerektirir.

Bu durumda faşizmi bir devlet biçimi olarak algılayamayan ve sadece şiddete endeksleyen “AKP faşizmi” tartışmaları olası gelişmeler eşliğinde bilimsel zeminine oturtmanın imkânı elbette daha fazla olabilecektir ama devrimci hareket açısından işin bu teorik avantajından ziyade elbette pratik tarafına  yoğunlaşılması önceldir.

Önümüzdeki döneme ilişkin devrimci hazırlıklar devrimci savaş zorunluğuna göre yapılmalıdır.

Ali Efe

19 Haziran 2015