Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / 2010 / Ağustos

Monthly Archives: Ağustos 2010

ERDOĞAN’ın 12 EYLÜL’ü

 

 

Bazı ülkelerin tarihsel ve sosyal arkaplanı, oralarda sınıf mücadelelerinin sınıflara ait netlikler ve doğrudan uzanımlar doğrultusunda geçmesine elvermez. Bugünün sınıf ilişkilerini algılayabilmek için eksikli de olsa da şöyle bir tarihsel sıfır noktası oluşturmak algıyı kolaylaştırabilir: Burjuvazinin kendi iktidarını devrimci yollardan oluşturamadığı ülkelerde modern sınıfların mücadelelerine ait görüntüler tamamlanamamış tarihsel arkaplanların gölgesinde öyle flulaşır, sınıflar öyle sadece kendine ait olamayan zeminlerde hareket eder ve öyle düz olmayan çizgiler izlerler ki, klasik tarzda kapitalizme geçen ülkelerde sadece ara dönem olarak yaşanabilen tarihsel grilikler, devrimci tarzda kapitalizme geçememiş ülkelerde uzun süreçlere tekabül eder. Böyle ülkelerde sınıfların çıkarlarıyla sınıf tutumları arasındaki açı, çıkarların genel ifadesiyle bunların politik doğrudanlıkları arasındaki düzey farklılıkları, aralarındaki organik uzanımları neredeyse görünmez kılacak büyüklüktedir. Sınıf ve zümrelerin momentteki davranışlarının bağlamlarını doğru kurabilmek için onları uzun tarihsel evrelerde izlemek ve momentleri kendi tarihsellikleri içinde kavrayabilmek gereklidir. Böylesi kül rengi tarihsel dönemlerde bizi gerçeğe ulaştıracak görüş gücü, Engels’in belirttiği gibi, marksist tarih bilgisi ve bilincinden gelecektir.

 

Türkiye burjuvazisinin Osmanlı derebeyliğinden çıkışı, zayıf ve gelişmemişliğinden ötürü ancak başta seyfiye (kılıçlılar-ordu) olmak üzere devlet sınıflarının devleti kurtarma devrimciliğiyle gerçekleşebilmiş ve bu kavruk burjuvazi sosyo-politik zemindeki egemenliğini gene ancak kadim tefeci bezirgânlıkla ittifakı sayesinde kalıcılaştırabilmiştir. Bu, klasik ya da devrimci tarzda olmayan bir kapitalistleşme tarihidir.

Bu gelişim, bir yandan, egemen blok içinde organikleşen yapısal ve gelenekcil öğeler itibariyle, hegemonya mücadelesinde net görüntüler almamızı ve olanı biteni duruca kavramamızı zorlaştıran daimi bir efekt etkisi gösterirken, diğer yandan, keza kadim tarihten miras alınan devlete biatçı kültür ve geri kapitalizmin yol verdiği bezirgan ve küçük mülkiyetçi ilişkilerin kuşattığı kolektif aksiyon güçleri itibariyle, halk sınıflarının sisteme muhalefetlerindeki düşük profile ve bu bağlamı bir türlü bilince çıkartmamızın sonucu olarak da büyük çabalara karşın devrimi bir türlü örgütleyememize yol açar.

Türkiye bir süredir referandum süreci yaşıyor. Toplumun bütün sınıflarının, hem de iç kümeleriyle birlikte hareketlendiği bu süreçte, devrim, hiç değilse kendi sıkıntılarını anlamasına, daha doğru pozisyonlar almasına imkân sağlayacak sonuçlar çıkarabilme yeteneğini gösterebilmelidir.

Belki bu beceri sayesinde, Castro’nun, artık iyice yaklaşmakta olduğunu olanca gücüyle uyardığı batı-İran savaşını neredeyse kaderci bir kayıtsızlıkla bekleyen, metafizik bir bilinç krampıyla üzerine tartışmaya bile gelmeyen devrimci hareketin, her şeye rağmen krizden bir devrim çıkaracak gücü olabileceğine dair umutlarımızı korumamız mümkün olabilecektir.

xxx

Yaşadıkları sefalet ve sistem tıkanıklıkları üzerinden geleneksel burjuva partilerinin denenmişliklerinin halkı yeni arayışlara yöneltmesiyle Amerika’nın bölgeyi yeniden yapılandırma niyetinin üst üste gelmesi AKP’yi, daha milletvekili olmadan Oval Ofis’te kabulü de Erdoğan’ı Büyük Ortadoğu projesinin bölgesel öğeleri olarak öne çıkardı. AKP’nin 2006’ya kadar süren ilk döneminde, Amerika’nın ihtiyacı olan yeni İslamcı ittifak merkezi bağlamında “model ortaklık” biçimlendirmeleri ve içerde, Özal’ın ANAP’ı gibi, sürpriz bir çıkış yapan yeni siyasal yapılanmanın “muhafazakâr demokratlık” tanımlı merkez parti olarak kendini sisteme benimsetme süreci yaşandı. Uluslararası emperyalizm Obama’nın seçilmesiyle BOP sürecinin yönetimini ABD hegemonyasından transatlantik ittifaka geçirip neo-conları geriletince, AKP’nin önü iyice açıldı. Emperyalizmin bölgesel yeniden yapılanmanın bir gereği olarak gördüğü şekliyle TC’yi ılımlı islam ve devletçi Kürtle yeniden yapılandırmasına direnç gösteren geleneksel devletçi eğilimler Ergenekon davaları ile bastırılınca, AKP’yi ülke içinde dengeleyebilecek siyasal bir güç kalmadı. Bu dönem, emperyalizmin tarihinin en önemli krizlerinden birini yaşamasına denk geldi ve uluslararası sistem genişleme ve yeniden paylaşım projelerinden ziyade dikkatini krizi aşmaya ve yeni finans dengelerini oluşturmaya yoğunlaştırdı. Bölgesel kontrolün az çok gevşemesi AKP’ye, o ana kadar edindiği bütün avantajlarla kendine ait bir egemenlik alanı ve statüsü oluşturma imkânı verdi.

Üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra oluşmasına karşın AKP’nin şekillenme sürecinin 12 Eylül’le başladığını söylemek yanlış olmaz. Sermaye ihracını güvenceleyecek şekilde geri ülke sermayelerinin uluslararası pazara göre yeniden düzenlemesini dayatan emperyalist yeni birikim modelinin bir gereği olarak 12 Eylül, kendinden önceki diğer darbe süreçlerinden farklı olarak, geleneksel finans kapitalin krizini düşman kardeşi tefeci bezirgânlığın birikimini doğrudan ona aktararak değil, yeni birikim modeline uygun yeni finans kapital + kodaman tefeci bezirgânlık ittifakını kurarak şekillendirdi. Osmanlının devletleşme geleneklerinin cumhuriyet kapitalizmine taşınmasının yol açtığı devlet sınıfları-tefeci bezirgânlık çelişkisi, emperyalizmin kontrolünde ilk kez tefeci bezirgânlığın doğrudan egemen blok içine çekilmesi sürecini başlattı. Bu sürecin siyasal şekillenmesi ANAP oldu. Ardından, tıpkı bugünkü uluslararası süreç gibi, Amerika tarafından zorlanan hegemonik süreçlerden daha yumuşak denge arayışlarına geçiş ANAP’ın çözülmesine, geleneksel partilerin yeniden iktidar olmalarına yol açtı. Ama artık hiçbir siyasal süreç tefeci bezirgânlığın egemen bloktan dışlanmasını gündeme getiremiyordu. Ne zaman ki uluslararası islam sermayesini ülke pazarlarına akıtan tefeci bezirgânlık oldukça semirip kendi içinden finans kapitale rekabet edecek kodaman merkezileşmeler yarattı, bu sermayenin birikim kanallarını tıkamak ve siyasal ağırlığını bastırmak üzere Türkiye’nin geleneksel çarkları işledi ve 28 Şubat oldu.

Bundan sonrası, esas olarak yeni bir yeniden paylaşım sürecini Balkanlardan başlayarak şekillendiren emperyalizmin ayaklarını bölge sularına bu kez yeniden sömürgeci bir tarzda değdirmesiyle belirlendi. İran’ın hemen yanı başında konumlu, aynı zamanda yeni ve hırpalanmamış bir işbirlikçi İslami kimliğiyle emperyalizmin bölgesel politikaları açısından biçilmiş kaftan olan AKP, 12 Eylül’le birlikte sermaye yapılanmasını egemen sisteme organikleştiren tefeci bezirgânlığın bundan böyle doğrudan siyasal hegemonyayı zorlayacağı yeni sürecin siyasal aygıtı olarak ortaya çıktı. Emperyalizmin bölgesel hovardalıklarına bir yosma gönüllülüğü içinde kapaklandığı için, karşıtlarının Anayasa Mahkemesi üzerinden kapatma kararları, 27 Nisan ve cumhuriyet mitingleri gibi hamlelerine karşın her çatışmadan üstün çıkmayı başardı ama efendisini zora düşürdüğü 1 Mart tezkeresinin sicil bozukluğunu asla düzeltemedi.

Aşağı yukarı, W. Bush’un ikinci döneminin ikinci yarısından itibaren emperyalist sistemin bir yandan mortgage sarsıntılarıyla kendini iyiden iyiye duyurmaya başlayan krize tedbir alabilmek, diğer yandan da Irak’taki başarısızlıkları aşmak açısından siyasal bağlaşıklıklar üzerinde yeni planlamalar yapmak zorunda kalışıyla birlikte Ortadoğu’da başlayan kontrol gevşekliği, o ana kadar arkasına aldığı konjonktür rüzgârlarıyla kendine güvenini pekiştiren AKP’ye daha doğrudan ve kendine ait programlar peşinde koşma cesareti kazandırdı. Ama gözlemin burasında, AKP’nin kendi hegemonyasını oluşturma hamlesini salt uluslararası ve yerel sınıf mücadeleleri düzleminin özel bir kesiti olarak ele almak, bu gelişmede özel olarak Erdoğan faktörünü atlamak konuyu biraz eksik kavramak olacaktır. Marksizmin saptaması açıktır: Tarihteki kişi rolü, ancak kendilerine verili olan koşullar çerçevesindedir. Bu saptama itibariyle, olayları kavramada daha ziyade verili koşulları anlama çabamız bu koşulları işleyip ilerletecek kişi kalitesini, potansiyel nesnelliğin realizasyonunda öznelliğin katkısını görmemizi engellememelidir. AKP’nin bu kadar atak olmasında ve karşısına çıkan engellerin üzerine öncellerinden daha kararlıca yürümesinde Erdoğan’ın lümpen kültürü ve tarzının da ağırlıklı bir etkisi vardır. Kadim ticaret yollarının barbar kılıcı ile açıldığını bilen 7 bin yıllık kültürün, bezirgânlığın kendi iç yapısına ve gündelik hayatına Fethullah Gülen’in Eşrefpaşa deneyimiyle taşındığını biliyoruz. Eşrefpaşa deneyimi, sinik bir toplumda göreli bir diklenmeyi, dayatıcı bir tarzı taşıyan “bitirim” kimliğinin, sonrasında çıkar ağlarına dahil edilmesine karşın öncesinde ideolojik temelde örgütlenmesidir. Pratik çatışmaların en yoğun olduğu bir kentte pişen Kasımpaşa’lı Erdoğan, belki de Eşrefpaşa deneyiminin en başarılı sonucu olmuştur.

Konjonktür esintileri böyle bir lümpen önderlikle birleşince, iktidar nimetleriyle iyice palazlanıp artık “Anadolu sermayesi” haline dönüşmüş kodaman tefeci bezirgânlığın 700 yıldır bastırılan gerici öfkesi, bütün tarihsel birikimiyle kendini açığa vurmaya başladı. İçerde, o güne kadar finans kapitalin hizmetine sunduğu hacıağa-eşraf örgütlenmesini tümüyle doğrudan kendi iktidarı için seferber edince, yıllarca Türkiye’yi yönetmiş geleneksel finans kapitalin bütün partileri çöktü, bir tek devlet partisi CHP az çok ayakta kalmayı başardı. Dışarıda, bölgesel yeniden paylaşımda kendisini temel öğelerden biri addetmenin gereği olarak, 7 bin yıllık geçmişinin izleri üzerinden kendine göre bir egemenlik modeli oluşturmaya yöneldi. Onlar bunu el altından “yeni Osmanlılık” olarak adlandırdılar ve başlangıçta emperyalizmin az çok icazetini aldılar. Ama özellikle ikinci iktidar dönemlerinde işler biraz ters gitmeye başladı: İçerde, Ergenekon iddiaları üzerinden karşıtlarını sindirmede en ölçüsüzce kullandığı bezirgan yöntemlerdeki tıkanmalar, toplumun etnik, etik, dinsel bütün ihtiyaçlarını pazarlayan “açılım” tüccarlığında yaşanan iflaslar, en şişkin ve sisteme en entegre haliyle de olsa tefeci bezirgânlığın Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal şekillenmesindeki sınırlarını göstermeye başladı. Dışarıda, komşularla sıfır sorunlu yeni Osmanlıcılığın Erdoğan’a yüklenen padişahlık, peygamberlik payeleriyle Davos’ta, Tahran’da, BM’deki ayak izleri uluslararası sistemi rahatsız edince, 1Mart’ta açılan dosya bir kez daha işleme sokuldu, adı “eksen kayması” kondu.

Bu karşıtlıkların sadece Erdoğan’ı ve AKP’yi kuşatmakla kalmadığı, aynı zamanda onları iktidara taşıyan yeni Türk burjuvazisine dönüşmüş en iri kesimleriyle kadim sermaye tabanında da önemli bir ürküntü yaratmakta olduğu artık kolayca gözlenebilecek bir durum halini almıştır. Örneğin, geçtiğimiz Nisan ayında Erdoğan’ın verdiği rakamla 1 milyon 600 bin üyesiyle tüccar sermayenin en geniş taban örgütü durumundaki TOBB başkanının adının Ergenekon’la anılmaya başlaması ve Erdoğan’ın doğrudan TOBB üzerinde baskı kuracağını açıklaması üzerine yükselen tartışmalar tipik bir “sınıf ile siyasi temsilcileri arasındaki ayrım” örneğiydi. Ardından, Baykal’ın kaset olayı sonrasında Gülen’in CHP’yi de öne çıkaran tavrı cemaat sermayesinin gelişmelerden rahatsız olduğunun ve olası bir altüstlükte sığınacak yeni limanlara angajmanlar yaptığının işaretleri oldu. Marks’ın dediği gibi, ticaret burjuvazisinin kendi siyasal temsilcileriyle kopuşu daha keskin olur, çünkü onlar için mühim olan ticarettir ve temsilcilerinin siyasal faaliyetlerine ilkesel bağlılığı gibi, onları yeni ticaret limanlarına açılmaktan engelleyecek hiçbir onursal, ahlaki, ideolojik bağımlılıkları yoktur.

İslamcı burjuvazi, kılıcı köreleni terk edip kendine başka efendiler arayan tarihsel refleksleri gereği, kendisine oldukça yol aldırmasına karşın geleceği giderek riske etmesinden dolayı doğrudan lümpen önderini de tartışmaya başlamıştı. Konunun bugünlerde yeniden alevlenmesinden çok önce ve tam da TOBB tartışmaları sırasında, F.Koru, daha ılımlı tarzıyla Erdoğan’a alternatif görülen Gül’ün cumhurbaşkanlığı süresinin 2014’e kadar süreceğini Gül adına köşesinden (20.04) ilan etmişti bile. Burjuva siyasi analizcilerce Amerikan ve İngiliz siyasal merkezleriyle yakınlığı ifade edilen Gül’ün,  bu merkezler açısından güven verici gelişmeler sağlanmadıkça, yerini daha kuşkulu bulunan Erdoğan’a kolay kolay bırakacağı düşünülemezdi. Ve nihayet, cemaat entelijensiyasında önderlik karakteri analizleri üzerinden yürütülen Ebu Zerr tartışmaları… İlk müslümanlardan Ebu Zerr üzerinden yürütülen bu tartışmalarda “agresif, bireysel ve aceleci” tarza açılan itirazlarda Erdoğan’ın lümpen önderlik yöntemlerinin üstü örtük bir eleştirisini görmek mümkündür. Uzatmanın gereği yok, bütün tarihi boyunca tâbi, sinik bir sınıf karakteri gösteren bezirgân sermayenin elde ettiği egemenlik haklarından artık kendisinin de korkmaya başladığı ve hızla yerel ve uluslararası finans kapitale yedekleneceği asli yerine çekilmek üzere aportta beklediği açıktır.

Ayaklarının altındaki zeminde ciddi kaymalar olduğunu gören Erdoğan ve AKP’nin bütün hesaplarını, başkanlık sistemine dönüştürülmüş cumhurbaşkanlığı üzerinden yürütme gücünü daha uzun yıllar ellerinde bulundurmak üzerine yaptıkları, son dönem tartışmalarında iyice açığa çıktı. En güvendikleri silahları, Kıvılcımlı’nın acenta, eşraf, hacıağa ağıyla en ücra kasaba ve köylere kadar yayılarak halkı “oy davarı” haline getirdiğini belirttiği tefeci-bezirgân örgütlenmeydi. Ama keza binlerce yıllık sınangılı bezirgân akıl, kazanç garantisi olmayan hiçbir riskli işe girmeme üzerine kuruluydu.

Erdoğan ve AKP, başkanlıkla güvence altına alınabilecek yeni bir iktidar yürüyüşü için güçlerini test etmenin yöntemi olarak referandumu gündeme getirdiler. Eğer güçlü bir destek bulurlarsa bunu seçime, oradan da başkanlığa taşıyabilecekler, yok işler iyi gitmedi, yeni dengeler kurarak geri çekilecekler. Aslında YAŞ süreci bu taktik hesabın bütün unsurlarını gözleyebilmemize imkân veren kondanse bir örnek oluşturdu: Bir yandan güç dayatması yapılırken, diğer yandan karşı dayatmada tereddütsüz geri çekilme, bir zafer propagandası görselliği altında gerçekleştirildi. Ve son olarak Erdoğan’ın kendi siyasal tarihini 2011’e endekslemesi, bu iki ucu açık siyasal paranteze göre dillendirildi.

Son tahlilde, ne ağırlıklı olarak reel üretim düzleminin dışında ve esas olarak dolaşım süreçlerine yerleşik yapısıyla ekonomi-politik düzeyde verili üretim ilişkilerine hegemonyal bir dayatma imkânına sahip olamayan yeni Türk burjuvazisi ve onun arkaplanını oluşturan kadim sermaye, finans kapitalizme tarihsel tâbiyetin dışına çıkma gücüne sahiptir, ne de bu ülkede “karakolda söyler, mahkemede şaşar” minvalince statüko zoruna biat kültürüyle yoğrulmuş yarı köylü mahalle bitirimliğinin direnç maddesi, dönüştürücü bir kararlılığa öznel zemin yaratabilir.

Bu maddeden ne Hamas çıkabilir, ne de Sykes-Picot’yu kendi bölgesel hegemonyasında yenileyecek, örneğin bir Erdoğan-Ahmedinejat anlaşması… Ne liberal bir yenilenme, ne modernizasyon…

AKP’nin, ama özellikle Erdoğan’ın geleceği ağırlıkla emperyalizmin onu nasıl istihdam etmek istediğine bağlıdır. Ya iyice terbiye edilmiş ve yetkisizleştirilmiş halde, bir Çankaya rokuyla köşke çıkarılır ya siyasal faaliyetiyle markalaştırmış olduğu isminin ticari hayrını görmeye bırakılır ya da kimbilir, süreç meydanlardaki tartışmayı kalıcılaştıracak olursa gömleğin beyazını değil ama “tek tip” mavisini giymeye mecbur edilir.

xxx

Referandum ve seçimlerde pozisyon kaybetme ihtimali, elindeki tüm kozları kullanmasına karşın YAŞ’tan ancak pata çıkabilmesi, Ergenekon davalarında zorlanmalar, Kürt özgürlük hareketinin demokratik özerklik alanını giderek genişletmesi, kimi Amerikan enstitülerinde kendine karşı güçlü çarkların dönmeye başlaması, Davos’ta başlayan ve en son Birleşmiş Milletler’de Amerika’ya karşı oy kullanmaya vardırılan bir sürecin sonunda, yeni Türk burjuvazisini ve lümpen önderini emperyalist terbiyecisinin kamçısıyla kendisinden istediği taklayı atmaya, Türkiye’yi İran’a karşı emperyalizmin uç karakolu yapmaya çoktan gönüllü kıldığı şimdiden söylenebilir.

Erdoğan’ın ve AKP’nin bundan öteye bir yolunun olamayacağı daha yola çıkış momentlerinden itibaren görülebilir bir durumdu. Buna rağmen Türkiye küçük ve orta burjuvazisinin “biz bize benzeriz” mealindeki liberal halüsinasyonları bu iktidarın toplumsal meşruiyetini uzun süre korumasına yardımcı oldu. Neticede AKP’nin karşısındaki güç, 70’den beri devrim ve demokrasi güçlerine en gerici ve en faşist saldırının öznesi olan Türk devletçiliği ve onun muhkem dayanağı TSK idi. Ve Serbest Fırka denemesinden beri bilinir ki devlete karşı bir duruş geliştiren bütün düzen partileri hem devlet vesayetinden çıkmaya çalışan burjuvazinin desteğini hem de halk sınıflarının bastırılmış öfkesini arkasına alarak kendine önemli bir siyasal alan açma imkânı bulur. En son ANAP, 12 Eylül’den çıkışta benzer rüzgârla iktidar olmuştu. 28 Şubat sonrasında uluslararası konjonktür yeni Türk burjuvazisini öne doğru itince, orduyu geriletecek bir siyasal yapılanmaya arka çıkmak kendiliğinden bir siyasal refleks olarak toplumu sardı.

Aslında TC devleti, 70’lerden beri Türkiye devrimine ve özellikle 93’ten beri de Kürdistan devrimine karşı savaşta uluslararası ve yerel sermaye sınıfları adına emekçilerin ve halkların özgürleşmesine yol vermedi, ama kendisi de bu mücadelede çok hırpalandı. Yargısız infazlar, faili meçhuller, her türlü demokratik hakkın üzerine en büyük şiddet yönelimiyle devletin, tam da tarifine uygun şekilde, “egemen sınıfların baskı aracı” olduğu en sıradan insanın gözünde dahi, çırılçıplak ortaya çıktı. Bu gelişim, değişik kesimleriyle sermaye ve devletçi elitin oluşturduğu tc oligarşisi dışında kalan toplumun en geniş kesimlerinde ordu ve diğer devlet sınıflarının belirlediği tc statüsüne karşı bir değişiklik ihtiyacını yoğunlaştırdı. Ancak, tarihin istihzası oydu ki, ne ağır yenilgiler altında yorulan ve üzerinde yürüme mecali kalmadığı için doğru devrimci yola gözlerini kapayan Türkiye devrimci hareketi, ne de kendini uzun süre ulusal kültürel özerklik programıyla daraltan Kürt özgürlük hareketi bu değişim ihtiyacını tüm Türkiye çapında siyasal bir örgüt ve kitle eylemselliğine dönüştürebildi. Politika bir kez daha boşluk tanımadı ve yeni Türk burjuvazisi, geniş halk yığınlarının değişim taleplerini, statükoyu bu kez kendi iktidarına göre yenilemenin kitlesel motoru olarak istihdam etti. Hâlâ tamamlanmamış bu süreçte, kuran sayfalarını mızraklarının ucuna takarak saldıran Muaviye ardılları olduklarından, bizim acılarımızı, bizim şehitlerimizi, bizim kutsallarımızı bize karşı kullanmakta son derece arsız ve pervasız davranabiliyorlar. Bu iğrençlikler bizi kendi otokritiğimizde daha gerçekçi olabilmeye sevk edebilecek mi?

Devrimci hareket ağır yenilgilerle sonuçlanan kitlesiz eylemciliğinin çözümünü, uzun yıllardır proleter kitlelerin devrim ihtiyacını duyacakları ana kadar birer propaganda çevresi ve tartışma kulübü olarak davranmakta görüyor. Marksizmin kara kaplılarında, nasılsa proletaryanın yenilgi dönemlerinde ancak artık çekilemeyeceği yere kadar çekilebileceği yazıyorsa, o güne kadar beklemek bugünkü devrimin genel bilinç ve eylem tutumudur. Marx’ın sözleri, yenik devrimin bilincindeki kırılmasıyla, gerilemenin tarihsel sürecine sanki kendiliğinden fiziksel bir kısıtlık algısı getiriyor. Oysa doğuda, toplumların bir de kendi içlerine çöktüğünde gözleyebildiğimiz bir derinlik boyutu söz konusudur. Efendisinin üzerine yürüyemeyen kölenin, beyinin üzerine yürüyemeyen serfin ortaçağ çökkünlüğü kadim tarihi hala tarihe havale edememiş doğulu toplumsal formasyonlarda emekçi sınıflar için günümüzde halen geçerli olabilmektedir. Kendisi için sınıf olma düzeyine geçemeyen proleterlerin siyasal varlıklarındaki uzamsal daralma zamansal geri çekilmeye yol açar yani reaya tarihinin biatçı geleneklerini yaşar. Sınıfın içe çöküşü budur. Öncüsünde bin kere yenilse de aynı devrimci yollardan bir daha geçme kararlılığını göremeyen, bir sınıf olmanın kendiliğinden halini aşacak devrimci bilinç ve eylem beslemesinden yoksun kalan proletarya giderek yakın tarihine bile yabancılaşarak kendi arkaik kara deliğine doğru emilmektedir. Bu haliyle bir sınıfın topluma, toplumun değişim özlemlerine öncülük etme şansı olmaz. Böyle bir sınıf daha uzun yıllar sistemi ve burjuvaziyi sırtında taşıyabilir. Ama öncüsü de hep bekler. Öncü, uzun süredir yaşaya geldiğimiz gibi, en sıradan hak arayış eylemlerinde proletaryanın siyasal ayaklanma çağına girdiğini ilan edecek kertede kendi tarihsel misyonunu sınıfın kendisine havale etmişse eğer, devrim bitimsiz bir çakılmayla kendini tarihin türbülansına bırakmış demektir. Devrim adına yapılan bütün tartışmalar sadece statükonun bilincini parlatır, onun emekçi sınıflara kendini daha kurnazca sunmasına yol açar, bütün davranışlar statükonun emekçi sınıflar tarafından daha kolay kabul edilir olmasını sağlar.

xxx

Referandum sürecindeki tavır tartışmaları toplumun değişik kesimlerinin ve özellikle de Marksist solun değişik eğilimlerini gözlemede zengin bir imkân sunuyor.

Anayasa değişikliklerine evet demenin şampiyonluğunu AKP dışında en çok liberal burjuvazi yapıyor. Liberal burjuvazi, devrimin yarattığı ama değerlendiremediği değişim rüzgârının yeni Türk burjuvazisinin uluslararası emperyalizmce takılan yelkenlerini şişirmesini, devlet sınıflarının egemenliğine karşı tarihsel birikimin tarihsel bir aşaması, AKP ve Erdoğan’ı da bu tarihsel aşamanın tarihsel kahramanları olarak görmesine yol açıyor. Oysa emperyalist sularda korsanca gezinmesinin ardından şimdilerde finans kapitalizm AKP’yi, verdiği donanımı geri almakla tehdit ediyor. Erdoğan ve partisinin günden güne saldırganlığını artırması, ellerindeki iktidarın her gün biraz daha kaçmakta olduğunu görmelerinden kaynaklanıyor. Referandum ve seçimlerdeki olası bir başarısızlık, bütün dengeci, ılımlı, uysallıkla çekilme hesaplarına karşı bizzat islamcı burjuvazinin Erdoğan’ı alaşağı etmesiyle sonuçlanacaktır. O zaman, Özal trajedisi, belki de Kılıçdaroğlu’nun lâf olsun diye söylediği sözleri gerçek kılacak şekilde bir Erdoğan komedisiyle tekerrür etmiş olacaktır. Bahçeli’nin gözlemi doğrudur, Hasan Cemal’in uzun tatili ve Çandar’la birlikte AKP’ye ve Erdoğan’a karşı az çok muhalif, daha çok uyarıcı tonda yazılar yazmaya başlamaları AKP etrafında kümelenen liberal burjuvazinin de gelişmeden rahatsız olduğunu göstermektedir.

Liberal burjuvazinin bir diğer kesimi ise, geleneksel devletçi ve modernist çizgide kemalist ideolojinin en uç söylemleri etrafında hayır’cı kampanya yürütüyor. Bilinir, her sınıf siyasal egemenliğini kalıcılaştırmak için toplumu ideolojik olarak da şekillendirmek zorundadır. Cumhuriyetçi Türk burjuvazisi bunu kemalizmle yaptı. Ancak kemalizmin kendisinin devletçi bir ideoloji olması nedeniyle burjuvazi toplumun diğer sınıf ve tabakalarını kendisine bağlamakta yeterlilik gösteremedi. Sermaye birikiminin artması sınıf ve zümre çıkarlarındaki farklılıkları geliştirince islam ideolojisi toparlayıcı bir alternatif olarak öne çıktı.

Ancak, kendisi yapısal olarak tâbi bir sınıf olmasıyla toplumun diğer kesimlerini kendine tâbi kılmasının tarihsel imkânsızlığını taşıyan islamcı burjuvazi, özellikle devrimci başkaldırıyı ezmede kemalizme sonuna kadar yardım etmesiyle kanıtladığı karşı devrimci tabiatını bu kez iktidarda olmanın gücüyle toplumun bütün kesimlerine yöneltince, üzerine iğretice iliştirdiği değişim şalı ayaklarına doğru kayıverdi. Kürdü topçunun, emekçiyi işsizlik ve pahalılığın ateşiyle kavurmaya başlayınca gelecek kaygısı ve arayış arttı.

Marx’ın belirttiği gibi, devrimci sınıf değişim ihtiyacının sardığı bir toplumu bulunduğu zamandan ileriye taşıyamazsa, toplum değişimi eskinin devrimlerinde arar. Bu yüzden proletaryanın bir türlü söz alamadığı toplumda değişim ihtiyacı bir yanda islamcı ideolojiyi yığınlaştırırken alternatif olarak yeniden kemalist ideolojiyi diriltti. Kurucu cumhuriyet burjuvazisinin “bölücülük” ve “şeriat” düşmanlığı yeniden yeni Türk burjuvazisine alternatif ideoloji olarak toplumda yükselmeye başladı.

Evet’çi, hayır’cı kesimleriyle bir bütün olarak statüko partisinin karşısında sadece Kürt halkı ve özgürlük hareketi duruyor. Kürt halkı statüko partilerinin kayıkçı dövüşüne ortak olmayı reddederek referandumu boykot ediyor. Devrimci siyasette boykot taktiği, Lenin’in sözleriyle “özel dönemlere ait bir mücadele aracı” olarak, devrimin yükseliş konjonktürlerinde kitle siyasetini statükodan kopuşturmak için, son süngü hücumunun öngününde uygulanır.  Kürt halkının ve onun öncüsünün “boykot” taktiği bu verilere uymaktadır. 1 Haziran 2004’ten beri yükseltilen mücadele sürecinin bugünkü aşamada azami program olan “demokratik özerk Kürdistan” ilânına varmasından itibaren, bu hukuku kayda almayan bir statüko anayasasının hiçbir biçimiyle Kürt halkını ve öncüsünü ilgilendiren bir yanı kalmamıştır.

Son günlerde gündeme getirilen “evet” tartışmaları ise, bir taraftan bu ihtimalin gerçekleşmesindeki reel zorluğu sergilerken diğer taraftan doğrudan bu ihtimali berhava edecek düzeyde seyretmektedir. Ama görülen odur ki, ilan edilen son eylemsizlik hali, bilinen bütün olumsuz özellikleri içeren böylesi bir siyasal sürece doğrudan endekslenmesiyle şimdiye kadar ilan edilenlerin içinde potansiyel olarak en zaaflısıdır.

Türkiye devrimci hareketi ise referandum tavrında neredeyse eşdeğer potansiyellerde ikiye bölündü. Kürt özgürlük hareketinin mücadelesine siyasal ve ideolojik olarak olumlu bakanlar daha çok onun boykot taktiğinin arkasında toplandılar ve bu birleşikliği statükonun çarpışan iki kanadına alternatif bir üçüncü cephe oluşturmanın bir gereği olarak savunuyorlar. Arka planında kemalizmin modernist, laisist ideolojik izlerini taşıyan kentli küçük burjuvazinin marksist örgütlenmeleri ise hayır cephesini örgütlemeye çalışıyor. Çok ters pozisyonlarda görünmelerine karşın aynı statüko solculuğunun iki yüzü…

Boykotçu sol, Türkiyeli emekçi sınıfların sisteme karşı mücadeleleri henüz oldukça geri bir profil arz ediyorken, artık kuzey Kürdistan’ın pek çok yerinde kendi ikili iktidarını oluşturmayı başarmış Kürt halkıyla aynı ileri taktiği paylaşarak, en azından taktiksel planda, 80 öncesinde çokça yaşadığımız gibi, sol çocukluk zeminine düşüyor. Bu tavrını, “hayır” demenin 12 Eylül statüsüne onay vermek olduğu söylemiyle gerekçelendirerek,  aslında “evet” demekle 12 Eylül statüsünü değiştireceğini sanan liberal burjuvaziyle aynı çizgide buluşuyor. Bir başka boyut itibariyle ise, boykotçu solun Kürt devrimiyle aynı taktiği paylaşması, Kürt devriminin Türkiyelileşmesine ya da Türkiye devriminin Kürtçe konuşmasına da çok yardımcı olmayacaktır, çünkü her şeyden önce böyle bir devrimselliğin belirleyici öğesi olma durumundaki Kürt hareketinin, son tahlilde ulusal hareket olmaktan kaynaklı kısıtlıkları söz konusudur. Ve ayrıca Kürtçenin Türkiyeli bir devrimin dili olamaması bu dilde mülkiyet kipinin nasıl çekileceğinin henüz tüm olarak bilinmemesinden kaynaklıdır. Yakın zamana kadar  “demokratik cumhuriyet” tartışmalarında pek anılmayan “demokratik komünalizm” esasının, “demokratik özerklik” sürecinde kendine ne kadar yer bulabileceği belki de Türkiyeli devrimin en azından iki dilli olmasını belirleyecektir.

Hayırcı sol ise, statükonun kendini yenileyerek sistemin karşısına çıkmasını sözel olarak reddederken devrimin kendisini statüko dışında örgütlemeyi ve referandum tarzını devrimin doğrudan ihtiyaçları üzerinden belirlemeyi propagandif düzeyde bile gündemine almıyor. Hayır demenin bütün gerekçelerini burjuvazinin anayasa tartışmalarından ve AKP’nin kötülüğü üzerinden kuruyor. Sistem içi bir tartışmayla laisist ve modernist burjuvaziye yakın düşüyor.

Oysa, devrim eğer ki süngü hücumunun eşiğinde ya da kendisine yarayacak siyasal gelişmeleri kendi gücüyle zorlayabilecek bir durumda değilse referandum gibi tercihleri daraltılmış momentlerden konjonktürün somut verileri itibariyle devrimin örgütlenmesine ve propagandasına imkan verecek somut değişimler elde etmek üzere geçmelidir. Ülkenin somut konjonktürü, emperyalist yeniden paylaşım sürecinde geleneksel TC’nin ılımlı islam ve devletçi Kürtle yeniden yapılandırarak Çald-İran sürecine sokulmak istenmesiyse, bu çarkın temel dişlisi pozisyonundaki AKP’nin sınırlandırılması ve bu sayede ortaya çıkacak egemen blok çatlaklarının devrimin temel pozisyonları için istismarı düşünülmelidir. AKP iktidarının sınırlandırılması, bir diğer yanıyla, halk yığınlarıyla devlet arasında oluşan suni dengenin islami ideolojik iktidar ve devletçi elitin alt edilmesi üzerinden sistemin merkezine çekilerek organikleşmesini de zaafa uğratacak ve bu durum devrimci savaşın yığınları harekete geçirmesinde ve siyasal gerçekleri yığınlara kavratmasında göreli kolaylıklar sağlayacaktır. AKP öncesi dönemlerde devrimin durumunun bugünkünden daha farklı olmadığını ileri sürecek okura AKP’nin iktidara yürümesinde bizim mücadelemizin devlette yol açtığı hırpalanma ve yenilenme ihtiyacının da rolü olduğunu bir kez daha hatırlatmak yerinde olacaktır. Devrimin içinde bulunduğu düşük konjonktür, bize en küçük bir avantaj getirebilecek herhangi bir nüansı görmezden gelmemize el vermemektedir. Bu yaklaşım referandumda hayır demeyi gerektirir. Kuşkusuz bu hayır hayırcı solun hayır’ıyla sandığa oy atma pratiğinde aynılaşsa bile kendi gerekçelerinde ilerleyebildiği takdirde statüko sosyalizmiyle savaşkan sosyalizm arasında oluşturulması gereken önemli bir siyasal farklılığa tekabül edecektir.

21 Ağustos 2010

 

serdar.kaya@devrimcicephe.org