Cuma, 3 Temmuz 2020
Ana Sayfa / 2008 / Aralık

Monthly Archives: Aralık 2008

DURUM VE GÖREVLER ÜZERİNE BİR KEZ DAHA!

 

I- ÖZEL GİRİŞ

Demokratik Dönüşüm dergisi uzun bir aradan sonra yeniden bir başlangıç yapıyor. Ancak bu yeni başlangıç, revizyonist ve teslimiyetçi solun her türlü devrim değerini, düşünce ve davranış pratiğini inkar etmenin artizan söylemi olan bir “yeni”cilik çizgisinde değil, Demokratik Dönüşüm’ün, engelleri aşma gücünü aldığı kendi devrimci demokratik yaklaşım ve ilkeleri üzerindeki ısrar ve inadını somutlayarak gerçekleşiyor.

Bugün, bölgede ve ülkede demokrasi ve barış beklentilerini türküleştiren devrimci kalpazanlığın giderek yükselen devlet ceberutluğuna tepkisi hayal kırıklıklarının yanı sıra Kürt özgürlükçülüğünden ve komünist militanlıktan uzak durmak olarak tezahür ediyor. Demokratik Dönüşüm, sömürücü ve sömürgeci sistemi ülke ve bölge ezilenlerinin ekmek, adalet ve ahlak istemlerine cevap verecek bir dönüşüme uğratmanın stratejik dinamiğini özgürlükçü Kürt ile militan komünistin yoldaşlaşmasında bulanların buluşma zemini olarak kendini bir kez daha ortama sunuyor.

Çağrı yenilendi.. Duyduk.. Mevzideyiz!!

II- GENEL GİRİŞ

Tarih, onu önce pozitivizmin prizmalarından algılayan, sonra da bunun üzerinden inkara yeltenenleri mahcup edercesine marksizmi doğrulayarak akıyor. Hem öylesine doğruluyor ki, şu sıralar tersinden bir tutumla tarihsel materyalizmin pozitif bir bilim olduğu üzerine yemin etseniz başınız ağrımaz. Her şey o kadar kuralına göre ve her şey o kadar teoriye uygun.. Bu salt gündemdeki ve daha uzun yıllar gündemde kalacak olan krize getirdiği kritikleri uluslararası burjuvazi tarafından dahi onaylanacak kertede doğrulanan marksist iktisat teorisi düzeyinde değil, aynı zamanda gelişmelerin Leninist emperyalizm teorisini doğrulayan siyasal düzey itibariyle de böyledir. Bu doğrulanmanın, bilimsel sosyalizmin iktisada ve siyasaya ilişkin yaklaşımlarını yaşadığımız uluslararası yenilgi üzerinden reddederek kendisini derin bir ideolojik ve teorik krizin kucağına atan sosyalist hareketin kendi krizini aşmasına sağlayacağı pratik değer önümüzdeki süreçlerde daha da belirginleşecektir.

III- ÖNGÖRÜLEN KRİZ

Yenik küçükburjuva ve burjuva sosyalizmleri post Marksist, post modern zemine oturup, kapitalizmin kendini yenileme gücüne tapınırlarken, bilimsel sosyalizme ve devrime inananlar, içinde bulunulan tarihsel aşamayı “global krizin alt yapısı”na yönelik etüdler eşliğinde şöyle tarif edebiliyorlardı: “… kapitalizm tarihinin hiçbir döneminde ekonomik büyüme, istihdam ve gelirler borsa gelişmelerine bu kadar bağımlı olmamıştı.(…) Amerikan ekonomisi şimdi bu kısır döngü içindedir. Ekonomik süreçlerin kendi iç bağlantılarıyla gerçekleşemeyecek bir kurguyu; düşük faiz oranı ama değerli dolar birlikteliği için araya gene sanal bağlaçlar atmak geğreklidir ve aslında Amerikan mucizesi denen şey bu sanal bağlaçları üretmekte hiçbir sınır tanımayıştır. Dün borsa idi yarın savaş olacaktır. Bu nokta emperyalist ekonomiye giydirilen sanal şalın çekilmesi ve kapitalist ekonominin Marx’la deşifre edilen artı değer düşme eğilimlerine karşı düşük emek arayışlarına mahkumiyetinin kanlı görüngülerinin ortaya dökülmesi demektir. Amerikan finans kapitali Bush’u yarı zorla başa oturturken aslında kendi krizinin çözümünü nerede gördüğünü de ilan etmiş oluyordu.”[1]

Liberal sol pratik politikayı “imparatorluk” teorileri etrafında ABD emperyalizminin kadiri mutlak egemenliğine biad ritüellerine çeviriyorken gelişmeleri leninci marksist metoda göre işleyenler verili emperyalist yapısallığı kendi iç devinimleri itibariyle mantık sonuçlarına kolaylıkla vardırılabiliyor, Ortadoğu’nun işgalinin ABD için bir zorunluluk olduğunu hipotez kılarak, daha Irak işgalinin öngünlerinden bugünlere şu belirlemelerle bakabiliyorlardı: “… ya ABD yeni pazarlar ve kaynaklar üzerindeki egemenliğini kesinleştirecek ve dünyanın geri kalanını kendisine vassal kılacaktır ya da tıpkı Vietnam savaşında olduğu gibi şiddetle hırpalanıp en iyi ihtimalle egemenliğini paylaşmaya mahkum kalacaktır. Gelişmelerin kesin yönü hakkında kehanette bulunmak kuşkusuz ki saçma olacaktır ancak gene de ipliklerin uçuş yönüne bakıp şu kestirimde bulunmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz; önümüzdeki süreç, Amerika’nın dizleri üstüne çökertilmesi süreci, yani ABD’nin çok kutupluluğa ikna süreci olacaktır. Verili emperyalistler arası statükodan sıyrılma belki de yeni bir Bretton Woods’la noktalanacak yeni bir denge halinin kuruluş sürecini başlatmış olacaktır.”[2]

Tarih bu belirlemeleri doğrulayarak aktı. Hemen geride bıraktığımız süreç içinde, bilindiği gibi,  ABD’nin Irak işgali; kendi Ortadoğu projesini bölge halklarının yanı sıra, başta AB olmak üzere finans kapitalizmin diğer odaklarına kabul ettirme çabası; buna karşı bölge halklarının yanı sıra “emperyalizmin loş gücü” Almanya’nın Amerikan sermayesine direnci ve ABD’nin nefesinin kesilmesi yaşandı. Başlangıçta, ABD hegemonyasını gelecek yüzyıllarda da  süreğenleştirmek için “Satranç”la BOP’u projelendiren Brzezinsky’nin ABD politikalarının tıkanması sonrasında, “Seçenek”le hegemonik üstünlük partneri olarak AB’yi kabullendiği yeni zemin, Baker-Hamilton raporu olarak bilinen Amerikan finans kapitalizminin büyük mutabakatına tekabül etti[3]. Brzezinsky’nin baş danışmanı olduğu Obama’yla başlayacak yeni sürecin geride kalan dönemle en önemli ayırdı emperyal hegemonyanın bundan böyle yalnız ABD tarafından değil, ABD ve AB, özellikle Almanya tarafından ortaklaşa sürdürüleceğidir. Verili kriz üzerine yapılan değerlendirmelerde Washington Mutabakatı’nın artık çöktüğüne ilişkin sık rastlanır tanımlamalar, salt artık para politikalarının işlevsizleşmesi, devlet eliyle mali politikaların öne çıkmak zorunda olması nedeniyle değil aynı zamanda bu mutabakatın temel önermesi olan ABD merkezli işleyişinin giderek değişecek olması nedeniyle de yapılabilir konumdadır. Diğer taraftan, bu zeminde IMF ve Dünya Bankası’nın yeniden yapılandırılmasının yanı sıra Bretton Woods anlaşmasının ABD tarafından tek taraflı iptaliyle başlayan uzun finansal dengesizlik döneminin yeni bir uluslar arası para dengesinin oluşturularak kapatılması gerektiği, salt Amerikan dolarının Amero gibi yeni para birimlerine döndürülmesi itibariyle değil[4] daha doğrudan uluslararası yeni para dengelerinin oluşturulması itibariyle de yoğun bir şekilde gündeme alınmış durumdadır[5]. Bu moment Marksist kriz analizlerimiz açısından önemli bir referans noktası teşkil etmelidir.

IV- KRİZ NASIL OKUNMALIDIR

Bilindiği gibi kapitalist krizler üzerine Kondratiev tarafından getirilen “uzun dalga” teorisi, özellikle emperyal pazarın ikinci savaş sonrasında giderek genişlemesi ve tekleşmesi sürecinde krizleri anlama ve açıklama kolaylığı veren ve haliyle yaygın kabul gören bir analiz anahtarı olmuştur. Bu teorinin çeşitli uygulamaları açısından, emperyalist-kapitalist sistemin dördüncü dalgasının düşüş evresinin başlangıcı 1970’li yılların hemen başıdır; aynı dalganın yükselme evresinin başlarına denk gelen Bretton Woods anlaşmasının Vietnam savaşını artık finanse edemeyen Amerika tarafından feshiyle, yani emperyalistler arası para dengesinin artık tümüyle Amerika’nın keyfine bırakılmasıyla somutlanır.  Uluslar arası finans kapitalizm, uluslararası proleter hareketin gücü karşısında bu dengesizliği bütün bir soğuk savaş sürecinde taşımak zorunda kaldı.  Sovyetik sistemin çöküşüyle birlikte  ise kendisini giderek soğuk savaş dengelerinden çıkarmaya başlayan uluslararası finans kapitalizmin sözcüleri bu kontrolsüz para sistemini ve  ABD’nin giderek devleşen ikiz bütçe ve ticaret açıklarını emperyal finansal sistemin artık taşıyamadığını sıkça dile getirir olmuşlardı. Ve nihayetinde, hemen geçtiğimiz ay içinde ise, Ingiltere, Fransa ve Almanya bu kriz sonrasında “dünyanın artık eskisi gibi olamayacağı”nı neredeyse aynı sözlerle ifade ettiler. Demek ki artık emperyal krizin yeni bir kavşağındayız: Dördüncü “K” dalgasının büzüşme sürecini “duvar”ın yıkılmasıyla siyasal olarak, bilişim ve genetik alanlardaki gelişmelerle teknolojik olarak tamamlayan emperyalist-kapitalist sistemin artık yeni bir genişleme dalgasının başlangıcına yönelmekte olduğu açıktır.

Kuramın kurucusu olan Kondratiev’in başına gelenlerin yanı sıra, bu teoriye yeni bir soluğun Mandel tarafından verilmiş olması nedeniyle “uzun dalga” teorisini kendilerine ait bir ideolojik unsur olarak benimseyen troçkistlerin değerlendirmelerinin ötesinde emperyalist kapitalizmin krizi 25-30 yıllık iniş devresini bitip tükenmez bir şekilde yaşamaz. O, iniş sürecinde hem siyasal hem de ekonomik olarak yeni genişlemenin birikimlerini elbette yaratır. Kondratiev’e getirilen Mandel açılımları, ardıllarınca yapılageldiği gibi, bu iki yaklaşımı birbirinden kopartacak ve teorinin esasını oluşturan iç kurguyu reddedecek kertede tarif edilmemiş bir “sınıf mücadelesi”ne endekslenemez. Bugünkü verili düzey itibariyle olduğu gibi, uluslararası burjuvazinin uluslararası proletaryaya tahakkümünün sürmesi de bir sınıf mücadelesi halidir ve leninist emperyalizm teorisine göre yeniden paylaşım finans kapitalizmin yapısallığına içkin olduğu anlamda savaşlar “uzun dalga”nın iç kurgusuna bir “otomatik”lik katar.  Bir uzun dalganın düşüşle tamamlanma evresi bir diğer dalganın yükselişle başlama evresiyle iç içedir. Burada depresyondan genişlemeye açılan bir eşik söz konusudur. İçinde bulunduğumuz aşama tam da böylesi bir konjonktürel eşiğe tekabül etmektedir.

Geride kalan uzun dalgaların etüdünden kolayca çıkarılabileceği gibi,  emperyalist-kapitalist sistem ikinci ve üçüncü dalgaların düşüş trendlerinin dip noktalarından yeni refah trendlerine iki büyük yeniden paylaşım savaşının içinden geçerek ilerlemiştir. Birinde demir-çelik ve kimya, diğerinde petro-kimya ve otomotiv sektöründeki yenilenmeleri arkasına alan emperyalist sistem büyük savaşlarla hem kendine yeni pazarlar açıp var olanları yeniden paylaşırken hem de büyük çapta sermayeyi imha edip değersizleştirerek yeni yükselen birikim konjonktürünü yaratmıştır. İçinde bulunduğumuz konjonktürel kesit informatik ve genetik teknolojisindeki yenilenmeleri arkasına alan emperyalist kapitalist sistemin dördüncü uzun dalgasının düşüş trendini bitirmesiyle beşinci uzun dalganın yükseliş trendinin başlangıcının iç içe geçtiği aşamadır. Bu konjonktürü uluslararası finans kapitalizmin ne yaptığını bilmez, nereye gittiği bilinmez bir çöküş konjonktürü olarak okumaktansa artık dibe vurmuş bir krizi sistemin refahına taşıyacakları yeni bir yükseliş evresinin başlangıcı olarak okumak bizler açısından daha uyarıcı olacaktır,çünkü yeni uzun dalganın trendi, salt teorik çıkarsamalar itibariyle değil, olayların gelişimiyle de kolayca saptanabileceği gibi, emperyalist-kapitalist sistemin yeni pazarlar elde etmek, var olanlar arasında yeni bir paylaşıma gitmek ve artık tüm insanlığa yetecek düzeye gelmiş olan üretim imkanlarını büyük çapta tahrip ederek kendi birikim fazlasını istihdam edebileceği yeni talep alanları yaratmak için yeni savaşları zorunlu kılmaktadır. Bu yüzden hesaplar emperyalist sistemin zaafları üzerinden değil, işçi sınıfına ve emekçi halklara yönelen yeni bir saldırı dalgasının ciddi hazırlıkları üzerinden yapılmalıdır.

V- “REVİZYONİZMİN KESKİN KOKUSU”

En birincil hazırlık ise verili krizin güçlendireceğini kolayca tahmin edebileceğimiz ve patenti klasik revizyonizme ait olan kendiliğinden devrim umutlarından vazgeçmek olmalıdır, çünkü bilindiği gibi, tarih de bu yaklaşımı provoke etmekte oldukça cömert davranmış; yukarıda andığımız son iki uzun dalganın yükseliş trendleri aynı zamanda bize büyük devrimler getirmişti. Üçüncü büyük dalganın yükselişiyle Bolşevik devrimi, dördüncü dalganın yükselişinde de Doğu Avrupa, Çin, Küba ve diğer devrimleri yaşamıştık. Şimdi bizi bekleyen en büyük tehlike proleter devrimleri kapitalist krizlerin bir çevrim otomatiği, kendiliğindenliği olarak algılamak ve kaba bir analojiyle ellerimizi ovuşturarak bu krizin getireceği devrimleri beklemek olacaktır. Elbette krizler uluslararası proleter harekete stratejik atılım imkanları vermektedir ama devrimciliğin devrim nesnelliğini devrime yükseltecek bir öznellik hali olduğu asla unutulmamalıdır. Bu öznellik tamamlaması olmaksızın devrim süreçlerinin nasılbayağılaştığını biz kendi yakın tarihimizden gayet iyi öğrenmiş olmalıyız. Ama,bundan da öte, gündemde olan emperyalist savaşın karakterinin ve devrimin nesnelliklerinin öncekilerden farkı özellikle bilince çıkartılarak gereksindiğimiz öznellik düzeyi çok net bir şekilde kavranmalıdır.

Krizin karakteri ve yönü seneler öncesinden az çok kestirilince bunun devrim açısından istihdamını mümkün kılacak kestirimlerde bulunmak, devrimin bugünkü imkanlarıyla öncellerini kıyaslamak elbette mümkün olabilmiştir. Bunun için önce “.. hem uluslar arası devrim tarihini hem de kendi tarihimizi politik tezahürlerin ampirik tanımlamalarından öteye taşıyarak, barındırdıkları nesnelliklerin tarihsel bağlamları üzerinden bir tür uzun dalga teorisi inşa edil”miş ve “Emperyalist kapitalizmin uzun dalgaları teknik üretici güç düzeyleri üzerinden olurken sosyalizmin uzun dalgaları(nın) insan: kolektif aksiyon üretici güçlerinin moderniteye akışının bir fonksiyonu olarak şekillendi”ği[6] görülmüştür. Zirvesini 48 devrimlerinin oluşturduğu birinci dalga Komün yenilgisiyle inişe geçmiş, 1900’lerin başında başlayan yeni yükseliş trendi bu kez NEP’le dibe vurmuş ve ardından ikinci savaş sonrası ve Çin ve Küba devrimleriyle gelişen süreç Detant politikalarıyla 70’lerin ortasında inişe geçerek, eş zamanlı Nikaragua devrimine rağmen İran devrimiyle dibe vurmuştur. Sosyalizmin birinci uzun dalgası, saf proleter kolektif aksiyonerliği üzerinden; ikincisi keza proletarya üzerinden ama geri ülke dinamiklerinden güç alan haliyle; üçüncüsü ise doğrudan geri ülke kolektif aksiyonları üzerinden yaşanmıştır. İnsan üretici gücünün niteliğindeki bu kayma Avrupa’da kendi sistemini oturtan ve batı proletaryasını siyasal olarak da kendi sistemine içkin kılan kapitalizmin emperyalizmle birlikte yeni pazarlara açılmasının ve geri ülkeleri ve bu ülkelerin üretici güçlerini de kendine entegre etmeye yönelmesiyle şekillenmiştir. Devrimin “uzun dalga”larının sentetik değerlendirmesi açısından şu özet mümkündür: “Birincisi; .. emperyalist döneme denk düşen son iki dalga finans kapitalizmin yeni pazarlara olan ihtiyacının yol açtığı eklemlenme sorununa denk düşer ve yerel ve tarihsel üretici güçlerin bu soruna karşı geliştirdiği alternatif sonucudur… İkincisi;.. emperyalist çağa denk gelen dalgalar geri toplumlara uygun devrim teorisi gereğince hep Leninci Marksizm adına oldu. Üçüncüsü; emperyalizmin evrensel kriz ve savaş konjonktürleriyle sosyalist dalgaların yükseliş trendleri örtüşmektedir. Ve dünyamız tekrar emperyalizmin yeni bir evrensel kriz ve savaş konjonktüründedir.”[7] Bu sonuçların son ikisi üzerinde tartışılacak pek bir şey yoktur ancak birincisi önemlidir, çünkü uzun devrim dalgalarının karakter ve nesnelliklerini, sınıf mücadelesine katılan yeni güçlerin tarihsel ve sosyal varlıkları belirlemektedir. Doğru devrim stratejileri bu nesnellikleri doğru kavramanın üstüne inşa edilebilmişlerdir ya da tersi, doğru kavranamadığı için, içinde bulunduğumuz uzun devrimsizlik konjonktürü hala sürebilmektedir.

Marksist devrim kuramına göre verili üretim ilişkilerinin üretici güçleri engellemesi koşullarında sosyal devrim yükselir. Sosyalizmin birinci uzun dalgası açısından Avrupa kapitalizmi ile Avrupa proletaryası arasındaki ilişki budur. Emperyalizm çağında ise geri ülke üretim tarzlarının emperyalist kapitalizme eklemlenmesinin bir sorunu olarak, geri üretim tarzlarına göre şekillenen kadim üretici güçlerle emperyalist kapitalizm arasında çelişki yükselir ve yeni sosyal devrimler çıkıp gelir. Bolşevik devrimi bile, II. Enternasyonalcilerin devrimi layık göremeyecekleri kadar geri bir kapitalizme rağmen, keza geri üretim ilişkilerinin,yarı-serfliğin yarattığı çelişkileri proletaryaya yedekleyerek gerçekleştirmiştir. İkinci savaş sonrasında ise emperyalist pazarın giderek tekleşmesi sürecine bağlı olarak Latin Amerika’da Kızılderili kolektiviteleri, Ortadoğu ve Asya’da aşiret ve din kolektiviteleri devrimin “dirimsel nefes”i oldular ve yüksek devrim konjonktürlerine yol açtılar. Kapitalist üretim ilişkileriyle çelişkiye giren modern ya da tarihsel üretici güçlerin başatlığı yükselen dalganın kendiliğindenlik ögesini, onun karakterini ve nesnelliklerini belirledi.

Emperyalist kapitalizm modern proletaryadan sonra yarı modern caudillocu, baasçı kentli kolektif aksiyon güçlerini de belirli bir düzeyde kendine eklemleyip artık tarihsel klanik, aşiretcil ve dinsel kolektif aksiyon yapılarını sistemle bütünleştirmeye yönelmiştir. Emperyalist entegrasyonun ideolojik, siyasal ve ekonomik etki alanına girip onun eklemlenme nesnesini oluşturan güçler modern üretim temelinde ya değişik hegemonya enstrümanlarıyla sisteme içkinleştirilmekte ya da sisteme itiraz verili tarihsel gücün kendi tarih ve toplum gerçeklerine göre biçimlenmiş kadim ideolojik ve siyasal düzeylere göre gelişmektedir.

Batılı serüvenin tamamladıktan sonra kendi asli coğrafyasına; Ortadoğu’ya dönen tarihsel süreç merkeze alınarak kolaylıkla saptanabilir ki, ne kadim ideolojik ve sosyal güçlerin emperyalist kapitalist sisteme alternatif yaratma güçleri vardır ne de emperyalizmin bu güçleri doğrudan ekonomik süreçlerle kendine entegre etme gücü.. Sistemin gündemdeki ekonomik ve siyasal krizi eklemlenme sürecindeki bu kilitlenmenin tezahürüdür. Emperyalizmin geri ülke pazarlarını ve üretici güçlerini kendine entegre etmesinin olası yeni modelini ilerleyen satırlarda tartışmak üzere bir kenara bırakıp, konunun burada bizimle ilgili esasına yönelecek olursak, emperyalist kapitalist pazarın tekleşme sürecine bağlı olarak, özellikle sosyalist sistemin yıkılmasıyla birlikte dünyada ne emperyalist pazar ilişkilerine şu ya da bu düzeyde eklemlenmemiş yeni ve bilinmedik üretici güçler kümesi kalmıştır ne de proletarya gibi, emperyalizme alternatif modern toplum öncülüğü..

Muhammed’in medeniyete akacak başka barbar güçlerin kalmadığını görerek kendini son peygamber ilan etmesiyle orijinal medeniyet yaratıcı tarihsel devrimler çağının kapandığını belgelemesi gibi,  bölgemizde gelecek tarihin kurgulanmakta olduğu başka bölgelerde, modern ve tarihsel kolektif aksiyoner üretici güçlerin yüksek sosyalizm konjonktürlerine yol açtıkları tarzda devrime yeniden bir “dirimsel nefes” getirecek yeni ve bilinmedik bir üretici güç mevcudiyeti yoktur. Dolayısıyla önümüzde kendiliğindenlik konjonktüründen güç alan bir devrimcilik değil, doğrudan iradi devrim işçiliği süreci bulunmaktadır.

VI- YENİDEN SÖMÜRGECİLİK

Kapitalizmin kendine yeni pazarlar ekleme yöntemi başlangıçta sömürgecilikti, özellikle ikinci büyük savaştan sonra yeni-sömürgecilik oldu. Klasik sömürgecilik emperyalist merkezin ihtiyaç duyduğu pazara doğrudan zor yoluyla el koyması, bir açık işgal hali olarak ortaya çıktı. İkinci yeniden paylaşım savaşından sonda ise hem sosyalist sistemin güçlü varlığı hem de doğrudan işgalin ağır maliyeti emperyalist entegrasyonda yeni sömürgecilik yöntemlerine geçildi. Bilindiği gibi, bu yöntemler yerel işbirlikçi sınıflar eliyle pazarın dolaylı araçlarla sömürülmesi, merkezi pazara eklemlenmesiydi.

Sosyalist sistemin yıkılmasıyla birlikte yeni bir tarz kendini göstermekte gecikmedi. Kuveyt provokasyonu üzerinden Amerika’nın, diğer emperyalist ve yerel gericiliğin bağlaşıklığını sağlayarak Irak’a saldırması yeni tarzın ne olacağı konusunda bizleri fikir sahibi kılacak kadar zengindi. Birinci Irak müdahalesini, on yıl sonrasına bir göndermeyle “Körfez’de kriz yok; emperyalizmin ortadoğuyu işgali var”  saptamasıyla değerlendirmek, henüz  Amerika’nın “önleyici savaş doktrini”ni 11 Eylül olaylarına bağlı olarak ortama sürmesinden keza seneler öncesinden emperyalist yayılmacılığın yeni tarzını Ortadoğulu gelişmelere bakarak tarif etmeyi mümkün kılmıştı: “..emperyalist yeni dünya programı kendine gelecek tehdidi üçüncü dünyadan ve özel olarak da Ortadoğu’dan görmektedir. O zaman da bu bölgede kendine tabi olmayan her hareketi en hızlı ve en kanlı bir şekilde sindirmek istemektedir. Elbette emperyalist stratejler, sorunu salt patlayan bir tehdidi söndürmek düzeyinde ele alamazlar, çünkü öyle hesaplanamayan faktörler devreye girebilir ki, sonradan yapılan her müdahaleye karşın olayın çapı genişleyebilir ve karşı konulamaz bir süreç izlenebilir. Özellikle Ortadoğu gibi batılı bir kafanın tümüyle algılaması imkansız melezlikler diyarında bu tür olayların ardından gitme taktiği emperyalizme hiç de cazip gelmemektedir. Onlar tehdidin doğmadan söndürülmesi yanlısıdır. Böyle bir strateji ise bölgedeki askeri varlığın sürekliliği demektir.” Buradan hareketle de yeni emperyal yayılmacılığın temel niteliğindeki değişim “Bu durum artık yeni sömürgeci dönemin gizli işgaller esprisinin yerini doğrudan ve açık askeri müdahalelere bırakılması anlamına gelmelidir.”[8] şeklinde belirlenmişti. Bu tarzın yeni sömürgecilik döneminden ayırdını koyabilmek ve temel niteliği olan açık işgalin klasik sömürgeciliğin doğrudan askeri sömürgeci niteliğine benzeyen yanını öne çıkarabilmek açısından “yeniden sömürgecilik” olarak adlandırılması mümkün oldu[9]. Amerika’nın BOP planını yürürlüğe sokmasıyla Irak ve Afganistan işgaline bağlı akan süreç sonunda emperyalizmin artık yeni bir tarza yönelmekte olduğu özellikle yeni bir yüksek birikim konjonktürünün başlangıç eşiği olarak ön varsayabileceğimiz bu dönemde değişik yönleriyle sol entelejensiya tarafından da tartışılmaktadır[10]. Gene de, daha da derinleştirilmesi ihtiyacını vurgulamak kaydıyla yeniden sömürgecilik üzerine şunlar söylenebilir. Her şeyden önce bu tarz klasik sömürgecilikle yeni sömürgecilik karmaşası bir tarz olarak kendini göstermektedir. Daha önceki tarzlarda geri ülke bir pazar olarak ya doğrudan işgal üzerinden ya da işbirlikçi tarzlarla emperyalizme bağlanırken yeni dönemde geri ülkenin emperyalist ilgiye mazhar olan tarafı doğrudan sahip olduğu temel üretim kaynakları ve stratejik noktalarıdır. Bu konumlar emperyalizmin doğrudan işgali ya da mülkiyeti altına geçirilirken bu emperyalist “yeşil alanlar”ın dışında kalan ülke keza yeni sömürgeci işbirlikçi tarzlara ya da giderek Somali ve Sudan’da görüldüğü tarzda doğrudan emperyalist ilgisizliğe terk edilebilmektedir. Geri ülkede siyasal yapı, yeni sömürgecilikte olduğu gibi işbirlikçi yerel sınıflar üzerinden işlemekte ama ülkenin sahip olduğu ekonomik ve stratejik değerler doğrudan sömürgecinin kontrolünde bulunmaktadır. Bu durum itibariyle yani, sömürgeciyi, yabancı gücü, işgalciyi açığa çıkaran bir tarz olduğu için yeniden sömürgeciliğin en önemli sonuçlarından biri, halkların anti-emperyalist, anti sömürgeci bilinç ve davranışının daha doğrudan ve kolay gelişebilmesidir.

Diğer taraftan, marksizmin keza öngördüğü şekilde, savaş tekniklerinin giderek yükselen tahrip gücü emperyal güçleri artık büyük ve doğrudan savaşlardan kaçınmaya ve yeniden paylaşımı bölgesel savaşlar zemininde tutmak istemelerine yol açarken, yeniden paylaşımın konusu olan geri ülkeler coğrafyalarında yüzyılların ardından hala güncelde de varlığını sürdüren ve siyasal sınırlara tabi olmayan “tamamlanmamış tarihsel süreçler”e ait çelişkiler, karşıtlıklar ve düşmanlıklar potansiyeli, çatışmalara hızla bölgesel karakter vermektedir. Emperyalist merkezler yeniden sömürgecilik tarzıyla; ekonomik ve stratejik noktalardaki işgallerini, yani klasik sömürgecilik politikalarını, yerel güçlerin askeri ve siyasi yapılarıyla, yani yeni sömürgecilik politikalarıyla güçlendirerek, savaşın ateşini değil getirisini ülkelerine taşımak üzere iki büyük yeniden paylaşım savaşının doğrudan yıkımından da kendini korumaktadırlar. Böylece yeniden sömürgecilik tarzı aynı zamanda emperyalistler arası rekabetin, yeniden paylaşımın bu tarihsel kesitteki bir unsuru olarak karşımıza çıktığı gibi, bölgesel savaşlar da yeniden sömürgeci dönemin en başat tezahürü olmaktadır.

Aslında Balkan savaşlarında da görülebilen bu durumu, Doğu pazarlarının entegrasyonunda başvurulacak bir yöntem olarak en saf şekliyle Irak’ta izlemek mümkün olabilmektedir. Irak’ta asıl savaşan tarafların ABD ve İran olduğunda pek çok yorumcu birleşmiş hatta bu resmi raporlarda[11] da ifade edilmiştir. Keza İsrail’in Lübnan saldırısı üzerine yapılan yorumlar da aynı zemini vurgulamıştır. Siz aslında bu karşıtlığı doğrudan çatışma düzeyinde olmayan ama diplomatik karşıtlıklar alanında emperyalist ülkeler arasında, örneğin “eski-yeni Avrupa” tartışmalarına yol açacak kertede Alman-Fransız eksenine karşı Amerikan-İngiliz ekseninde de kurabilirsiniz, ABD dışındaki emperyal odakların Irak’ta askeri varlık bulundurmaktan kaçınmalarında da… Ortadoğu, emperyalist genişlemenin kilitlenme alanı olduğundan dolayı krizi aşmanın ve yeni dengelere ulaşmanın hesaplaşma alanı olarak öne çıkmaktadır. Bu haliyle emperyalist entegrasyonun laboratuar alanı olma işlevi yeni sömürgecilik döneminde nasıl Latin Amerika olmuşsa yeniden sömürgecilik döneminde Ortadoğu olmaktadır. Bilindiği gibi Latin Amerika ülkelerinde olan para politikası uygulamaları, darbeler, vb gibi emperyalist müdahaleler diğer geri ülkelere daha sonra taşınırdı. Eğer emperyalizmin önünü kesmek mümkün olmaz ise, artık belki de bu sürecin tersini izlemek söz konusu olabilecek, Ortadoğu uygulamalarında Latin Amerika’nın da geleceği izlenebilecektir.

 

VII- ÇALD-İRAN SÜRECİ

Sözcülerinin onlarca kere ifade ettikleri gibi günümüz emperyalizminin başat konusu petrol ve doğalgaz zenginlikleriyle, insan gücünün yoğunluğu ve gelişkinliği nedeniyle Ortadoğu’yu, Hazar’ı ve arkasını emperyalist pazara bağlamaktır. Yeni bin yılın başlarındaki Balkan savaşı da, ardından yükseltilen Irak savaşı ve süreğen İran krizi hemen bu yıl yaşanan Gürcistan denemesi de hep bu planın uygulamalarıdır. Emperyalistler açısından bu pazarların kendilerine entegrasyonu için zorunlu olan her girişim politik bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur. Teorik ön varsayımların ötesinde, somut olarak yaşanan kriz, bu tarihsel zorunluluğu artık güncel politikanın bir unsuru durumuna getirmektedir.

Yakın geçmişte, ne finanskapitalizmin, ne sosyalizmin modern toplumsal dönüşüm tarzları bu geri toplumsal formasyonların barındırdıkları kadim üretici güçleri sorunsuzca kendisine entegre etme başarısını gösteremedi. Bugün dünyada, geri toplumlara, onların bir geleceğiymiş gibi kendini sunacak güçte bir sosyalist sistem bulunmuyor. Kendine alternatif bir sistemin yokluğunda emperyalizm kendi klasik entegrasyon yöntemlerini öne çıkartarak geri toplumları kendi pazarına zor yoluyla bağlamayı daha kestirme ve kendi gerçeğine uygun buluyor.

Bolşevik devriminden sonra Doğulu toplumların emperyalizme entegrasyonuna ikinci itiraz İran’dan gelmişti. İran, bir yanıyla Körfez’e, diğer yanıyla Hazar’a ve arkasına yaslanan haliyle, ve bölge halklarının anti-emperyalist bilinç ve davranışı haline gelen Şii muhalefetin merkezi olması nedeniyle 21. Yüzyıl emperyalist stratejilerin merkezine konuldu. Bu program zaman zaman öylesine yoğunlaştı ki, biz dahil, pek çoklarının savaşı takvimlemekten kendini alamadığı dönemler oldu. Ancak gidişi görmek başlı başına sürece müdahale etmektir. Bush yönetimiyle, emperyalistler arası dengelerin sarsılması, İsrail’in Lübnan yenilgisi, derken mortgage kriziyle sinyallerini veren yapısal kriz ABD saldırısının önünü keserken, Obama’nın gelişiyle esen Bush karşıtı politika beklentileri İran krizini gündemden düşürdü. Oysa en az konuşulduğu ve en çok unutturulduğu anda bile gelişmelerin İran sorununa koşut olarak aktığını söylemek çok mümkün. Örneğin Irak’taki Amerikan gücünün azaltılarak Afganistan’daki ABD ve müttefik gücünün artırılması, daha önemlisi Türkiye’de genel kurmay ve Akparti arasındaki gerilimi çözerek bu ittifaka bölgesel ve yerel işbirlikçi Kürt dinamiğini ekleme işlemi tersinden bir bakışla İran sürecinin işlediğini ve hızla son noktaya doğru yaklaştığımızı göstermektedir. Elbette tersinden bu çıkarsamalara varabilmek için düzünden bazı tespitler bir öngerekliliktir. Örneğin birincisi için; Baker planındaki “Birleşik Devletler çok sayıda Amerikan birliğini Irak’ta tutmak için üç nedenden ötürü açık uçlu taahhütlerde bulunamaz. Birincisi ve en önemlisi; Amerika başka güvenlik tehlikeleriyle de yüz yüzedir ve Irak’ta bu düzeydeki bir askeri varlıkla sürdürülen taahhütler diğer olasılıklar için elde gerekli rezervleri bırakmamaktadır… Birleşik Devletler (Afganistan’daki ihtiyaçlarının yanı sıra), İran ve Kuzey Kore’nin de içinde olduğu diğer güvenlik sorunlarına karşı hazır olmalıdır.”[12]  ifadesinden hareketle “Görüldüğü gibi, Baker planının Irak sorunlarını, büyük çapta Amerikan askeri varlığını gerektirmeyecek şekilde ele alması ve bu gücü boşa çıkartmayı esas alması İran sorununa yönelmek amacıyladır. Burada Amerika’nın esas stratejisi Orta doğu’ya yerleşmek olduğu için Kuzey Kore’nin adını atlamakta bir sakınca görmüyoruz.”[13] gibi.. İkincisi için; “Türkiye, ekonomik açmazlarıyla burjuvazinin, örgüt ve bilinç zaaflarıyla proletaryanın doğrudan siyasal varlıklarının düşük düzeyi itibariyle verili güncel siyasal yapısı ağırlıklı olarak islam, kürt ve kemalist şekillenmelerle oluşan bir ülkedir. ABD, İran kilidini açmada lojistik ya da stratejik istihdamda Türkiye ittifakını sağlamlaştırmak için bu üç siyasal olguyu buluşturmayı denemektedir. Gidiş ılımlı da olsa islamcı, devletci de olsa kürt varlıklı bir tc’nin bir ateşin içine yuvarlanması yönündedir.”[14] gibi.. Tıpkı Osmanlı’nın Çaldıran seferinde olduğu gibi, emperyalizmin İran seferindeki başarı da merkezi Türk devletiyle işbirlikçi Kürt gücünün ittifakı bir önkoşuldur. Buna esas engel olan Türk devletleşmesinin sömürgeci ideolojisi ve bu egemen devletçi anlayışın temsilcisi Genel Kurmay’dı. 5 Kasım 2007’de noktalanan ve AKP’nin bir devlet partisi olmasına varan süreç aynı zamanda Genel Kurmay’ın da ideolojik ve siyasal terbiye süreci oldu. Artık AKP ve Genel Kurmay bir savaş blokudur. Bu blok Irak’tan Afganistan’a kadar emperyalizmin verdiği bütün görevleri yerine getirecektir. Ve de gerekirse İran’a karşı.. Alametleri varsa kıyameti de yakındır.

VIII- KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ

Artık bölgede bütün iç süreçlerin son tahlilde küresel iradenin bir tezahürü olarak şekilleneceği bir tarihsel gidişinin, bugün artık iyice olgunlaşan ama belirtilerini yıllar öncesinden veren yeni ve zorunlu bir denge haline doğru olduğu görülebilmektedir. “Bu denge, bölgesel çapta Türk-Kürt geriliminin ortaya çıkmasını engellemek üzere, PKK’nin TC’yi tatmin edecek şekilde etkisizleştirilmesi zemininde kurulmaktadır. ; PKK’siz Kürt kimliği, devletin resmi yapısına içkinleştirilecektir.”[15]

Amerika, TC ve Barzani üçgeninin Amerika’nın bölge politikalarına göre kurulmasının önünde bir tek engel vardır; Kürt özgürlük hareketi..

Öcalan’ın yakalanmasının ardından yöneldiği paradigma değişiklikleri, post modernist söylemlerine ve ısrarlı barışçı tutumuna karşın bölge devletleşmelerinin ve dengelerinin yüzlerce yıllık tarihi Kürt özgürlük hareketine kuruluş gerekçelerinden daha ötede bir siyasal varlık alanı bırakmıyordu. Bu, yazılan çizilenlere aldırmayan, öznenin eylemini koşullayan tarihin mantığı idi. Bölgemizde bu mantığı en iyi okuyanlardan biri olarak PKK, kendini başlangıç programlarına bağlayan 10. Kongre’sini yaptı.

 

IX- TÜRKİYE DEVRİMCİ HAREKETİ

Çatı partisi çalışmalarında son gelinen nokta, Türkiye solunun bugüne kadar ısrarla görmezden geldiği bu gerçeği artık üzerine uzun uzun konuşmayı gereksiz kılacak kertede, kerhen de olsa bilince çıkardığını göstermektedir. Ama ne yazık ki küresel krizin ve bölgesel hararetin giderek ve çok hızla yükseleceği bu konjonktürde bu girişimin dönemin ihtiyaçlarına cevap veremeden kavrulma ihtimali de büyüktür. Çatı partisi bundan seneler önce kurulabilmeli ve üstüne devrimin diğer gerekli mücadele tarz ve örgüt biçimlerine ulaşılabilmeliydi. Çatı partisi henüz kurulma eşiğinde, diğerleri ise hala çok uzağımızda..

Türkiye devrimci hareketi salt ampirik gerçeğin pratik eyleyicisi olma durumundan çıkmayı başarabilmelidir. Anın, artık kaçınılmaz kıldığı görevlere son anda talip olmaktansa, hem kendi gerçeğine, hem bölgesel devrimin gerçeklerine tarihsel materyalizmin bilim gücüyle bakabilmeyi ve özellikle kendine karşı oldukça özeleştirel olmayı öğrenmelidir.

Tarih bilinci, tarihi bir üretici güç olarak algılamak ve onu bir düşünce ve davranış elemanı olarak değerlendirebilmekse, eğer;

 

X- SONUÇ

Türkiye devriminin karargahını oluşturmak için hiç vakit kaybedilmemelidir.

 

[1] T. Doğan, Tarihin Yeni Bir Açılışındayız, Haziran kitap dizisi, Mayıs 2001

[2] T. Doğan, Savaş ve Devrim, Haziran kitap dizisi, Mart 2003

[3] Bu konuda bkz: E. A. Demirci, Raporlar Savaşı, Demokratik Dönüşüm dergisi, s26, Ocak 2007

[4] Bu konuda bkz: Andrew G. Marshall, Here Comes the Amero, Global Research, 20 Ocak 2008

[5] Bu konuda bkz: Breakdown of the Global Monetary System by summer 2009, GEAB 17.11.2008, aktaran Global Research, 2 Aralık 2008

[6] S. Kaya, Çıkış Hattı, Bilinç ve Eylem dergisi s3, Haziran-Ağustos 2005

[7] Keza..

[8] Körfez’de Kriz Yok, Haziran dergisi s7, Mart 1993

[9] Yeni Sömürgecilikten Yeniden Sömürgecilik’e, Haziran dergisi, s7, Mart 1993

[10] Bu konuda bkz: Andrew G. Marshall, Divide and Conquer: The Anglo-American Imperial Project, Global Research, 10 Temmuz 2008 ve J.Petras, The Great Land Giveaway: Neo-Colonialism by Invitation, Colonial style empire building is making a huge comeback, Global Research, 1 Aralık 2008, ve gene J.Petras, Emperyalist Sistem: Somali vakası, sendika.org, 18 Mayıs 2007 yazıları, birincisi ve üçüncüsü doğrudan askeri işgallerin emperyal stratejinin nasıl temel bir parçası olduğunu açıklarken diğeri geniş tarım alanlarının mülkiyeti üzerinden emperyalist pazara doğrudan bağlı eski sömürge tarzı ilişkilerin nasıl kurulmakta olduğunu açıklıyor.

[11] Örneğin bkz; Iraq Study Group Report, s29

[12] keza, s73–74

[13]E. A. Demirci, keza..

[14] İ. Tanır, Çaldıran Hazırlıkları, Demokratik Dönüşüm, s20, Ağustos 2005

[15] İ.Tanır, Devrimin Hazırlıkları, Demokratik Dönüşüm, s21, Ekim 2005

 

Serdar KAYA

23 Aralık 2008